menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Cübbeli Bürokratın “Düşüncesizliği”: Hukuk Neyi Korur?

19 0
05.01.2026

İki gündür çalışma masamın üzerinde duran, dosyalarımın arasına kaldırıp “bitti” diyemediğim bir Anayasa Mahkemesi kararı var. Beni uzun uzun düşündüren bir konu.

Çarşamba günü yayımlanan bu karar (AYM 2025/149), ilk bakışta son derece teknik, usule ilişkin bir mesele gibi görünebilir: Kamu görevlileri tarafından işlenen işkence ve eziyet suçlarında, sanık hakkında “Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması” (HAGB) kararı verilemeyeceğinin tescili. Yani Yüksek Mahkeme’nin; devletin üniformasını giymiş bir kişinin vatandaşa işkence yaptığını sübuta erdirip, ardından “iyi hâl” diyerek veya “devleti koruma refleksi” ile cezayı ertelemesinin, fiilen bir cezasızlık rejimi inşa etmek anlamına geldiğini vurgulaması.

İşleyen bir hukuk devletinde, böyle bir cümlenin kurulması dahi abesle iştigal sayılırdı. Zira işkence yasağı, medeniyetin “kırmızı çizgisi”dir; tartışmaya kapalı, mutlak ve delinemez bir yasaktır. Ama takvim yaprakları 2026’yı gösterirken, biz hâlâ Anayasa Mahkemesi’nin, “İşkenceciyi ceza ertelemesiyle korumayın, hukuku askıya almayın” diye ihtar etmek zorunda kaldığı bir ülkede yaşıyoruz.

Üstelik bu, Anayasa Mahkemesi’nin işkence ile cezasızlık arasındaki bağa ilk kez dikkat çekişi de değildir. Yüksek Mahkeme, 2023 yılında verdiği iptal kararında, HAGB kurumunun cezasızlık mekanizmasına yol açtığını ve Anayasa’nın 17. maddesi kapsamında devlete yüklenen etkili soruşturma, caydırıcı ceza ve mağdurun onarımına ilişkin pozitif yükümlülüklerle bağdaşmadığını vurgulamıştı. Buna rağmen yasama organı bu açık uyarıyı dikkate almak yerine, neredeyse aynı düzenlemeyi bir yıl sonra yeniden yasalaştırmış olması, iktidarın da aynı refleksle hareket ettiğinin göstergesi.

Devleti Koruma Refleksinin Altında Ezilen Hukuk

Bu noktada insan, kendi vicdan aynasına bakıp şu soruyu sormadan edemiyor: Türkiye’nin bir hukuk devleti olma iddiası, neden her seferinde bu kadar kırılgan, bu kadar pamuk ipliğine bağlı kalıyor? Neden hukuk, bizde hâlâ yerleşik bir “norm” değil de, ancak solgun bir “temenni” gibi duruyor? Hüzünlü bir ütopya gibi…

Bu karar, özellikle yargı sistemimizin bildiği, yaşadığı bir hakikati ifşa ediyor: İşkence söz konusu olduğunda, bilhassa fail devletin kudretini temsil eden bir kamu görevlisiyse, bu ülkede cezasızlık bir istisna değil, yaygın bir kültürdür. Ve bu kültür, yalnızca güvenlik bürokrasisinin duvarlarına değil, yargısal zihniyetin iliklerine kadar işlemiştir.

Anayasa Mahkemesi’ne giden o uzun ve engebeli yola bakıldığında durum daha da berraklaşır. İşkence iddialarıyla açılan soruşturmaların yıllarca sürüncemede bırakılması, dosyaların zamanaşımı dehlizlerine doğru sessizce itilmesi, valiliklerin soruşturma izinlerini bir “imtiyaz” gibi sakınması, delillerin karartılması ve tanıkların o korkunç yalnızlığa terk edilmesi… Bütün bunlar, ezbere bildiğimiz o “yargısal mimari”nin sütunlarıdır. Zaman zaman siyasi irade “işkenceye sıfır tolerans” söylemiyle göstermelik bir çıkış yapsa da; kemikleşmiş güvenlik bürokrasisi ve ona eşlik eden yargısal refleks, meseleyi her defasında “Devletin Bekası” parantezine alarak o eski, karanlık, rutubetli usullere geri dönmeyi başarabilmektedir.

Bu tabloyu sadece soğuk raporlardan, istatistiklerden okumuyorum. Kendi hafızamda, ruhumda iz bırakan çok canlı sahneleri var. 2017 Van Gevaş olayı mesela… Açık, net bir işkenceydi. Kimlerin yaptığı, nasıl yaptığı neredeyse herkesçe biliniyordu. TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanlığı yaptığım dönemde, olayın üzerine hakikat namına gittiğimizde maruz kaldığımız hakaretleri, organize tehditleri bugün bile unutmak zor. Sonrasında ne oldu? Adeta herkesin gözünün önünde cereyan eden işkence olayına rağmen yine gözümüzün önünde, adalet terazisi değil, “devlet terazisi” tartıldı. Failler cezalandırılmadı; aksine korundu, hatta sistem tarafından taltif edilmiş hissi uyandıran bir süreç yaşandı.

Türkiye’de işkence ve kötü muamele iddiaları maalesef toplumsal bir sarsıntı yaratmaz. Yer yerinden oynamaz. Tam tersine, bu tür iddiaları dile getirenler hızla “ötekileştirilir”. Hatta mağdurun kimliğine bile bakmadan “PKK’lının hakkını savunmak sana mı kaldı?” denir. “Teröristin hakkını savunuyor” diye linç edilirsiniz. En........

© Serbestiyet