İstenmeyen yazar

Nazilerin başa geldikleri 1933-45 arası dönem insanlık için asla tüketilemeyecek derslerle doludur. Hukuk, demokrasi, özgürlükler ve bütün bunların toplumdaki gerçek karşılıklarının neye tekabül ettiğine dair acı hikâyelerle dolu derslerdir bunlar. Bu derslerden biri de esas gücünü ezilen kitlelerin biriktirdikleri hınçtan alan iktidarların, bu kişileri nasıl insanlıktan çıkardıklarıdır; ücra köylerde kendi halinde alın teriyle çalışan, hayatında tek bir canlıya zarar vermemiş, basit hayatlar yaşayan çiftçilerden gözü dönmüş zorbalar ve azılı casuslar yaratan bir düzenin var olan geçim sıkıntısını, yoksulluğu, gerçek eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri ortadan kaldırmadan önce nasıl insanı yok ettiğidir. İnsan yok edildiğinde geriye insanlık adına savunulacak herhangi bir ideal ya da dava kalmaz ve bu yaşandığında varılacak son menzil, bir zorbalar diyarıdır.

Bu zorbalık karşısında Yahudilerin neler yaşadığı bilinen bir konudur. Daha az bilinen ve en az onlar kadar ibret verici derslerle dolu olansa Yahudilerle hayatın doğal akışı içinde ilişkiler kurmuş olan Almanlara ne olduğudur. Bunlar içerisinde kültür hayatını etkileyen kişilerden öncelikle bu insanlarla (o zaman için hâlâ insan kabul edilirler!) ilişkilerini kesmeleri, evrensel ve hümanist fikirlerini gözden geçirmeleri ve yazdıklarını Alman vatanının kutsalları açısından yeniden ele almaları istenir. Pek çok Alman yazar bu durum karşısında çareyi, çeşitli ülkelere kaçmakta bulur. Thomas Mann, bunlardan biridir, örneğin. İsviçre’ye gitmiştir çünkü bir yazar için Nazilerin altında yaşamak kapalı bir yerdeki sınırlı havayla idare edilebileceğini düşünmek gibidir. Bir yazar ya da kültür hayatında yeri olan birinin, özgürlükten ve sanatından başka sığınacağı bir liman, omuz vereceği bir iktidar yoktur.

Ancak gitmek, ülkesine gönülden, sanatsal bir tutkuyla bağlı, halkını kardeş bilen, her gün kırlarındaki güneşi içine doldurup ırmak kenarlarında ruhunu yıkanan insanlar için her zaman mümkün olamayabilir. Hele ki sanatınız buraya ait olmaktan doğup burada yaşamaktan besleniyor ve bu insanların arasında yaşadığınız için canlı bir varlık gibi nefes alıp veriyorsa…Hans Fallada, bütün telkinlere ve tehditlere rağmen gitmeyen, gidemeyenlerdendir. Ölecekse, kendi topraklarında ölmelidir. Gitmekle kalmak onun için iki ölümden birini tercih etmek gibidir ve o, kalmayı seçerek sadece kendisi için ölmeyi reddetmiştir. Gitmeyen ama ortadaki apaçık kötülüklerin sürekli iyi tarafını görmek için elinden geleni yapan, kendisine yabancı düşünceleri benimsemeye çalışan yazarlar da yok değildir -hatta, daha ağırlıklı olan bu gruptur- ama Fallada için bu garip insanlar çoktan ölmüş oldukları için gitmeleri ya da kalmaları birdir.  

Hans Fallada’nın Nazilerin radarında olma nedeni 1932’de yazdığı Küçük Adam, Ne Oldu Sana? kitabıyla başlayan etkisi ve yıldızının sürekli parlıyor olmasıdır (o tarihlerde Nazi yıldızı dışında parlayan her yıldız birer tehdit kaynağıdır!). Naziler açısından bu ne demek istediği tam olarak anlaşılmayan kitap aslında kendilerinin iktidara gelirkenki çıkardıkları ürkütücü ayak seslerinin küçük hayatlar arasındaki hissedilme biçimini anlatır. İnsanlar boğucu bir yoksulluğun, geçim sıkıntısının, enflasyonun altında ezilmekte ve küçük hayatlarını sürdürmeleri için çok büyük mücadeleler vermeleri gerekmektedir. Böyle bir durumda herhangi bir gerçek çözüm de görememektedirler çünkü ekonomik sistem gerçek anlamda halkın iradesine bağlı değildir. Kim gelirse........

© Serbestiyet