We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Seçilmişlerin meşruiyeti ve Venezuela

8 0 0
06.02.2019

Trump’ın Maduro’yu başkan olarak tanımaması, o konuyu aşan bir tartışmayı da beraberinde getirdi.

Bunda, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Venezuela devlet başkanı Maduro arasında 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra gelişen dostluk ilişkisinin de payı var.

ABD’nin son derece hoyrat emperyal tavırlarına karşı geliştirdikleri muhalefet de bu ikiliyi birbirine yakınlaştırdı. Hattâ Venezuela’nın altınlarının bir bölümü Türkiye’de muhafaza edilmeye başladı.

Bundan hareketle, iki ülke, iki rejim ve iki lider arasında sayısız benzerlikler bulup, Venezuela olayına ilişkin yorumlarını bunların üzerine oturtmaya çalışanlara rastlıyoruz.

Benzerlik arayışları, ülkelerin iç durumları ve ABD’yle son yıllarda yaşadıkları gergin ilişkiler üzerinde yoğunlaşıyor

Türkiye sorunu oldu

Trump’ın muhalefet liderini geçici başkan olarak tanıması üzerine bizde oluşan tepkilerin, “anti-emperyalist, anti-Amerikan” söylem ve sloganlarla gündemi birkaç gün işgal ettikten sonra, olağan ölçülere çekileceğini sanıyordum.

Yanıldım.

İktidarı destekleyen medyanın bir kesimi, Venezuela’yla tuhaf bir özdeşleşme hattını benimseyerek konuyu Türkiye’nin gündemde hayli sıcak bir şekilde tutmaya devam etti.

Muhalif kesimlerde de ona yakın bir hava esti; özellikle sol-sosyalist kesimler Maduro’nın şahsında halkçı-solcu-sosyalist tahayyüllerine dair birçok şeyi söyleme ve ABD’ye karşı anti-emperyalist tavırlarını sergileme imkânı gördüler.

Hattâ bu tavır alışlar öyle bir hal aldı ki, sonunda hadise enikonu bir Türkiye sorunu haline geldi.

Ülkemiz siyaset erbabının dünya meselelerine kayıtsız kalmaması tabiatıyla hepimiz için kıvanç duyulacak bir tavır.

Lâkin meseleyi neresinden tuttuğumuz da önemli.

“Kendi kaderini tâyin hakkı” ne durumda?

Öncelikle belirtmek istediğim, kimi benzerlikler olsa bile Türkiye ve Venezuela çok farklı ülkeler. O sebeple, ortaklık arayalım derken, ideolojik hevesler ve politik ihtiyaçlardan hareketle özdeşleşme peşinde koşmanın çok anlamlı bir sonuç vereceğinden şüphe duyarım.

Herhalde meseleyi hakiki bağlamı ve gerçek ağırlığı içinde değerlendirmek doğru olacak.

Malûm; halen ulus-devletler dönemindeyiz ve “ulusların kendi kaderlerini tâyin hakkı” ilkesi önemini muhafaza ediyor.

Devletlerarası sorunların müzakere ve çözümünde birçok husus bu terazide tartılıyor. Ülkelerin bağımsızlığına saygı ve dünya barışının korunması için evvelemirde bu ilkeden hareket ediliyor.

En azından BM ve kabul gören diğer uluslararası kuruluşlar indinde bu esas alınıyor. Bunu söylerken, söz konusu ilkenin çoğu zaman kâğıt üzerinde kaldığının da farkındayım.

Soğuk Savaş döneminde de, Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra da, küresel güçlerin ve ittifak bloklarının emperyal hesap ve ihtiraslarla bu ilkeyi pek umursamadığına, çoğu ulus-devletin bağımsızlığını delik deşik ettiklerine şahit olduk.

Özellikle ABD ve Rusya’nın iç savaş çıkarmak üzere muhalif grupları silâhlandırdığını; tertipler, suikastler, sivil görünümlü ayaklanmalar, darbeler, askeri müdahaleler, ilhak ve işgaller sergilediğini gördük.

Çoğu ülke de buna itiraz edip bağımsızlığını korumak, kendi kaderini tâyin hakkını savunmak uğruna doğal olarak direndi, savaştı........

© Serbestiyet