Küba için… |
Karayip Denizi’nin ortasında uzanmış Kuzey Amerika'yı izleyen küçük bir timsahı andıran Ada hiçbir zaman deniz, kum ve güneşten ibaret olmadı. Küba yüzyıllar boyunca dünya piyasalarının en tatlı ama en kanlı dişlilerinden birinin, şekerin merkezi konumundaydı. Küba’nın modern tarihi de böylece, şeker kamışı plantasyonlarında ter döken kölelerin, topraksız köylülerin ve liman işçilerinin ellerinde yazılmaya başlandı. Koloniciler adaya ayak bastıkları andan itibaren, diğer pek çok yerde de örneğini sergiledikleri gibi, Küba'yı bir arka bahçe, her şeyini alıp hiçbir şey vermedikleri bir hammadde deposu olarak adım adım dönüştürdüler.
Yüzyıllar boyunca İspanyol kalyonları, ardından da Amerikan şilepleri Havana Limanı’na yanaştı. Küba büyük kapitalist ülkelerin sanayisi, serveti, mutluluğu ve refahı için şeker ve tütün gibi ucuz hammaddeler üretecek, karşılığında ise pahalı mamul mallar satın alacaktı. Baştan kaderi çizilmişti, razı olacak, boynundaki kementle yaşamaya alışacaktı. Zaten Karayipler'deki bir küçük ada ülkesinin dünya üzerindeki rolü daha başka ne olabilirdi ki?
1898’deki İspanyol-Amerikan Savaşı sonucunda İspanya Küba üzerindeki egemenliğini kaybederken ada fiilen ABD’nin kontrolüne geçmiş oluyordu. Sömürü kılık değiştirmişti. ABD başlangıçta Küba’nın bağımsızlığını desteklediğini ilan ederken 1901’de Küba Anayasası’na Platt Değişikliği’nin maddelerinin eklenmesini şart koştu. Böylece de Küba siyaseten sözde bağımsız, iktisaden ise tam bağımlı bir sömürge hâline getirilmişti.
1950’lere gelindiğinde artık Havana, Amerikan mafyasının, kumarhane sahiplerinin, burjuva âlemcilerinin eğlence parkına çoktan dönüşmüş bulunuyordu. Şehrin ışıltılı sokaklarının hemen ardında, kırsalda korkunç bir yoksulluk hüküm sürüyor; toprakların u’i nüfusun ’undan azının, özellikle de Amerikan United Fruit Company gibi dev tekellerin elinde birikiyordu. Diktatör Batista, bu sömürü çarkının bekçisi, yerli işbirlikçi burjuvazinin silahlı gölgesiydi. Kübalının ürettiği her ne varsa artık New York Borsası’ndaki hissedarların kâr hanesine yazılmaktaydı.
Ve sonra Küba Devrimi… Bir zaferle değil, çok ağır bir askerî bozgunla başladı ama bozgunu takip eden dönemde alınan bu yenilgi aynı zamanda bir siyasî zafere dönüşüyordu. 26 Temmuz 1953’te Fidel ve yoldaşları, diktatörlüğün en güçlü kalesi Moncada Kışlası’na saldırdıklarında amaçları uyuyan Küba halkını sarsmak ve bir genel ayaklanmanın zeminini oluşturmaktı.........