Robespierre, Lenin, Mao derken, sıra İslâmcı devrim fetişizminde
[9-10 Ocak 2025] Bir şeylere hayli kızdığım âşikâr olmalı. Gene de bu yazıya otururken, kendimi gözden geçirdim. Son otuz otuzbeş yılda, özellikle demokrasi, din ve İslâmiyet açısından nasıl bir kişisel sicilim var? Ehil miyim, aklım başımda mı, ahlâkım ve ahlâkî kredibilitem az buçuk yerinde mi? Hımm. Daha 1980’lerde, henüz militan bir solcuyken de türban ve tesettür yasaklarına karşı çıktım. Nisan 1987’de, Aziz Nesin ve Sadun Aren’in çağrısıyla toplanan Demokrasi Kurultay’ına katıldım. TCK’nın o zamanki 141-142. ve 163. maddelerinin toptan kaldırılmasını savundum. 1990’ların başında akademik hayata döndüm. İlk girdiğim ODTÜ Tarih Bölümü’nün daha birinci toplantısında, başörtüsü ve türban yasağını hiçbir şekilde uygulamayacağımı, kimsenin kılık kıyafetine (neyi hangi gerekçeyle giyiyor olursa olsun) kesinlikle karışmayacağımı açıkladım (ve bu politikadan hemen oracıkta vazgeçildi). Turgut Özal sonrasında, 1990’ların giderek küçülen ve tabanı eriyen “barikat” koalisyonlarının (bütün o Süleyman Demireller, Mesut Yılmazlar ve Tansu Çillerler fasilesinin) Türkiye’yi nasıl boğduğu ve dondurduğunu, hafakanlar basarak izledim.
2002 seçimlerinden sonra, askerî-bürokratik vesayet rejimine karşı AKP’nin bütün ileri adımlarını destekledim. 12 Eylül 2010 referandumunda “yetmez ama evet” dedim ve önerilen anayasa değişikliklerine evet oyu verdim. Hemen aynı sıralarda, 2010’ların başlarındaki Arap Baharı’nı sevinçle karşıladım. Tâ 1960’lardan, Doğan Avcıoğlu’dan ve Yön-Devrim çizgisinden beri, Kemalizm ve Kemalist rejim ile Arap Sosyalizmi ve milliyetçi-modernist Arap diktatörlükleri karşılaştırılmaktaydı. (a) Kimileri ailevî benzerlik, hattâ akrabalıklarını hiç göremiyor; ne alâkası var (bizimkisi iyi, onlarınki kötü) diyordu. Bu, Atatürkçülükle böbürlenmenin birinci (tikelci, biz bize benzerizci) şekliydi. (b) Kimileri aradaki benzerliği görüyor ve beğeniyor, alkışlıyor; biz onlara örnek olduk ve şimdi de onlar bize örnek olmalı diyordu (Avcıoğlu ve 9 Mart 1971’ciler). Bu, Atatürkçülükle böbürlenmenin ikinci şekliydi. Nâsırseverler, Baasseverler, Saddamseverler, Esadseverler hep bu kategorideydi. (c) Bir de, evet, bunlar (derece farkıyla da olsa) bağlantılıdır diyenler vardı: Hepsi “gecikmişlik” sonrasının “yetişmeci,” moderniteyi cebrî yürüyüşlerle yakalamaya çalışırken aşırı merkezîleşip diktatörleşen ulus-devlet varyantlarıdır; miadlarını doldurmuşlardır ve günümüze ışık tutamazlar; ancak koptukları ve ezdikleri kitleler tarafından alaşağı edilirlerlerse, bir çıkış kapısı aralanabilir.
Ben de (1980’lerin ikinci yarısından itibaren) bu gruptaydım ve hâlâ da öyleyim. 2010’dan beri de, dünyada Arap halklarının, Türkiye’de AK Parti iktidarının demokratik hamle ve kazanımlarıyla sevinmeye, hepsinin anti-demokratik bütün uygulamalarıyla da üzülmeye devam ediyorum. Sonuçta bu, apaçık bir yetmez ama evet meselesi. Her türlü ittifak, her türlü kısa-orta-uzun vâde perspektifi, farkına varsınlar varmasınlar, bütün taraflar açısından bir yetmez ama evet meselesi. Tümüyle diyalektik bir kavram; net bir “zıtların birliği” örneği. Tek şey demiyorsunuz; hem evet diyorsunuz, hem de yetmez. Bu kadarını alıyorum ama daha fazlasını da istiyorum. Yok, herşeyi istiyorum, hepsini birden istiyorum diyemiyorsunuz. Siyaset böyle; demokratik siyasetin yapısı, doğası böyle.
İktidarı, rejimi ve düzeni devrimle (şiddet yoluyla) değiştirmekten değil, reformlardan ve reformculuktan bahsediyorum. Toplumda çeşit çeşit ideoloji ve siyaset var. Bazıları güçlü, bazıları zayıf. Açık konuşalım; görece zayıf ve iktidara gelebilmekten (veya iktidarı paylaşabilmekten) uzak olanların kısmî umutları, görece güçlü olanlara (ya da bazılarına) bağlı. Onlarla açık veya örtük pazarlığa bağlı. Onların........
© Serbestiyet
