Sıradan Faşizm
Kitaplarda aranan hayat birikimi, filmlerde bulunmaya çalışılan geçmişin doğru anlatılmış hikâyeleri, hepsi ama hepsi bir hazine sandığı içine gizlenmiş, yedi kat yerin dibine gömülmüş gün ışığına çıkmayı bekliyor. Ütopyaların yerine distopyaların tedavülde olduğu bir alacakaranlık kuşağı içindeyiz. Görüş alanımızı o kadar sınırlamışlar ve bulanıklaştırmışlar ki netlik ayarımız bozulmuş, omurgamız eğrilmiş; kambur, topal, kör, sağır, kötürüm bir biçimde yaşayabileceğimizi varsayıyorlar.
Fakat insan böyle yol almıyor.
Böyle yaşaması mümkün değil insanın. Yaşamda hiçbir şey başka şeyleri tek yönlü etkilemez. Karşılıklılık söz konusudur. Buna etkileşim diyoruz. İnsan bir üretim bandında tekdüze akan, yapay zekâ ile şekillendirilen bir ürün, bir teknolojik tasarım paketi değil. Daha doğrusu tarihin karanlık dönemleri dâhil muktedirlerin şekil verdiğinden emin olduğu bir çamurdan heykel hiç değil insan. Evet, ilk önce mitlerin, büyünün, dinlerin etkisi içinde geleceğini ararken sonrasında kendini tüm bunların boyunduruğundan kurtarmış, gerçeğin ve kurtuluşun peşine yeryüzünde, burada, şimdide düşmeyi başarmış.
Hikâyenin ya da yolculuğun mutlu sonla bitmesini diliyoruz çünkü bu filmin içinde biz varız, çocuklarımız var, sevdiklerimiz var. Fakat yine bu yüzyılda pek çok çıbanbaşı sivrilmiş, irin dolu keseleri ile temiz alanları hızla kaplamaya başlamıştır. İnsanın yarattığı evrende bütünlük kaybolmuş, parçalılık, belirsizlik, kopukluk, dağınıklık ile bütün geçmiş-bugün-yarın zinciri kopmuş; halka halka dağılmaya yüz tutmuştur. Artık dikte ettirilen ve bizlere kabul ettirilmeye çalışılan “Daha mutlu, daha ideal, mutlu sonla bitecek olan bir toplumsal kurtuluş düşü yoktur” yargısıdır.........
