Bedelini başkasına ödeten siyaset |
Son yıllarda Türkiye’den yurtdışına giden sosyalistlerin, muhaliflerin, gazetecilerin, akademisyenlerin ve kendini politik mücadele içinde gören insanların sayısı arttı. Bunun nedenleri açık: Baskı, dava tehdidi, işsizlik, yoksulluk, siyasal boğulma, geleceksizlik, tükenme… Bu yüzden meseleye kaba bir ahlakçılıkla bakmanın hiçbir anlamı yok. Gitmek her zaman bir konfor tercihi değildir. Bazen doğrudan bir mecburiyettir. Kimisi çocuğunu korumak için gider, kimisi biraz nefes alabilmek için, kimisi gerçekten can güvenliği kalmadığı için. Bu yazının derdi gitmiş olmak değil. Derdi, gittikten sonra içeride mücadele edenlere nasıl konuşulduğudur.
Bunu Türkiye’nin içinden değil, Hollanda’dan yazıyorum. Tam da bu yüzden, dışarıdan konuşmanın etik sınırlarını daha fazla ciddiye almak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü mesafe insana bazen açıklık kazandırır, bazen de körlük üretir. Dışarıda olmak insana daha geniş bir çerçeve verebilir; ama aynı dışarıda oluş, insanı içerideki ritimden, korkudan, yorgunluktan, gündelik taktiklerden ve hayatın gerçek ağırlığından da uzaklaştırabilir. Benim itirazım tam da bu körlük ihtimaline.
Sorun, yurtdışına gitmiş olmak değil. Sorun, gittikten sonra Türkiye’de hâlâ mücadele etmeye çalışan insanlara yukarıdan konuşmak; onları yetersizlikle, korkaklıkla, edilgenlikle ya da politik kifayetsizlikle suçlamak; ne yapmaları gerektiğini güvenli bir mesafeden tarif etmek. Son yıllarda özellikle sosyal medya diliyle beraber bu tavır daha görünür hale geldi. Sanki mücadele yalnızca doğru cümleleri kurma işiymiş gibi, sanki politik tutarlılık yalnızca en sert lafı söylemekten ibaretmiş gibi bir atmosfer oluştu. Oysa hayat bu kadar kolay değil.
Ben bunu ilkesel olarak da doğru bulmuyorum, etik olarak da bulmuyorum.
Çünkü siyaset yalnızca doğru cümleler kurma işi değildir. Siyaset aynı zamanda o cümlelerin sonuçlarıyla yüzleşme işidir. Türkiye’de mücadele etmek, yalnızca fikir üretmek anlamına gelmiyor. Aynı zamanda polis şiddetini, gözaltıyı, işten atılma riskini, kara listeye alınmayı, aile baskısını, yargı tehdidini, mahallede yalnızlaşmayı, gündelik hayatın daralmasını göze almak anlamına geliyor. Türkiye’de kalan insanlar bunları teorik bir başlık olarak değil, hayatın doğrudan parçası olarak yaşıyor.
Bu yüzden dışarıdan dönüp “Neden daha fazlasını yapmıyorsunuz?” demek çoğu zaman politik bir eleştiri değil, mesafenin verdiği buyurganlıktır.
Uzaktan radikalleşmek kolaydır. Yakından direnmek zordur.
Bugün sık sık şöyle bir manzarayla karşılaşıyoruz: Berlin’de, Amsterdam’da ya da Londra’da daha güvenli bir hayat kurmuş biri, sosyal medyada Türkiye’deki insanlara sürekli cesaret dağıtıyor. “Sokağa çıkın”, “kopuşun”, “uzlaşmayın”, “artık yeterince sert olun”, “neden hâlâ daha güçlü bir toplumsal ve politik tepki ortaya çıkmıyor” diyor. Ama aynı çağrının doğuracağı sonucu kendisi taşımıyor. O sözün bedelini işten atılma korkusuyla yaşayan öğretmen, gig ekonomisinde güvencesiz çalışan genç, sendikalaşmaya çalıştığı için hedef olan işçi, hakkında soruşturma açılabilecek öğrenci, mahallesinde tek başına kalabilecek kadın ödüyor.
Burada açık bir terslik var.
Çünkü risk başkasınınsa, cüretin tonu da değişir. Bedeli sen ödemiyorsan, sert cümle kurmak daha kolay hale gelir. Böyle anlarda radikallik, devrimcilikten çok konforlu bir söylem biçimine dönüşebilir. Daha kötüsü, kişi kendi........