Bir Alman soyadı üzerine Gestalt okuması: Epstein |
Epstein bir Alman soyadıdır. Biraz açarsak: Orta Çağ Almancasındaki “Edelstein / ep stein” (değerli taş) gibi kelimelerle ilişkilendirilir. Aynı zamanda Almanya’daki Eppstein (Hessen bölgesinde bir kasaba) gibi yer adından türemiş olabileceği de iddia edilir. Tarihsel olarak Aşkenaz Yahudileri arasında yaygın olarak görülür; çünkü Orta ve Doğu Avrupa’daki Yahudi toplulukları 18–19. yüzyıllarda Almanca soyadları benimsemiştir. Jeffrey Epstein da bilinen biyografik bilgilere göre: 1953 yılında New York, Brooklyn’da, bir Aşkenaz Yahudi ailesinde dünyaya geliyor.
Doğu Avrupa kökenli Yahudiler Almanya’da uzun süredir yerleşik olanlara kıyasla daha sınırlı ekonomik ve sosyal fırsatlara sahiptiler. “Fuck America” adlı romanını çevirdiğim, sonra da kendisiyle röportaj yaptığım Edgar Hilsenrath’a göre hiyerarşik sıralamada en altta kalan Yahudi toplulukları doğu Avrupa’da yerleşenlerdi. Ve savaş sırasında ya da sonrasında Amerika’ya göç eden Yahudiler oturup bu konuyu iğdiş ediyorlardı. Almancası düzgün olanlar, sarışın renkli gözlüler elit Yahudiler olarak görülüyordu.
Jeffrey Epstein vakası konuşulurken mesele çoğu zaman iki uç arasında sıkışıyor: ya bireysel bir “sapık” hikâyesine indirgeniyor ya da antisemitik komplo teorilerinin ham maddesine dönüşüyor. Oysa bu dosya ne yalnız bireysel bir ahlaksızlıkla ne de etnik ya da dinsel kimliklerle açıklanabilir. Tam tersine, bu tür okumalar asıl sorunun, travma, güç ve ahlak arasındaki gerilimin üstünü örtüyor. Antisemitizm ise yalnızca Yahudi düşmanlığı üretmekle kalmaz, mağduriyetin güce dönüştüğünde her halk için taşıdığı tehlikeyi görünmez kılar. Epstein dosyasını anlamaya çalışırken asıl soru “kim olduğu” değil, gücün nasıl meşrulaştırıldığıdır.
Amerikan sisteminin kendisine özgü, neredeyse her göçmen grubu bu yönde teşvik eden bir yapısı var. İrlandalılar, İtalyanlar, Çinliler, Koreliler, Hintliler, beyaz Anglo-Sakson Protestanlar (WASP), genellikle beyaz egemen kültürün bir parçası olan ve Protestan mezheplerine mensup olanlar… Hepsi farklı dönemlerde “ağ kurarak güç kazanma” yolları geliştirdiler.
Bütün bunlar Edgar Hilsenrath’ın Amerika’daki göçmenlik yaşamını anlattığı otobiyografik sayılan “Fuck America” romanda ince ince dokunuyor. Hilsenrath hem keskin bir gözlemci, hem de içinde bulunduğu toplumu ve kendini acımasız eleştiren bir yazar. Restorandan para ödemeden çıkması, kadınları kandırmaya çalışması, başkalarının zaaflarından yararlanması gibi olaylarla hem insan doğasının karanlık yanlarını hem de kendi sınırlarının nasıl farkında olduğunu anlatıyor. Bu onu, sadece bir romancı değil, insanın hem mağdur hem de suçlu olabilen doğasını gözlemleyen bir psikolog gibi yapıyordu.
Hilsenrath’ın ironisi ve kendini eleştirebilme yetisi, Kafka’nın içsel ironisiyle bir paralellik taşıyor. Kafka Milena’ya mektuplarında şöyle bir pasaj vardır: “Bazen hepsini, sadece Yahudi oldukları için (ben dahil) bir çamaşır dolabının çekmecesine koyup beklemek isterim; sonra çekmeceyi biraz açıp bakarım, hepsi boğulmuş mu diye; eğer boğulmamışlarsa tekrar kapatır, bunu sonuna kadar yaparım.”
Kafka aslında şunu yapıyor: Kendini Yahudilikten ayrı bir yere koymuyor, ama Yahudiliğe de hiç merhamet göstermiyor. Hem içeride hem dışarıda, tam bir liminal (eşik) pozisyonu. Bu nedenle o sözleri ya da fikri gerçek bir şiddet çağrısı değil, kendine yöneltilmiş bir boğma fantezisi gibi. Mağduriyetle özdeşleşmek istememek, ama ondan da kaçamamak ve bu yüzden onu karikatürize ederek, acıtarak yazmak. Kafka burada antisemittik bir dil kullanmıyor, antisemitizmin Yahudi bilinçte yarattığı iç yarılmayı anlatıyor. Bu ruh hali Hilsenrath’la akraba, ama Kafka daha içe dönük, içerden çürüten, Hilsenrath ise dışa vuran bir yazar.
Denetimin ve editoryal kuralların zayıf olduğu sosyal medyada, marjinal görüşler, komplo teorileri ve zaman zaman antisemittik içeriklerin dolaşması çok sıradan diye görülebilir. Bu........