Göçmen işçiler ve bölünmüş sınıf

Göçmen işçilerden genellikle iki durumda söz ediliyor: Sayıları arttığında ya da bir “sorun” başlığına dönüştürüldüklerinde. Oysa onlar, Avrupa’nın birçok kentinde gündelik hayatın en ağır yükünü taşıyan insanlar. Depolarda, seralarda, fabrikalarda, temizlik işlerinde, bakım hizmetlerinde, mutfaklarda, inşaatlarda ve dağıtım zincirlerinde çalışan bu insanlar olmadan şehirlerin olağan akışı büyük ölçüde dururdu. Ama tam da bu yüzden görünmez kılınıyorlar. Çünkü bu düzen, emeğin varlığına muhtaç; emekçinin görünürlüğüne ise tahammülsüz.

Bugün Avrupa’da göçmen işçi denildiğinde çoğu zaman akla ya rakamlar geliyor ya da kültürel tartışmalar. Kaç kişi geldi, hangi ülkeden geldi, “uyum” sağladı mı, dil öğrendi mi, mahalleyi değiştirdi mi, seçim sonuçlarını etkiledi mi… Oysa bu tartışmaların ortasında neredeyse hiç sorulmayan daha temel bir soru var: Bu insanlar ne iş yapıyor ve hangi koşullarda yaşıyor?

Bu sorunun cevabı, bugünün Avrupa’sını anlamak açısından merkezi önemdedir. Çünkü kıtanın refahı, uzun süredir göçmen emeğinin yoğun biçimde kullanıldığı alanlar üzerinden yeniden üretiliyor. En ağır, en düzensiz, en düşük ücretli ve en güvencesiz işlerin önemli bir bölümü göçmen işçilere bırakılıyor. Şehir merkezlerinde parlayan vitrinin gerisinde, arka planda işleyen esas mekanizma budur. Ancak tam da bu nedenle göçmen işçinin varlığı ekonomik olarak vazgeçilmez hale gelirken, siyasal ve toplumsal görünürlüğü sistemli biçimde bastırılıyor.

Görünmezliğin mekanizması

Bu görünmezlik basit bir ihmal değil, bilinçli bir toplumsal tertiptir.

Çünkü görünür hale gelen işçi, yalnızca çalışan bir beden olmaktan çıkar. Hak talep eden, söz söyleyen, itiraz eden, örgütlenebilen bir özneye dönüşür. O noktada mesele sadece işgücü olmaktan çıkar; sınıf ilişkileri görünür olmaya başlar. Bu yüzden sermaye için ideal olan, işçinin çalışması ama konuşmamasıdır. Üretimin içinde olması ama kamusal hafızanın dışında kalmasıdır. Kısacası göçmen işçi, ekonominin içinde tutulur; siyasetin, temsilin ve toplumsal saygınlığın dışında bırakılır.

Bunun nasıl kurulduğuna baktığımızda birkaç temel mekanizma görüyoruz.

İlki, göçmen işçiyi sürekli geçici biri gibi göstermektir. O yıllardır aynı ülkede yaşıyor, aynı fabrikada çalışıyor, aynı vergileri ödüyor, aynı sabahın köründe işe gidiyor olabilir; ama yine de sanki henüz “gelmiş” ve henüz “yerleşmemiş” biri gibi ele alınır. Bu geçicilik algısı, ona kalıcı haklar tanımamanın bahanesine dönüşür. Ücrette, barınmada, iş güvencesinde, sendikal temsilde yaşanan eşitsizlikler böylece daha kolay meşrulaştırılır. Geçici sayılanın hakkı da geçici görülür.

İkinci mekanizma, dil ve hukuk bilgisinin eksikliğini bir denetim aracına çevirmektir. Dili yeterince bilmeyen ya da yasal süreçlere tam hâkim olmayan işçi, sadece iletişimde zorlanmaz; aynı zamanda daha savunmasız hale gelir. Sözleşmesini tam anlayamaz, hakkını ararken yalnızlaşır, hakkı gasp edildiğinde ne yapacağını kestiremez. İşveren açısından bu durum çoğu zaman bir “sorun” değil, kullanışlı bir avantajdır. Çünkü daha az itiraz eden, daha çok katlanan, daha kolay korkutulan işçi modeli tam da bu zeminde üretilir.

Üçüncü mekanizma ise işin niteliğiyle ilgilidir. Göçmen işçiler çoğu zaman toplumun görmek istemediği alanlara yerleştirilir. Gece vardiyaları, temizlik işleri, ağır taşıma, kesimhaneler, seralar, dağıtım merkezleri, depolar, inşaatlar, bakım emeği… Bunlar şehir hayatı için zorunlu ama prestiji düşük alanlardır. Herkes sonucundan yararlanır, kimse o sonucun hangi emekle ortaya çıktığını düşünmek istemez. Böylece göçmen işçi yalnızca düşük ücretli alana değil, toplumsal itibarsızlık alanına da itilmiş olur.

Sonra bir başka oyun başlar: Aynı insanlar, ekonominin ihtiyaç duyduğu anda “çalışkan”, “dayanıklı”, “fedakâr” olarak övülür; haklarını gündeme getirdiklerinde ise bir anda “uyumsuz”, “talepkâr” ya da “sorun çıkaran” hale gelirler. Sessiz kaldıkları sürece........

© sendika.org