Siyasetçi kalmak zorunda mıyız?

Geçtiğimiz günlerde kaleme aldığım “Sözün Hükmü, Gücün Cazibesi” (https://serbestiyet.com/yazarlar/sozun-hukmu-gucun-cazibesi-228340/) başlıklı yazı, güncel siyasetin sığ sularında bir polemik dalgası yaratmak veya kişisel bir hesaplaşma hevesiyle yazılmadı. Derdim; içinde savrulduğumuz fikri ve ahlaki buhranla yüzleşmek, o kırık aynada kendi suretimize tekrar bakmaya cüret etmekti. Ne var ki böyle metinler, en çok da gücün merkezine yakın duran dostlarda bir sızı üretir. Çünkü güç, insanın sadece davranışlarını değil; kelimelerini, ölçülerini, hatta “hakikatini” bile yeniden yazar.

Bu yazının ardından gelen samimi tepkilerde, farklı cümlelerin aynı tonla tekrarlandığını fark ettim. Deniyor ki: “Biz denedik, mücadele ettik ama başaramadık. Sahada karşılığı olmayan soyut doğrularla, evrensel şablonlarla bu gemi yüzdürülemez. Siyaset; bir avuç aydının fildişi kulelerdeki entelektüel tatmini için mi, yoksa halkın somut sorunlarını çözmek, yerel gerçekliğe dokunmak için mi yapılmalı? Biz halk için, gerçeklik için, hizmet için ve en önemlisi tarihin dışında kalmamak için buradayız.”

Türkiye’de “gerçekçilik”, çoğu zaman dünyayı çıplak gözle görmekten çok, itirazın dozunu ayarlamak anlamına gelir. “Gerçekçi ol” denildiğinde, çoğu kez “Haklısın ama şimdi değil; doğru söylüyorsun ama burada böyle; ilke güzel ama bedeli ağır” denmiş olur. Böylece hakikatin ne olduğundan yavaş yavaş uzaklaşılır.

Siyasetin asıl sınavı da gerçeklik diye sunulan şeyin içinde neye razı olunduğunuzla ilgilidir. Çünkü sanki siyaset, insanın önüne tek bir kapı bırakıyormuş gibi yapılır: Ya gücün yanında durup “oyunda kalacaksın”, ya da hakikatin yanında durup“silinirsin.” Elbette “oyunda kalma”nın cazibesi yalnızca “ben ne olacağım” gibi, “tekrar seçilmek gibi” bireysel kaygılardan beslenmiyor; daha sofistike bir yerden de besleniyor. Hiçbir şey yapamamaktansa, en azından bir şeyler yapmaya kadir olmak. Büyük resmi değiştiremesen bile, dar bir alanda faydalı olmak. Bir öğrencinin elinden tutmak, bir dosyayı çözüme kavuşturmak, bir burs ayarlamak, bir mağdurun derdine koşmak… “Ben kötülüğün parçası değilim; imkân bulduğum yerde iyilik yapıyorum” diyebilmek.

Ne var ki bu teselli, insanı başka bir yere taşır. Bütünü görmezden gelip küçük iyiliklerle kendini avutmak, sonunda kişiyi o bütünü, yani meşruiyetin ve anayasal yetkinin çok ötesine taşan ve kendisini her şeye muktedir sayan yürütmenin kurduğu sınırsız keyfilik düzenini ayakta tutan sütunlardan birine dönüştürür. Çünkü kötülük, her zaman açık bir emirle değil; çoğu zaman iyi niyetli sessizlik gerekçeleri ve “hiç yoktan iyidir” tesellisiyle ayakta kalır.

Mesele tam da burada düğümleniyor. ‘Hiç yoktan iyidir’ dediğimiz yer nerede biter; bile bile susmanın, bile bile apaçık haksızlıklara destek vermenin eşiği nerede başlar?

Siyaset, toplumsal bir hizmet ve ahlaki bir imkân olmaktan çıkıp statü, aidiyet ve kariyer sığınağına evrildikçe, insanın kendine anlattığı hikâye de değişir. Küçük iyilikler bir süre sonra yalnızca vicdanı rahatlatan parantezlere sıkışır; büyük kötülükleri ise “bütünü değiştiremeyiz” diyerek normalleştirilir.

Böylece “oyunda kalmak”, bir süre sonra yalnızca bir tercih değil; başarı dediğimiz şeyin tanımı hâline gelir. İlkelerini “reelpolitik” değirmeninde öğüten, dün “kara” dediğine bugün konjonktür gereği “ak” diyen ve bu yaklaşımları bir mecburiyet parantezinde sunanlara sorulması gereken temel soru şudur:

Sahi, siz neyi bekliyorsunuz?

Herkesin çıplak gözle gördüğü adaletsizliği; iliklerinde hissettiği çürümeyi, yolsuzlukları, liyakatsizliği ve yozlaşmayı bir kez daha teyit etmek için gökten inecek bir işaret fişeği mi? Herkesin bildiğini resmîleştirecek bir “son kanıt” mı? Yeniden bir peygamber mi?

Alternatif oluşturmayı denedik, ama başaramadık.” cümlesi ilk bakışta makul, gerçekçi ve hatta alçakgönüllü bir tespit gibi durur. Oysa bu cümlenin asıl yükü tespitte değil, ima ettiği teslimiyettedir: Haklı olmak yetmiyormuş, değerler karşılık bulmuyormuş, öyleyse kazananın yanında durmak gerekiyormuş.

Burda ister istemez “reelpolitik” devreye girer. Hukukun ve ahlakın eşiğini aşağı çekmek kaçınılmazmış gibi konuşulur. İlkeler unutulur, yalnızca teknik kalır. Yönetme tekniği, algı tekniği, kriz tekniği… Bu teknikler elbette “iş görür”, hatta kısa vadede başarı da üretebilir. Fakat o başarı, insanı ve toplumu iyileştirmez, çoğu zaman insanı kendine yabancılaştırır.

Tarihin dışında kalmamak” bahanesiyle insan kendini ahlaki hesaplaşmadan muaf saymaya başlar… “Oyunda kalalım” diye diye, insanın içindeki hakikat duygusu körelir. Ve günün sonunda, oyunda kalan kişi bile oyunun anlamını kaybeder.

İşte tam bu noktada vicdanın “iç kalesi” önem kazanır. Çünkü iç kale yıkıldığında, dışarıda kazanılan her şey içeride bir kayıp olarak yazılır. Gücün yanında kalmanın bedeli bazen “daha çok söz söylemek” değildir; tam tersine, daha az vicdan duymaktır. İnsan bir süre sonra, duyduğu şeyi de “abartı” saymaya başlar. Sonra “normal” dediği şey değişir. Sonra da kötülük sıradanlaşır. Ve en sonunda, hakikatin tarifi de değişir. Artık “doğru” olan değil, “kazandıran” makbuldür.

Hakikat tarifinin bozulduğu yerde, kaçınılmaz olarak dil de bozulur. “Kazandıran”ın tek “doğru” sayıldığı bir iklimde, kelimeler artık gerçeği göstermek için değil; onu ustalıkla örtmek için kullanılır. İşte tam bu noktada, çok tanıdık bir retorik ikilem........

© Serbestiyet