Post-Mahir dönem tartışmalarına bir katkı |
12 Mart darbesinin ve Kızıldere’de Mahir Çayan ile yoldaşlarının katledilmesinin yıldönümleri arasında, aynı gelenekten gelen uçların yeniden gerildiğine tanık olduk.
THKP/C içindeki bölünme üzerinden yapılan ithamlar, muhatapları tarafından adeta Pandora’nın kutusu açılmış gibi karşılandı. Aradan 54 yıl geçtikten sonra “bu da nereden çıktı”, “bu neyin hesabı” nidaları bundandı. Birbirimizi övmek, eski açıklarımızı örterek unutturmak dururken buna ne gerek vardı dendi. Bizzat Lenin’i, Stalin’i, hatta Marx’ı otopsi masasına yatıranlar, Paris Komünü’nü revize edenler bunu unutup, eski defterleri karıştırmanın genç kuşakları yanıltacağını bile söylediler.
Bir defa daha gördük ki, THKP/C geleneğini sahiplenenlerin bir kesimi arasında son yıllara kadar kısa ve yüzeysel değinmelerle geçiştirilen bu sorun, bir kez daha derin katmanlarına inilmeden ele alındı. İki taraf da yaşananı anlamaktan çok, kendi cenahını yüceltip karşı tarafı değersizleştirme çabasına girdi. Kapışma düğümü çözmedi; aksine, iki ucundan çekildikçe daha da sıkılaştırdı.
Bu polemik, Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in şu sözünü hatırlatıyor: “Alışılmış biçimde bilinen, aslında henüz gerektiği gibi bilinmiş değildir.” Karşılıklı söylenenler, bölünmede Mahir Çayan’ı haklı çıkarmaktan çok, adeta bir kendini haklı çıkarma gösterisine dönüştü. Bunun, “Mahir’in mührü kimde olacak” tartışmasına evrildiği açık. İlk hücuma geçenin bir sortisine karşılık, diğer taraf üst üste sortilerle kendini galip ilan etti. Gerçekten öyle mi? Bu soruyu sormadan geçemiyoruz. Bunun burada kalmayacağı, arkasının geleceği ise şimdiden bellidir.
THKP/C içindeki tartışmalar, Mahir Çayan ile Yusuf Küpeli–Ramazan Aktolga çevresi arasında başladı. Ancak burada kalmadı; tabana doğru yayıldı. 1975 sonrasında yaşanan ardışık bölünmeleri de tetikleyen bu sürecin hangi koşullarda ortaya çıktığı, ideolojik ve örgütsel düzeyde nasıl şekillendiği anlaşılmadan yapılan tartışmalar eksik kalır. Eğer bu tablo, 54 yıl sonra “gün aydınlığında şimşek çakması” gibi takdim edilirse, sorunun arka planını kavramak mümkün olmaz. Bir şeyin bilgisine ancak nedenleri ve sonuçları kavranarak ulaşılabileceği, Aristoteles’ten beri bilinen bir gerçektir.
Tartışmanın ortasına balıklama dalmak bize düşmez. Bu yazıda yalnızca polemiklerdeki kavram kargaşasına ve manipülasyonlara işaret etmekle yetineceğiz.
Bölünmenin hakikati: Yenilgi, korku ve kopuş
Devrimci hareketler dünyanın neresinde olursa olsun, karşıdevrim tarafından vahşice bastırılıp mağlup edildiğinde bir krizle yüz yüze kalır. Baskının şiddeti, yenilgiye uğrayan örgütler içinde sağlam olanlarla zayıf olanları açığa çıkarır. Zayıf ve sallantılı unsurlar, eski pozisyonlarını terk etmekle kalmaz; bunu ideolojik, siyasi ve ahlaki gerekçelerle meşrulaştırmaya da yönelir. 1971’de THKP/C içindeki bölünmenin temelinde de bu dinamik yatıyordu.
THKP/C içindeki sapma, Mahir Çayan’ın örgütlediği silahlı eylem çizgisini izleyerek gelişti; ancak esas olarak 30 Mart 1971 Kızıldere Katliamı ile 6 Mayıs’taki idamlar arasında belirginleşti. Bu sürecin ideolojik, siyasi ve örgütsel sonuçları ise emniyet, cezaevi ve mahkeme aşamalarında, Küpeli–Aktolga çevresinde kümelenenlerin söylemlerinde açık biçimde ortaya çıktı.
“Abdülhamitçilik” olarak anılan yönelim, Selimiye Kışlası’nın 6. Koğuşu’nda imal edildi. Koğuşta Yusuf Küpeli, Münir Aktolga, Bingöl Erdumlu, Ertuğrul Kürkçü, THKO’dan Nahit Töre ve diğerleri kalıyordu. Sıkıyönetim Mahkemesi duruşmaları henüz başlamamıştı. Mahirler Kızıldere’de katledilip Denizler idam edildikten sonra koğuşta yoğun bir panik havası oluştu. Birçoğunu öldürülme, asılma ya da ömür boyu hapiste kalma korkusu sardı. Başını Küpeli ve Aktolga’nın çektiği kanat, suçu faşist generallerde ve onların emrindeki güvenlik güçlerinde değil, Mahir’de görüyor; onun adını öfke ve nefretle anıyordu. THKO davasından Nahit Töre de kendi örgütüne karşı aynı ruh hâli içindeydi.
Zor ve korku, bu kopuşa teorik ve siyasi bir kılıf hazırlanmasını beraberinde getirdi. Nedametçi ve teslimiyetçi görüşler, polis, savcı ve mahkeme ifadelerinde adım adım inşa edildi. Bu süreç, Mahirleri, Denizleri ve İbrahimleri devrimci mücadelenin zirvesine taşırken; Yusufları, Aktolgaları ve Uçarları uçuruma sürükledi.
Yenilgi sendromu; devrimden kuşku, karamsarlık, inkârcılık, geçmişi karalama ve inanç yitimi gibi belirtilerle kendini gösterir. Domenico Losurdo’nun belirttiği gibi, “Kurbanlar, zulüm gördükleri sürecin belirli bir anında zalimlerin görüşlerini benimseme eğilimi gösterirler.” Zayıf unsurlar çareyi, egemen sınıfların şu ya da bu kanadına sığınmakta arar. Bu eğilim, Bingöl Erdumlu’nun İstanbul sıkıyönetim komutanı Faik Türün’le; THKO’lu Nahit Töre’nin ise Özel Harp Dairesi’nden akrabası Memduh Ünlütürk’le temas kurmasına kadar vardı.
Sömürücü sistemlerde korku, egemen sınıfın başlıca araçlarından biridir. Tarihsel gelişimi boyunca, farklı biçimlere bürünse ve her yeni aşamada yönetici sınıfın rengini alsa da, sürekli derinleştirilip çeşitlendirilmesi ve faşizmde en yüksek noktasına ulaşması tesadüf değildir.
Buna karşılık devrimci saflarda zor zamanlarda iki ana eğilim belirir: İlki, ucunda ölüm olsa da yaşananları bükülmeden göğüslemek ve korkuya rağmen davadan vazgeçmemektir. İkincisi ise zulmedenlere, iktidarı elinde tutanlara boyun eğmektir.
Bu ikinci eğilim, korkuya karşı çareyi yeni duruma uyum sağlamakta bulur. Zulmedenlerle özdeşleşerek korkuyu azaltmaya çalışır. Kendi kendine düşman muamelesi yapanların takdirini kazanmak ve onların insafa gelmesini sağlamak öne çıkar. Psikolojinin diliyle bu, bir savunma mekanizmasıdır.
Yenilginin teorisi: Tersyüz edilen tarih yazımı
Nahit Töre mahkemeye çıkarıldığında “Ben Marksist değilim” diyordu. Aynı zamanda II. Abdülhamid’in ilericiliğini savunuyor, onu gelmiş geçmiş en büyük padişah ilan ediyordu. Bu yaklaşım, Profesör İdris Küçükömer’in kötü ünlü formülüne dayanıyordu: “Türkiye’de sol sağdır, sağ soldur.” Böylece tarihsel kamplaşmada eski safını değiştirerek yeni bir konum alıyordu.
Küçükömer, 21 Mayıs 1963’teki askerî darbe girişiminden önce Talat Aydemir’in sivillerle ilişkilerinden sorumlu kişiydi. Girişim yenildi, elebaşı olarak Aydemir ve Fethi Gürcan idam edildi. Bu kırılmanın ardından Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması kitabını yazarak siyasal ekseni tersyüz eden tezini ortaya attı. Hayal kırıklığı ve kötümserlik içindeki Küçükömer, egemen sınıfların öteki fraksiyonu İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni, Kemalizmi ve Cumhuriyet Halk Partisi’ni sert biçimde eleştirirken, bu eleştirinin içine komünist ve sosyalist solu da katıyordu. Ona göre “ilerici” hat, alışılmışın tersine, Abdülhamid’den başlayarak Ahrar, Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Cumhuriyet Fırkası, Demokrat Parti ve Adalet Partisi çizgisine uzanıyordu. Bu, üretici güçleri geliştirme ölçütünü merkeze alan bir tarih okumasıydı.
Ancak yalnızca teorik bir tarih yorumu da değildi. Yenilgiyle sonuçlanan darbe girişimi, Küçükömer’i mevcut siyasal kategorileri sorgulamaya itti. Tez, bir bakıma bu yenilginin düşünsel tercümesiydi. Kayda değer bir özelliği olmayan Nahit Töre, bu tezi 12 Mart sonrasında yeniden dolaşıma soktu. Mahkemede Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu ve Marksizme sırtını dönüyor, buna karşılık Abdülhamid’i “ilerici” ilan ediyordu. Bu, Küçükömer’in formülünün güncellenmiş bir versiyonuydu. Daha sonra, egemen sınıfların muhafazakâr kanadı ne zaman kuvvetli bastırsa ve sosyalist sol sıkışsa, bu tezin yeniden ısıtılıp parlatıldığına tanık olacaktık.
Cephe davasından yargılananların anlattıklarına göre, Nahit Töre’nin bu görüşleri basına yansıyınca kamuoyunun tepkisiyle karşılaştı. Bunun üzerine Abdülhamid listeden çıkarıldı. Yusuf Küpeli ve diğerleri, 12 Mart muhtırasıyla düşürülen Süleyman Demirel üzerinde yoğunlaştılar. Küpeli, yıllar sonra Niğde Cezaevi’nde Uğur Mumcu ile yaptığı söyleşide “Abdülhamit’i savunmadım” dedi; ki, bu doğruydu. Ancak gerçekte Münir, Yusuf ve Nahit’in ortak üretimiydi. Zamanla Menderes ve Demirel “ilerici” sayılarak bazı aşırılıkları törpülendi. Oysa bir kez Süleyman Demirel halkası yakalandığında, çizginin geriye doğru Menderes’ten Abdülhamid’e doğru uzanacağını, muhafazakâr ve İslamcı tarih yorumlarına aşina olan herkes bilir.
Bu hat 12 Mart’la sınırlı kalmadı; 12 Eylül sonrasında da yeniden üretildi. Nitekim, Ömer Laçiner ve çevresi, aynı çerçeveyi bu kez Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan dönemine uyarladı. Böylece tez, mantıksal sonuçlarına kadar genişletilerek Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelişini “burjuva demokratik devrim” olarak tanımlayan ve bu sürece ideolojik rehberlik eden bir misyonerliğe dönüştü.
Abdülhamitçilik tarih yazımının ötesinde bir üst başlık
Abdülhamid’i savunmak, Abdülhamitçiliğin sadece görünen yüzüdür, fragmanı bile değildir. Abdülhamit dahil edilsin ya da edilmesin, Abdülhamitçilik bundan ibaret değildir. Bu yaklaşım, yalnızca İttihat ve Terakki Cemiyeti, Kemalizm ve Cumhuriyet Halk Partisi hattına karşı, rakip kanada yaslanan bir tarih yazımı olarak görülemez. Eğer mesele yalnızca bu olsaydı, tartışma Selimiye Kışlası koğuşlarında yapılıp mahkeme salonlarına taşınan akademik bir tarih tartışması olarak kalırdı.
Şu iki nokta gözden kaçırılırsa, meselenin özü anlaşılamaz.
Birincisi: Abdülhamitçiler, ister örgütsel bölünme ister birey düzeyinde olsun, hiçbir zaman tek tip olmadılar. Mensupları ne aynı görüşleri birebir savundular ne de eşit derece de savruldular. Bu, en uç biçimlerden hafifletilmiş olanlara kadar farklı ton ve biçimler aldı. Kimileri (örneğin Aktolga ve Birikim çevresi) bu yaklaşımı sonraki dönemlere taşıdı. Geliştirdi, derinleştirdi ve daha ideolojik-felsefi, siyasi, ekonomik “teori” kırıntıları ekleyerek sürdürdü. Kimisi adını anmaz olup unutturmaya çalıştı. Bunları bütün boyutları ve süreğenleşen yan etkileriyle geçen yıl yayımlanan kitabımda ortaya koyduğum için tekrarlamayacağım.
Dolayısıyla, Abdülhamitçilik, yalnızca son yüzyıla dair bir tarih yorumu değil; daha geniş bir üst başlıktır. Alt başlıkları en az adı kadar, belki de adından daha önemlidir. İdeolojik, siyasi, örgütsel, psikolojik, ahlaki yönleri ayrı başlıklar altında ele alınmalıdır: Provokasyon ve komplo teorisi, üretici güçler teorisi, nedamet getirme, inkarcılık, itirafçılık, sınır tanımaz tasfiyecilik, tersinden Abdülhamitçilik (Perinçek ve ulusal sol gelenek) gibi boyutları vardır. Bunlar görülmezse tablo eksik bırakılmış, detay ve parça bütünü yutmuş olur. Bu nedenle böyle bir okuma, gerçeği eksik yansıtır. Dahası, bu düşüncenin geçirdiği dönüşümleri ve bıraktığı izleri takip etmeyi de zorlaştırır.
Provokasyon ve komplo: Tarihi açıklamanın bir kalıbı
Bu yaklaşımın en veciz ifadesi, köklerini Hz. Muhammed, Hz. Ali ve Muaviye dönemine kadar götüren Mustafa Ulusoy’da görülür. Ona göre tarihsel hareketler, daha gelişim aşamasındayken ezilmez. Zirveye varmadan kışkırtılır. Ardından hedefinden saptırılır ve bastırılır. Emperyalizmin yaptığı da budur.
Bunu aynı koğuşta kalan Bingöl Erdumlu anlatıyor ve şöyle basitleştiriyor: “Bu emperyalizm öyle bir şeydir ki, bir kavga olur, o kavgada birisi senin safında çok aktif dövüşür, amacı seni de oraya çekip seni orada öldürmektir.”
Adana grubundan bir THKP/C sanığı sorgusunda bu görüşü şöyle açımlamıştır: “ABD emperyalizmi… Özellikle 1960’tan sonra sağcı, solcu faşist örgütlenmeler oluşturmuştur… Türkiye’de bütün sağ-sol mücadelesinin… sorumlusudur… ABD emperyalizminin ideolojisi Marksizmin mekanik olarak yorumlanmasıdır. 1972 Türkiye’sinde ABD emperyalizmi iktidarda, yurtsever güçler muhalefettedir. Türkiye’de ABD emperyalizminin ideolojisi ve politikası Marksizm, radikalizm, reformculuk, sahte milliyetçilik, solculuk olarak oluşmuş ve örgütlenmiştir… Türkiye’de Marksist-Leninistim diyenler, radikaller, solcular, reformcular ve sahte milliyetçiler, sahte İslamcılar ABD emperyalizminin iktidar mücadelesi için bir bütün olarak çaba göstermektedirler… THKP-C bu tarihî provokasyon içinde yer almıştır.” “Türkiye’de her şey bilinmektedir, gizlenmektedir, şu an konuşmalarımız bile dinlenmektedir, hareketlerimizin tümü kontrol altındadır.”
Provokasyon ve komplo teorileri, Abdülhamitçiliğin birbirini tamamlayan iki temel unsurudur. Süleyman Demirel, 1978-1980 arasındaki sıkıyönetim dönemini tek bir büyük komplo olarak yorumlamıştı. 12 Eylül tarih yazımında suflörlüğünü yaptığı, “11 Eylül 1980 günü, sıkıyönetime rağmen ülkenin her yerinde oluk oluk kan akıyordu, nasıl oldu da 24 saat sonra her tarafta silahlar sustu ve her yer süt liman oldu?” yorumu; sosyalist önderlerden yazar ve akademisyenine kadar her renkten sözde solcu, sağcı, İslamcı, sosyal demokratına kadar geniş bir kesim tarafından kabul gördü.
Sınıflar mücadelesini sıfırlayan ve devrimcileri darbecilerin kuklası olarak gören bu yorum, zamanla bugünkü polemiğin katılımcılarının bir kısmının da aralarında olduğu geniş bir kesim tarafından benimsenmiş ve siyasetler üstü bir “milli tarih tezi” olarak savunulmuştur.
Nedamet, pişmanlığın en üst aşaması, derin ve sarsıcı halidir. Marksizm-Leninizmi savunmuş olmaktan azap duymaktır. Devrimci eylemlere katılmış olmaktan nefret etmektir. Ve araba devrilince ellerini havaya açıp tövbe etmektir. Kuran okumak, namaz kılmak devrimcilik öncesine, çocukluğuna dönme anlamına gelir. Koğuşun ortasında giysileri çıkarıp çırılçıplak dolaşmak, günahlardan arınma isteğinin en uç ifadesine dönüşür.
Bu anlayışın özü, işkencede direndikten sonra tam tersi kutba sürüklenen Uçar dahil, Ulusoy, Küpeli, Aktolga ve diğer nedametçilerin sorgu ve makeme ifadelerinde açıkça görülür. Aktolga bunu şu sözlerle dile getirir: “Her türlü ahlaksızlığın, namussuzluğun ve ihanetin solculuk adına işlendiği bir mekanizmanın içindeydim.” Bunlar, 12 Mart sorgucularının ve faşist mahkemelerin duymaktan haz aldığı şeylerdi.
Nedamet getirenlerin gözünde ne işçi sınıfının ne köylülüğün ne gençliğin ne de ezilen Kürt ulusunun kurtuluş mücadelelerinin; ne de bu mücadeleleri temsil iddiasıyla ortaya çıkan devrimci/sosyalist örgüt ve grupların varlığının en küçük bir değeri vardı. Hepsi de emperyalizmin çevirdiği büyük filmde rol almış figüranlardan ibaretti.
Tasavvufta teslimiyet Allah’a gönülden bağlı olan kimsenin ona güvenmesi, sığınması anlamına gelir. Sosyalist sözlükte ise politik öznenin kendi gücüne, sınıfın ve genelde halkın devrimci potansiyeline ve devrime inancını yitirmesi. Müesses nizamı olduğu gibi kabullenmektir, otoriteye boyun eğmek ve ona kuzu kuzu itaat etmektir.
Tasfiyecilik-inkarcılık
O güne kadar savunduğu ideolojik ve siyasi görüşleri tümden terk etmek, yöneticisi ve mensubu olduğu illegal örgütü ve gerçekleştirdiği devrimci eylemleri reddetmektir. Nitekim THKP/C ya da THKO’yu emperyalizmin ve işbirlikçilerinin oyuncağı olarak görüp lanetlemişlerdir. Bazılarının ilk şoku atlattıktan sonra işi reformist sendikacılığa ve siyaseti TKP, TİP, TİİKP saflarına katılmaya dönüştürmeleri; yasal, sınıflar üstü, ilkesiz ve herkese açık anti-Leninist birliktelikler peşinde koşmaları en iyi hallerinde bile tasfiyecilik sınırları içinde kaldıklarını gösterir.
Küpeli ve Aktolga bildikleri, gördükleri her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattılar. Bu, işkenceye dayanamamayla ilgili değildi. Bilinçli bir “günah çıkarma” tutumuydu. Mustafa Ulusoy’un sözleri bu yaklaşımı açıkça yansıtır. Yalnızca polise savcılara bildiği her şeyi en ufak ayrıntısına kadar anlatmakla kalmayacak, etrafındakilere benimsetmeye çalışacaktı. “Her şeyi, her yanlışı, her pisliği deşifre edin, açıklayın” diyordu. Bizim yanlışlarımız emperyalizmin bir parçası olmamızdan kaynaklanıyor, bildiklerimizin tümünü açıklayarak emperyalizmi deşifre etmiş oluruz, diyordu. Tüm pisliklerden arınmak için gizli hiçbir şey kalmamalıydı.
Üretici güçler teorisi
Yazının başında andığımız taraflardan biri Abdülhamitçiliği, Nahit Töre ile sınırlıyor. THKP/C davasında savunulmadığını, “İrfan ve Münir tarafından ‘üretici güçler’ teorisi kapsamında ileri sürülüyordu” diyor. Oysa üretici güçler teorisi, Abdülhamitçilikle ilişkili bir bileşendir, bir alt başlıktır. Dolayısıyla, post-Mahir sonrası tarafların bazılarının yaptıkları gibi, bu ikisi arasında birebir bir eşitlik, denklik ve mütekabiliyet ilişkisi kurulamaz. Böyle bir ayrım yapılmadığında, döneklik “teori”sinin diğer ideolojik boyutları görünmez hale gelir.
Onları yalnızca Ali Gevgilili ile okumak, Abdülhamitçiliğin günahlarını öteki bileşenlerinden soyutlayarak kollamak anlamına gelir. Aktolga’nın son kitabı buna tanıktır. Orada “’muhafazakâr’ olurken devrimci demokrat” (devrimcisi de eksik değil) olduklarını söylediği ve “Siyahtürkler” olarak kodladığı Menderes, Demirel, Özal ve Erdoğan cenahında hizalanır. Ve uğrunda ölünen şeylerin “küresel kapitalist sistem” tarafından kendiliğinden gerçekleştiğini savunarak, barikatın öteki tarafından dünyanın sömürülen ve ezilen haklarına bomba ve kurşun yağdıran emperyalizmi ve sadık işbirlikçilerinin tarafını seçer.
Mahirci değilim; geçmişte de bugün de bu çizgiye yönelik ideolojik, siyasi, askeri, örgütsel eleştirilerim oldu. Ancak bu eleştiriler, tarihsel bir gerçeği teslim etmeme engel değildir. 1971 atılımıyla Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya’nın, tüm eksik yanlarına ve hatalarına rağmen Türkiye sosyalist hareketinin tıkanan hattında bir yarılma, ileriye doğru bir kapı açtıkları; karşıdevrimin en sert momentlerinde dahi umutsuzluğa kapılmadan, teslim olmayı akıllarından geçirmeden, bedelini bilerek ve göze alarak hareket ettikleri izah gerektirmeyecek kadar açıktır. Bu tutum, sadece birine indirgenmeksizin, devrimci pratiğin kurucu unsurları ve örnekleri arasında yerini almalıdır. Her ne kadar günümüzde aşındırılmaya ve Che Guevara gibi bir siyasi rant nesnesine dönüştürülmeye çalışılsalar da, tarihteki kerteriz noktası olma konumlarını korumaya devam etmektedirler.
Bu çerçevede Friedrich Schiller’in “Hiçbir şeyden korkmayan kimse, herkesin korktuğu adam kadar kudretlidir” sözü, yalnızca retorik bir vurgu değildir; tarihsel deneyimle doğrulanmış bir hakikate işaret eder. Devrimci iradenin belirleyici olduğu anlar, tam da bu eşiğin aşıldığı anlardır.
1971 sonrası bölünme üzerinden karşılıklı tartışma yürüten post-Mahircilere kıyasla, gerçek Mahir ile aramızdaki farklılıkların büyük ölçüde kavramsal ve söylemsel düzeyde kaldığını; devrimci direniş anlarında tavrın ne olması gerektiği konusundaysa sanıldığından daha güçlü ortaklıklarımızın bulunduğunu ve bunun kendi hareketimizin pratiğinde sürdürüldüğünü düşünüyorum. Bu durum, tarihsel deneyimin yalnızca ayrışmalar üzerinden değil, aynı zamanda bu yönden de okunması gerektiğini hatırlatır.
Bu değerlendirmeyi tamamlarken, saygı değer Bertolt Brecht’e atfedilen bir öykü taslağı akla geliyor: Dünyadaki kötülükleri ve yoksulluğu kendine dert edinen varlıklı bir kişi, ölümünden sonra bunların nedenlerinin araştırılmasını ister. Yapılan incelemede, söz konusu nedenin bizzat kendisi (bugünkü tartışmacılara uyarlandığında kendileri) olduğu ortaya çıkar. Birebir örtüşmesi gerekmez; ancak bu anlatı, uzun açıklamalara ihtiyaç duymadan, eleştirel bakışın yönelmesi gereken yeri işaret eder.