(10) KABAHAT LENİN’DE |
Toparlamak zamanı. Temel tanımlarla başlayalım. Emperyalizm de, kolonyalizm (veya kolonyalist emperyalizm) de, öncelikle siyasî-askerî birer kavram. Emperyalizm, adı üstünde, imparatorlukçuluk demek. Bir devletin diğer devletler ve/ya devletsiz topluluklar aleyhine genişlemesiyle, imparatorluk vücut buluyor. Buna yönelik pratiklere ve zihniyetlere — imparatorluklar kurma, sürdürme, yaşatma, savunma niyetleri, fikirleri ve uygulamalarına — emperyalizm diyoruz.
İlk başta, faraza İÖ 3. binyılda, imparatorluk fiiliyatından ayrı bir emperyalizm fikri (niyeti, düşüncesi, tasavvuru) mümkün değil. Ama çok sonra, diyelim 19. yüzyılda, iç siyasette yayılma yanlısı veya karşıtı tavırlara da “emperyalist” (veya değil) diyebiliyoruz. Örneğin İngiltere’de, 19. yüzyılın ikinci yarısının ünlü devlet adamlarından Palmerston (1784-1865) emperyalist, buna karşılık rakibi Gladstone (1809-1898) emperyalist değil (veya hep emperyalist, her durumda emperyalist değil). İngiltere’nin Hindistan’dan Çin’e zorla afyon satmak (bunu Çin’e kabul ettirmek) için açtığı 1839-1842 ve 1856-1860 Afyon Savaşları’na muhalefeti, bu açıdan çok çarpıcı. Kıta Avrupası’nda Bismarck keza emperyalist değil. Mimarı olduğu birleşik Almanya’yı güçlü bir ulus-devlet olarak konsolide etmekten yana. İngiltere ve Fransa ile rekabet içinde kendi Avrupa-dışı imparatorluğunu kurma macerasına girmesini istemiyor. II. Wilhelm ise su katılmadık bir emperyalist; esasen bu yüzden, yaşlı şansölye ile yıldızı hiç barışmıyor. Buna karşılık her imparatorluk, her zaman bir emperyalizm demek. Tarihçiler sözcüklerden korkmamalı. Asur imparatorluğu varsa Asur emperyalizmi, Roma imparatorluğu varsa Roma emperyalizmi, Osmanlı imparatorluğu varsa Osmanlı emperyalizmi de var. “Bizim imparatorluğumuz emperyalist olmuş olamaz” veya “emperyal ama emperyalist değil” gibi defansif apolojilerin bir anlamı yok. Nasıl emperyalist olmuş olamaz, beş altı yüzyıl boyunca imparatorluğu kâh kurmak, kâh korumak için sürekli savaşıyorsa? Nitekim Halil İnalcık, “Osmanlı askerî emperyalizmi” (Ottoman military imperialism) deyimini çok rahat ve hiç komplekssiz kullanıyor.[1]
Buradan iki yönde gidebiliriz. İlki, özel bir devlet-ve-toplum örgütlenmesi olarak imparatorlukların bünyesine eğilmek. Buna fazla girmeyecek, sadece Garry Runciman’ın daha önce sözünü ettiğim bir makalesinin giriş paragrafını aktarmakla yetineceğim. Runciman, meselenin sadece nicel boyutlar olmadığına dikkat çekiyor (kendi çevirim): “Karşılaştırmalı sosyolog için, imparatorluklar iki açıdan ilginçtir. Birincisi, bunlar özel bir toplumsal formasyon türüdür. Ne salt büyük toplumlardır, ne de bağımsız toplumlardan oluşan, ama başını üstün bir ortağın çektiği birleşmeler [ligalar]. Merkezî bir toplumun yöneticilerinin, çeperde [periferide] yer alan toplumların nüfuslarına tahakkümünü içerirler. Bu tahakküm ne o periferal nüfusları massedip merkezî toplumun eşit mensuplarına dönüştürmek noktasına varır, ne de o periferal nüfuslardan, onları teba değil müttefik kılacak kadar elini çekme noktasına. Ama imparatorluklar, dayanıksızlıkları nedeniyle de ilginçtir: ele geçirmek, elde tutmaktan kolaydır.”[2]
Ekonomik determinizmin yükselişi
Kaydediyor ve geçiyorum. İkinci ve asıl izlemek istediğim mecra, Runciman’in “daha kolay” dediği kuruluş süreci. Malumu ilâm kabilinden söylüyorum: bu basit bir iktisadî alışveriş de değil, kültürel etkileşim de değil, din değiştirme meselesi de değil. Bunların hepsi olabilir, ama sonra. Neyden sonra? Fetih ve ilhaktan sonra. Aşikâr olmalı ki şiddet ve savaş, bu işin olmazsa olmazı. Diyelim ki imparatorluk hevesleri peydahlayan bir ülke var. Çevresini kolluyor; nereden başlayayım, ilk hangi (devletli veya devletsiz) komşumu yutayım diye. Gene aşikâr ki, kimse kendiliğinden yerlere yatacak değil, lütfen gel al bizi diye. Dolayısıyla ordu kurmak, sefer açmak, gitmek ve yenmek gerekiyor. Çok nadiren bu, tehdidin büyüklüğü karşısında, daha baştan pes etmek sonucunu verebilir. Ama kuralı değiştirmez. Örneğin İÖ 2. yüzyılda, Roma lejyonları Anadolu’ya dayanmış. İskender imparatorluğunun mirasçılarından Pergamum (Bergama) Krallığı hayli zayıf bir konumda. Kral III. Attalus’un meşru vârisi yok. İÖ 133’de ölürken iç savaş çıkmasın diye krallığını Roma’ya vasiyet ediyor. Zaten olacağı bu. Gene de Aristonikus diye bir “düzmece” ayaklanıyor, ama İÖ 129’da eziliyor, oldukça kanlı biçimde. Bergama, Roma’nın yeni Asya Eyaleti’ne dönüşüyor.
Bu gerçekler bu kadar açık ve basitken, günümüzde neden eveleyip geveliyoruz, doğru dürüst söyleyemiyoruz, emperyalizmin (nedeni ne olursa olsun) öncelikle siyasî ve askerî bir olay olduğunu? Kabahat Lenin’de. Daha doğrusu, genel olarak ekonomizde (iktisadî indirgemecilikte), daha özel olarak Marksizmde, daha da özel olarak Lenin’de. Ekonominin başatlığını Marx icat etmedi. Binyılların dağınık ve düşük verimli küçük köylü üretimi temelinde bu fikre varmak zordu. Sanayi Devrimi dev fabrikaları, demiryollarını, buharli gemileri, kâr amacını, bankaları ve borsaları herkesin gözüne soktu. Adam Smith (Milletlerin Zenginliği, 1776) ve David Ricardo’dan (Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri, 1817) itibaren, iktisat yeni sosyal bilimler arasında ilk sıraya fırladı. Özel olarak tarihçilikteki değişime bakarsak; 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar siyasî, hukukî ve anayasal tarih hâkimken, iktisat tarihi giderek tarihçiliğin yükselen yıldızı oldu. Bu, aslında hukuk ve siyaseti de ekonominin belirlediğinin akademik bir disiplin bünyesindeki imâsı gibiydi. Marx ve Marksizm gökten zembille inmedi, bu zemine oturdu. Öte yandan, ekonominin belirleyiciliğinin en keskin, en teorileştirilmiş açıklamasını sundu. Mimarî bir benzetmeyle, herhangi bir toplumun hâkim ekonomik sistemini (üretim tarzını) “temel,” bütün diğer kurumlarını ise “üstyapılar” olarak niteledi. Devrimci altüst oluş dönemleri hariç, üstyapıların uzun vâdede ekonomik temel ile uyum içinde ve ona hizmet etmek (işleyişini kolaylaştırmak) durumunda olduğunu vurguladı. Bütün hatâlarıyla birlikte, bir anlamda “zamanı gelmiş” bir paradigmaydı Marksizm. Birçok bakımdan 19. yüzyıl düşüncesinde mevcut en tipik, en çıkıntı bazı köşetaşlarını (bilimciliği, materyalizmi, diyalektiği, evrimciliği, devrimseverliği, tekçiliği, her şeyi tek bir teoriyle açıklamak iddiasını) birleştirip olabilecek en aşırı noktaya vardırdı. Karşıtlarınca yöneltilen tekyanlılık eleştirilerine karşın, genel kamuoyunda ve zamanla akademide yer ettiği oranda, ekonomik determinizmin mızrak ucu oldu.
Emperyalizm olgusu ve emperyalizm teorisi (teorileri)
Buradan geliyoruz, 20. yüzyıl başlarında, (1889’da kurulan) İkinci Enternasyonal’in radikal sol kanadında yer alan Lenin’in özel rolüne. Leninizmin bütün boyutlarıyla değil, burada sadece emperyalizm teorisiyle ilgiliyim. Daha önce de........