Zaten intiharların çoğu başka birini cezalandırmak için yapılmıyor mu, savcı bey?
“Filmler hayatımızın bir parçası, senaryolar da öyle…”
Bir Zamanlar Anadolu’da; Türkiye’de yapılmış en iyi şeylerden biri ve Türkiye denen memleket neye benzer, orada yaşayanlar kimlerdir, tüm bunlara merak salmış birilerine önerebileceğiniz hakiki bir başyapıt. Polisten görev kapıp bir gecelik harcıraha konmaya didinen bir jandarma çavuşu, suçluluğu kibriyle karışmış bir savcı, sadece yaşadığı yerle değil hayatla da arasına mesafe girmiş bir doktor ve içindeki hırsı bastırmak için sürekli kendini aşağılamayı en iyi yol bilmiş bir komiserin bir zamanlar Anadolu’nun bir yerinde bir cesedi aradıkları, fıkra kadar basit bir film. Zaten deha kokan filmler biraz da fıkralara benzer. Bu yazının başlığı, filmde bütün hayatı boyunca karısının intiharından için şüphe duymasına rağmen bu yüzleşmeden kaçmış bir savcının sorusuna kasaba doktorunun verdiği yanıt.
Türkiye son birkaç haftadır, üzerinden yıllar geçse de birisi kesin kes cinayet, diğerleri şüpheli üç ölümü konuşuyor. Biri otopsisinde net şekilde istismar bulgusu sayılacak PSA bulunmasına rağmen resmen ülkecek yapılmış bir linç sayesinde en ciddi şüphelinin pedofili bir katil damgası yemeden paçayı sıyırdığı Narin Güran cinayeti. Bir diğeri, beş yıldır kayıp olan ve şimdilerde Dersim bölgesinde devletin, Bir Zamanlar Anadolu’da filminin setinden katbekat kalabalık bir ekiple cesedini aradığı; eski vali ve oğlunun iştirak ettiği iddia edilen bir cinayetin kurbanı olan Gülistan Doku cinayeti. Sonuncu vaka ise sekiz yıl önce gece çıktığı spordan dönmeyen, inşaat hâlindeki bir binadan düşmüş cesedi bulunan ve o vakitler intihar ettiği söylenen ama bundan mutmain olmayan eski bir generalin oğlu Dorukhan Işık’ın ölümü.
Bu vakaların hiçbirinde henüz bir itiraf yok ve cinayetin netleştiği tek hadise olan Narin Güran vakasında ise muhtemel fail değil, olayın mağdurları hüküm giymiş vaziyette. Eski generalin cinayet ısrarında olduğu davada beş inşaat işçisi müebbetle yargılanıyor; bu işçilerin kim oldukları, olayla ilgili nasıl bir savunma verdikleri şimdilik medyanın pek ilgisini çekmiyor. Doğrusu, intihar olasılığı hiç de düşük olmayan bazı medyatik vakalarda, acılı ebeveynlerin cinayet ihtimaline daha sıkı sarılıp intiharın suçlayıcı yükünden kurtulmaya meyletmesi çok anlaşılır bir insani reflekstir. Biraz karanlık ama yakınlarımızın cinayete kurban gitmiş olmasını, intihar etmiş olmalarına tercih ederiz. Bu hikâyelerde daha kötü olan, toplumun polisiye hikâyeler üzerinden kötücüllükten kendini ayrı ve uzak hissetme arzusu ve üçüncü sınıf Sherlock Holmes’luk merakı ve toplumun bu zaaflarını istismar eden medya ile medyanın ilgisini şov fırsatı gibi gören bürokratlar-siyasilerin tutumudur. Ve en kötüsü, bu tutumla ortaya çıkabilecek “adalet nihayet tecelli ediyor” safsataları, yeni mağdurlar, yeni skandallar ve yeni Narin Güran davası rezaletleridir. Öyle bir hâl ki yüksek ihtimalle gırtlağına kadar yolsuzluğa batmış eski kayyum-valilerin ve onların züppe çocukları bundan bir mağduriyet devşirip asıl büyük günahlarının bedelini ödemeden sıyrılabilir, hukuksuzluğun kurbanına dönüşebilir ve Türkiye’de getirisi olmayan hakiki gazeteciliği yapmaya çalışan ilkeli enayilere de küpü dolu bu hırsızları müdafaa etmek payı düşebilir. Evet, Türkiye’deki çürümüş medya ve siyaset düzeni yüzünden her an kendinizi yolsuz züppeleri savunan biri durumunda bulabilirsiniz; zira devlet içindeki klikler, bürokrasi ve medya operasyonlarında hasımları için en “kötücül” ithamları kullanıyorlar. Oysa ki Türkiye’de herhangi üst düzey bir medya, bürokrat, siyasi (muhalif bile olsa) ayak kaydırma işlerine ihtiyaç duyuluyorsa banka hesapları ve tapu kayıtları kâfi. (Bunu devlette şu an güç sahibi olanlara bir daha hatırlatalım.) Türkiye’de artık “bal tutan parmağını yalar”ın alışkanlığından mı bilinmez, kötülük seks’e, uyuşturucu ve cinayete indirgenmiş vaziyette; bin yıl öncenin masallarıyla uykuya dalan, Sodom ve Gomora’nın şeytani hayat tarzından dehşete, ibrete kapılan eski zaman insanları gibi olduk. İşte bu yüzdendir ki belki de zaten çaldıkları için kodesten çıkmaması gereken biri, eğer cinayetten aklanırsa birkaç yıl sonra “kumpasa kurban gittim” başı dik diye karşımıza çıkabilecek.
“ Etrafta bir “yalnızlık” lafıdır gidiyor. Etmeyin, eylemeyin kardeşim. Bizim inancımıza göre “Yalnızlık Allah’a mahsustur”, kul kısmı yalnız kalmaz, kalamaz..”
Bu sözler birkaç yıl önce yalnızlık üzerine konuşmasından viral olmuş videosundan pek beğeni almış Türk-İslamcı yazarlardan Mustafa Kutlu’ya ait. Bizde olmaz o işler; bizden seri katil de çıkmaz,bu topraklarda okul katliamı da olmaz… vs. vs. 85 milyon insanın yaşadığı devasa bir memlekette bütün olacaklara yahut olmayacaklara kefil olacak kadar özgüvenli laflar. Sanırım muhafazakâr aydınların en antipatik yanı, hayat üzerine konuşurken Allah’a sırtlarını dayamaktan gelen o kibir. İnançlı birinin inançsız birini küçümsemesi bana birinin ülkeyi tekelinde tutan partiye üye olup herhangi bir partiye üye olmayan, sendikası vesairesi bile olmayan bir adamı küçümsemesine benziyor. Oysa muhafazakârların en muteber şairleri Necip Fazıl henüz........
