“Siyasetçi değilsin”

“İki şey, üzerine düşündükçe zihnimi hep yeni ve artan bir hayranlık ve huşu ile doldurur: Üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası.” (Immanuel Kant)

“Siyaset, ateş ve küllerdir. Eğer o ateşte yanmayı göze alamazsanız, geriye sadece külleriniz kalır.” (Michael Ignatieff)

“Dünya, ona sunmak istediklerinize layık olmayacak kadar aptal ve bayağı görünse bile, ‘Buna rağmen!’ (Dennoch!) diyebilenlerindir siyaset.” (Max Weber)

Bazen bir cümlede, kişiye dönük bir teşhisten çok, bir memleketin alışkanlığı gizlidir. “Sen siyasetçi değilsin” cümlesini, zaman zaman siyasetçi dostlarım şaka yollu söylediğinde, ben bir bireyin mizacına dair bir yorumdan ziyade, bir ülkenin siyaset tarifini anlıyorum… Çünkü o cümle çoğu zaman şunu ima eder: “Siyaset dediğin, bu ülkede böyle yapılır; sen bu ‘böyle’yi kabul etmiyorsun.”

Siyasetin hukukun üzerine çıktığı “böyle”den. Yargının, bir tarafın sevincine, diğer tarafın utancına dönüştüğü “böyle”den. Bir telefonun, bir dilekçeden; bir yakınlığın, bir haktan; bir sadakatin, bir ilkeden daha geçerli sayıldığı “böyle”den. Siyasetin, bir program değil de bir nüfuz düzeni gibi işlediği “böyle”den. Kısacası, kuralın değil, ilişki ağının temel ölçü olduğu bir siyaset anlayışından.

Bu yüzden ben, siyasetçiliği tarif ederken hep tersinden gitme ihtiyacı duyuyorum.

“Siyasetçi kimdir?” sorusunu “ne yapar?”dan önce “ne yapamaz?” üzerinden düşünmek… Çünkü bazı işlere siyasetçinin elinin değmesi bile başlı başına felakettir.

Bir siyasetçi, rakibini yargı yoluyla tasfiye etmeyi aklından bile geçiremez. Geçiremez; çünkü bu, siyasetin rekabet olmaktan çıkıp kader tayinine dönüşmesidir.

Bir siyasetçi, devlet kurumlarını propaganda aygıtı hâline getirmeyi “maharet” sayamaz. Sayamaz; çünkü hakikat, devletin mülkü değildir.

Bir siyasetçi, siyaseti zenginleşme aracı olarak göremez. Göremez; çünkü o zaman siyaset, ortak iyi arayışı değil, ganimet paylaşımıdır.

Fakat bu ülkenin siyaset kültürü, bu “yapamaz”ları çoğu zaman ütopya gibi dinler. Ütopya… Yani iyi ama “bu memlekette işlemez.” Bu tepkiyi sadece iktidarın kötülük yapmasına indirgemek de muhalefetin eksikliğine yormak da yetmiyor. Çünkü burada daha derinde, daha köklü bir şey var: Türkiye’de siyaset dili çoğu zaman “kural” dili değil, “nüfuz” dilidir.

Kural dili, “bunu yapamazsın” der; nüfuz dili, “bir yolunu buluruz” der. Kural dili, vatandaşın kaderini prosedüre bağlar; nüfuz dili kaderi “tanıdık” üzerinden çözer. Kural dili, adaleti herkese aynı terazide tartar; nüfuz dili adaleti ilişkiye göre eğip büker.

Nüfuz dilinin en çıplak hâlini, yıllar önce memleketimde bir gencin sorduğu şu cümlede duymuştum: “Siyasetçi bana ayrıcalık sağlamayacaksa niye destek vereyim? Adalet soyut ve uçuk; karın doyurmuyor.” Bu cümleyi bir ahlâk yoksunluğu diye geçiştiremezsiniz. Çünkü o genç, herkesin bildiği bir işleyişi tarif ediyordu: “Bu memlekette siyaset böyle çalışıyor” diyordu. “Siyasetçi zaten önce kendisi için yapar; yapmıyorsa beceriksizdir; yapamıyordur. Kendine hayrı olmayan siyasetçinin bana ne hayrı olabilir.”

İşte siyasetin asıl felci burada ortaya çıkıyor: Türkiye’de siyaset, ortak iyiyi arayan bir temsil düzeni değil, “imtiyaz dağıtan bir kapı” olarak biliniyor. Kapıdan geçenler hürmet ediyor; kapının dışında kalanlar lanet okuyor; ama herkes kapının varlığını kabul ediyor. Sonra da aynı kişi hakkında iki zıt cümle aynı anda söyleniyor: “Adam güçlü” ve “zaten hepsi aynı.” Bu paradoks, Türkiye’de siyasetçinin hem görünürde saygı görüp hem de zihinde makbul sayılmamasının kısa özeti… Güce hürmet var; ama o gücün ahlâkına güven yok. Çünkü güç, kuralın yerine geçtikçe, insanın aklına şu soru düşüyor: “Bu kadar yetki, bu kadar nüfuz, bu kadar imkan… temiz kalınarak taşınabilir mi?”

Dolayısıyla mesele, siyasetin insanı bozması kadar siyasetin, bozulmaya meyyal olanları prim veren bir yükselme mekanına dönüşmesidir. Denetim zayıfladığında, hesap sormak zorlaştığında siyaset, ortak akılla karar verme işi olmaktan çıkıyor; ihalelerin, atamaların, imar kararlarının, teşviklerin pay edildiği bir tahsis makamına dönüyor. Kamu gücünün dağıttığı imkanlar büyüdükçe, onlara en hızlı uzananlar da yükseliyor. Utanma duygusu zayıf olan “iş bitirici” sayılıyor, durup sınırdan/ahlaktan söz edenler ise “saf” bulunuyor.

Bu durum sadece yukarıdakileri değiştirmiyor; aşağıdakileri de dönüştürüyor. İnsan hakkını bir usul üzerinden değil, bir tanıdık ya da bir kapı üzerinden aramaya alıştıkça, kural daha da anlamını yitiriyor; kural zayıfladıkça kapı kıymetleniyor. Böylece bir fasit daire oluşuyor: Kural işlemedikçe birey yurttaş olamıyor; yurttaş kalamadıkça siyaset, irade ve sorumluluk isteyen bir alan olmaktan çıkıp sadakat ilişkilerine yaslanıyor.

Böyle bir zeminde “bizden” olanın kusuru kolayca görmezden gelinebiliyor; “öteki”nin hatası ise büyütülüp bir tehdide çevriliyor. Kimi zaman kutsal sözler, kimi zaman tarih, kimi zaman da beka korkusu aynı işlevi görüyor: hesap sormayı ertelemek. Mazeret dili yaygınlaştıkça, rantın ve ilkesizliğin maliyetini toplum ödüyor; kazancı ise dar bir çevre topluyor. Ve tam da bu yüzden, bu dili konuşmayan ya da konuşmak istemeyen kişiye “siyasetçi değilsin” deniyor.

Murat Önderman “Paranoid Ethos” çalışmasında buna işaret ediyor:........

© Serbestiyet