3000 Gün: Adaletin bekleme odasında bir ömür

Bugün, takvim yaprakları insan vicdanına ağır gelen, telaffuzu bile ruhu yoran bir sayıyı işaret ediyor: 3000

Dile kolay… Bir insan ömründen çalınan 72.000 saat.

Osman Kavala, tam 3000 gündür, gökyüzünün sadece tel örgülerle bölünmüş küçük bir karesini görebildiği, zamanın dışarıdakinden farklı aktığı o beton griliğin içinde. Herhangi bir suçu, somut bir delili ya da “hukuki” bir hükmü olmamasına rağmen; hayatından çalınan, sevdiklerinden koparılan, mevsimlerin dönüp durduğu ama duvarların hiç değişmediği 3000 koca gün.

Bazı sayılar, matematiksel bir toplam değildir; bir toplumun “neye alıştığını” ölçer. Ve Türkiye, uzun süredir sayılarla terbiye ediliyor: Duruşma tarihleri, ertelemeler, “yeni delil” denilen sis bulutları, kararların kendi içinde çelişen gerekçeleri… Sonunda insan, adalet arayışının bir bekleme biçimi olduğunu sanmaya başlıyor.

Oysa bu “3000 gün”, yalnızca Osman Kavala’dan çalınan zaman değildir. Bu; Türkiye’de hukukun “bekleme odasına” alındığının, adaletin bir “istisna hali” rejimine dönüştüğünün ve keyfiliğin “yasa” maskesi taktığının da kapkara tescilidir. Çünkü bir insan, somut bir suç ve ikna edici delil olmaksızın bu kadar uzun süre içeride tutulabiliyorsa, dışarıdaki herkesin özgürlüğü artık bir hak değil, bir lütuf ihtimaline dönüşür.

Cezaevinde zaman, dışarıdaki gibi akmaz. Hapsedilmenin en büyük işkencesi, zamanın dokusunun bozulmasıdır. Kavala için de 3000 gündür zaman, donmuş bir “şimdi”den ibaret.

Ancak o, güneş ışığının lüks olduğu bir hücrede, “Yaşamak için bir nedeni olan, her türlü ‘nasıl’a katlanır” diyen bir iradeyi........

© Serbestiyet