Bilgi’de ortaya çıkan kolektif irade üzerine

Son zamanlarda herhalde hepimiz Gramsci’den yola çıkarak dile getirilen şu ikilemle karşı karşıyayız: eski dünya ölüyor, yenisi doğamıyor. Hegemonyanın çözülüşü ardında büyük bir yıkıntı bırakarak ilerliyor. O yıkıntıların içinden sosyalist yeni bir dünya doğabilir; ancak soru hâlâ aynı: nasıl?

Önceki yazılarımda özyönetime yoğunlaşmış, gelecekte yeni özyönetim girişimlerinin ortaya çıkmasını beklediğimi söylemiştim. O yazılarda özyönetimi emek üzerinden tartışmıştım. Ancak özyönetim pratikleri yalnızca üretim alanıyla sınırlı değildir; çok katmanlıdır. Üniversiteler, meydanlar, mahalleler ve gündelik yaşam da bu pratiklerin ortaya çıkabildiği alanlarıdır. Ancak bu alanları emek ilişkilerinden ayırmak mümkün değildir. Çünkü bunlar aynı zamanda toplumsal yeniden üretimin gerçekleştiği alanlardır. Toplumun kendini yeniden üretmesi için gerekli olan emeğin ve geleceğin emek gücünün yeniden üretimi burada gerçekleşir: okullarda, eğitim süreçlerinde, mahallelerde ve gündelik yaşamın örgütlenmesinde. Üstelik bugün öğrencilerin önemli bir kısmı da doğrudan ücretli emeğin parçasıdır. Bu nedenle özyönetim, yalnızca üretimin örgütlenmesine değil, yaşamın yeniden üretimine dair kolektif müdahaleleri de kapsamak zorundadır.

Bir diğer yandan da uzun süredir üniversitelerin kapitalist üretim ilişkilerine giderek daha fazla eklemlenmesine tanıklık ediyoruz. Burada yalnızca akademisyenlerin süreli sözleşmelere tabi kılınmasını, düşük maaşları, yıpratıcı çalışma koşullarını ya da bilginin kendisinin metalaşmasını kast etmiyorum. Aynı zamanda bilginin üretim sürecindeki bürokratikleşmeyi, üniversite içindeki hiyerarşik çalışma ilişkilerinin güçlenmesini ve eğitimin giderek müşteri ilişkisi temelinde örgütlenmesini de kastediyorum. Akademisyenler bir yandan baskı rejimi ve kötü çalışma koşulları arasında sıkışırken, diğer yandan üniversite içindeki eşitsiz güç ilişkilerinin yıpratıcı etkisini deneyimliyor. Özellikle güvencesiz akademisyenler, araştırma görevlileri ve sözleşmeli çalışanlar ile kurumsal güç ve karar alma mekanizmalarına daha fazla erişimi olan kesimler arasındaki ayrımlar giderek derinleşiyor. Özellikle akademideki prestij ilişkileri, güvencesizlik karşısında geliştirilen uyum stratejileri ve akademik rekabet kültürü de bu yapıları gündelik olarak yeniden üretiyor. Bu nedenle kamu-özel ayrımının ötesinde akademisyenler zaten heterojen bir kolektiftir; buradaki öz örgütlenme tartışmaları da bu eşitsiz güç ilişkilerini dikkate almak zorundadır.

Bu yazıda Bilgi Üniversitesi’nin kapatılması kararının ardından gelişen ve üniversiteyi kendi kendine yönetme yönündeki söylem ve iradenin önemi üzerinde durmak istiyorum.

Kamu-özel ayrımını aşmak, mücadelede ortaklaşmak

Üniversite özerkliği ve özgürlüğü mücadelesi Türkiye’de önemli tarihsel kaynaklara sahiptir. Fikir Kulüpleri Federasyonu, Devrimci Gençlik ve bunların etrafında şekillenen işgaller, boykotlar, öğrenci komiteleri ve konseyleri bu mirasın önemli........

© sendika.org