Öncelikli ve sahici soru örgüte değil, devlete sorulmalıdır

Şiddetin kendine geniş bir toplumsal zemin bulması, şiddet zihniyetinin ve şiddet dilinin toplumda yerleşip kalıcılaşmasının ana kaynağı, devletin uzun yıllar boyunca sistematik olarak sürdürdüğü inkâr, asimilasyon, dışlama ve tek boyutlu güvenlikçi politikalarıdır.

Devletin sorunu yok sayması, soruna yanlış teşhis koyması, sorunu çözmek istememesi ya da yanlış yol ve yöntemlerle müdahale etmesi sonucunda bu şiddet sarmalı oluşmuş, derinleşmiş, nesilden nesile aktarılır hâle gelmiş ve toplumsal bir yaraya, kolektif bir travmaya dönüşmüştür.

Evet, örgüt de dilini ve zihniyetini değiştirmelidir. Bu tartışmasız bir gerçektir ve bu değişim mutlaka gerçekleşmelidir.

Ancak bundan önce asıl yapılması gereken, sorunun ana sahibi olan devletin dilini ve zihniyetini köklü bir şekilde değiştirmesidir. Çünkü sorunu kendi havzasında büyüten, onu besleyen, derinleştiren, kronikleştiren ve her defasında yeniden üreten temel aktör devlettir.

Bu gerçeği görmeden yapılacak her analiz eksik kalacak, her çözüm önerisi ise yüzeysel ve sonuçsuz olacaktır.

Devlet, Kürt meselesini neredeyse baştan beri yalnızca bir “terör sorunu” ve “güvenlik meselesi” olarak tanımlamış, meseleyi siyasi, toplumsal, kültürel, ekonomik ve hukuki boyutlarından kopararak dar bir güvenlik alanına hapsetmiştir.

Kimlik taleplerini, kültürel hak arayışlarını, ana dilde eğitim ve ifade özgürlüğü taleplerini “bölücülük”le, “devletin bekasına yönelik tehdit”le eşdeğer tutmuştur.

“Dağ Türkü” tezinden başlayarak ana dilin kamusal alanda kullanımının yasaklanmasına, köy isimlerinin değiştirilmesine, faili meçhul cinayetlere, olağanüstü hâl uygulamalarına, kitlesel köy boşaltmalara, işkenceye ve sistematik hak ihlallerine kadar uzanan politikalar, devletin sorunu nasıl kendi içinde büyüttüğünün, nasıl derinleştirdiğinin ve nasıl şiddet için verimli bir toprak hazırladığının açık ve acı kanıtlarıdır.

Şiddet zihniyeti, adaletsizlik duygusunun, inkârın, hor görülmenin, dışlanmanın, umutsuzluğun ve onur kırıcı muamelenin toprağında filizlenir ve kök salar.

Devlet, Kürt vatandaşlarının varlığını, dilini, kültürünü ve kimliğini uzun süre resmen inkâr ettiği, onları “potansiyel tehdit” olarak gördüğü müddetçe, bu inkârın yarattığı derin güvensizlik, kırgınlık ve öfke birikimi, şiddetin toplumsal meşruiyet zeminini genişletmiştir.

İnsanlar taleplerini barışçıl ve demokratik yollarla ifade edebilecekleri, karşılık bulabilecekleri bir siyasal alan bulamadıklarında, alternatif arayışına girmekte gecikmemişlerdir.

İşte bu noktada şiddet, bir tepki olarak, bir savunma mekanizması olarak, hatta bazıları için “onur mücadelesi” olarak toplumsal kabul görmeye başlamıştır.

Oysa gerçek çok daha nettir.Devlet, sorunu hak, hukuk ve siyasi özgürlükler bağlamında ele aldığı, bu anlamda somut, samimi, cesur ve kalıcı adımlar attığı anda şiddet ve şiddet zihniyeti otomatik olarak nefes alamaz hâle gelir ve marjinalleşir.

Çünkü insanlar, kendi taleplerinin siyaset ve hukuk içinde karşılık bulabildiğini, onurlarının korunduğunu ve eşit yurttaş muamelesi gördüklerini hissettikleri yerde şiddete ihtiyaç duymazlar.

Şiddetin toplumsal tabanı daraldıkça örgüt de ya değişmek zorunda kalır ya da toplum nezdinde hızla yalnızlaşır ve etkisini kaybeder.

Ne yazık ki devlet uzun yıllar boyunca “önce terör bitsin, sonra haklar konuşulur” mantığıyla hareket etmiştir. Bu yaklaşım, nedensellik ilişkisini tersyüz eden, sorunu çözmek yerine sürekli yeniden üreten klasik bir hatadır.

Çünkü şiddeti yaratan zemini ortadan kaldırmadan sadece şiddeti hedef almak, sorunun kökten çözümünü engeller.

Tam tersine, bastırılan her dalga daha güçlü, daha öfkeli ve daha radikal bir şekilde geri dönmüştür. Güvenlikçi politikalarla sağlanan geçici sükûnetler, genellikle yeni şiddet dönemlerinin tohumlarını ekmiştir.

2000’li yıllarda atılan bazı adımlar –TRT Kurdî’nin yayın hayatına başlaması, Kürtçe seçmeli ders uygulaması, kültürel haklarda sınırlı genişlemeler, Q, X, W harflerinin serbest bırakılması– inkâr politikasından bir uzaklaşma belirtisi olarak değerlendirilebilir.

Ancak bunlar çoğu zaman yetersiz, koşullu ve kırılgan kalmıştır.

2013-2015 Çözüm Süreci ise devletin daha cesur adımlar atmaya hazır olduğunu göstermiş,........

© Serbestiyet