Barış ve demokrasi (1): “Demokrasi olmadan barış olmaz”

Vahap Coşkun’un çağrıcılarından olduğu İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”nda yaptığı konuşmayı yayınlıyoruz

Bir çatışmayı bitirmeyi hedef alan süreçler her zaman netameli ve sıkıntılı süreçlerdir. Toplumda o çatışmanın sona ermesini isteyenler olduğu gibi, çatışmanın ilanihaye sürmesini amaçlayanlar da vardır. Dolayısıyla bu süreçler birçok itirazla karşılaşır. İtirazlar genel itibariyle iki başlık altında toplanabilir:

Birincisi, sürece doğrudan karşıtlık bildiren itirazlardır. Sürece hiç de iyi bir nazarla bakmayan bu itirazlarda; sürecin devlet ve toplum için bir yıkım yaratacağı söylenir. Sürecin tarafları ve süreci destekleyen kişi ve gruplar hedefe konulur; hem sürecin kendisiyle hem de sürecin yanında duranlarla her şekilde mücadele edileceği ve eninde sonunda hesap sorulacağı ifade edilir. İYİ Parti ve Zafer Partisi’nin söyledikleri bu çerçevede değerlendirilebilir.

“Türkiye, İran Olmayacak”

İkincisi, daha incelikli ve daha nüanslı itirazlar ve eleştirilerdir. Bunlar farklı amaçlara matuf olabilir. Bir kısmı, hakikaten süreç içinde karşılaşılması olası açmazlara dair kaygıları içerir ve bu kaygıları bertaraf etme gayesiyle dillendirilebilir. Bir kısmı ise, süreci akamete uğratmaya yönelik olabilir. Bu meyanda çok sözü edilen iki eleştirinin üzerinde durmak gerekir.

İlki, bir müzakere söz konusu olduğunda veya bir kimliğe dair talepler yükseltildiğinde, kötü ya da kamuoyunda kötü olarak bilinen örneklerden bu müzakerelerin veya talepleringayrimeşru kılınmaya çalışılmasıdır. Aşinayız bu durumlara, tarihimizde mebzul miktarda misallerine rastlamamız mümkün.

Mesela, dindar-muhafazakâr kesimlerin istemleri söz konusu olduğunda “Arabistanlaşma”, “İranlaşma” ya da “Malezyalaşma” söylemleri sökün eder. 1990’lar “Türkiye İran olmayacak” çığlıklarıyla geçti. 2000’li yılların başında Demirel, başörtülülere Arabistan’ı adres gösterdi. Türkiye’nin ne İran ne de Arabistan olmadığı görüldüğünde Malezya kâbusları ile toplumun uykusu kaçırılmak istendi. Ama günün sonunda Türkiye ne Arabistan, ne İran ve ne de Malezya oldu. Türkiye, Türkiye olarak kaldı.

“Türkiye, Lübnan olmayacak”

Kürtlerin talepleri gündeme geldiğinde ise “Iraklaşma” ya da “Lübnanlaşma” senaryoları devreye girer. Kürt kimliğine yasal ve anayasa teminat talepleri, bir bölünme ve parçalanmanın önadımı olarak görülür ve ona hemen ona karşı cephe alınır. Ülkelerin toplumsal yapıları, tarihsel birikimleri ve siyasi geçmişleri paranteze alınarak, sanki hepsi laboratuvar ortamındaymış ve aynı gelişmelere aynı tepkileri veriyormuş gibi parçalanma hikâyeleri anlatılır. Ne hikmetse bu tür öykülere meftun olanların aklına başarılı numuneler gelmez.

Çok şükür artık bu sosyolojik ve politik gerçeklikten uzak yakıştırmalara pek itibar edilmiyor. Lakin bir başka........

© Serbestiyet