Engereğin gözünden |
“Efendim merhametliydi, ama bu herkesin ondan korkmasına engel değildi.
Kendisinden önceki padişahlar gibi, tahta çıkar çıkmaz hanedanın erkek üyelerini boğdurtmamıştı o.
Merhametli yüreği böyle bir zulmü kaldırmayacak kadar yüceydi.
Elini akraba kanına bulamadı.
Bunun yerine, nizamı âlem için onların gönül gözlerini açmakla yetindi.
Bir gün saltanatla kan bağı olan herkes bir araya toplandı ve birer birer gözlerine mil çekildi.
Kundaktaki bebekler bile kızgın şişlerle kör edildi.
Böylece dünyaya gözleri kapanırken, gönül gözleri açılmış oldu.
Efendimin merhameti sonsuzdu.”
Yukarıdaki sözler Zülfü Livaneli’nin “Engereğin Gözü” isimli romanından.
Livaneli’nin 1996 yılında yayımladığı ilk romanı.
Yıllar önce okumuştum.
2021 yılı baskısı elime geçince bir daha okudum.
Tarihi bir roman gibi görünse de Livaneli bunu pek kabul etmiyor.
Haklı da…
Çünkü romanın dekoru 17. Yüzyıl Topkapı Sarayı olarak öne çıksa da Livaneli roman kahramanlarını gerçek isimlerle somutlaştırmıyor.
“Hatta Padişahı günümüze getirip bir diktatör, hadımı ise onun yardımcısı yapabilirsiniz,” diyor.
Ancak Osmanlı tarihini bilenler için romandaki ana karakterin IV. Murat’tan sonra tahta çıkan Sultan İbrahim (Deli lakaplı) olduğu kolayca anlaşılıyor.
Çünkü Sultan İbrahim’in tarihteki yeri oldukça farklı ve özel.
Üç erkek kardeşi ağabeyi IV. Murad tarafından öldürtülmüş, tahta çıkmadan 23 yıl kafes denilen bölümde öldürülme korkusu ile yaşamış biri.
Zaten tahta çıkmadan önce bu korku nedeniyle aklî melekelerini kaybetmiş.
Ancak annesi Kösem Sultan’ın da içinde bulunduğu bir takım güçler tarafından önce tahtan indirilmiş akabinde boğularak öldürülmüş.
Yerine 6 yaşındaki oğlu IV Mehmet getirilmiş.
Kısacası romanın ana teması birey/iktidar ilişkileri.
Annelerin bile yeri geldiğinde iktidarları uğruna evlatlarını harcadıkları bir dönem.
O dönemdeki iktidar ilişkilerini eleştirmek asla bir anakronizm değil.
Merkeze insanı aldığımızda onun hayatından daha değerli bir şeyi ileri sürmek insan fıtratıyla çelişir.
Aslında geçmişten bu yana değişen bir şey yok.
Livaneli bu durumu “Bunca sadrazamı idam etmiş bir imparatorluk, cumhuriyete dönüştüğünde hemen bir başbakan asıyor,” şeklinde özetliyor.
Çünkü bir şeye muktedir olmak eninde sonunda bir mizaç değişikliğine yol açıyor.
Livaneli’nin deyimiyle “dışınız aynı kalsa bile aynı insan olmuyorsunuz.”
Tabii iktidar/birey ilişkilerindeki tarihten süregelen bu acımasızlık sırf bize ait değil.
Roma’da, Bizans’ta fazlasıyla........