Abdullah Öcalan’ın son elli yılı (2): Marx’tan kaçış |
Abdullah Öcalan’ın ciltlerle ölçülebilecek kitaplarının eleştirisini birkaç kısa makaleye sığdırabileceğimi düşünmüyorum. Ama en azından 1990’larda başlayıp, yakalandıktan sonra geliştirdiği, ama asıl 27 Şubat günü yaptığı ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’yla ve aynı başlığı taşıyan Manifesto’suyla açıklık kazanan son geldiği noktaya rengini veren ayırt edici noktaları ortaya koyabilirim.
Bir önceki yazımızda işaret ettiğimiz gibi Murray Bookchin, Öcalan’ın en çok etkilendiği, kitaplarında terminolojisinden en çok faydalandığı, yüksek egosuna rağmen siyasi yaşamında belki de ilk defa öğrencisi olmayı kabul ettiği yazardır. Üzerindeki etkilerini anlamak bakımından bir özet yararlı olabilir.
1930’lu yıllarda Bookchin henüz Marx-Lenin-Stalin çizgisinde bir komünisttir. İkinci Dünya Savaşı arifesinde Sovyetler Birliği’nden uzaklaşır ve Stalin’e düşman bir Troçki yandaşı olur. Fakat ölümünden sonra ardında bıraktığı hareketin başarısızlığını ve önder kesiminin ya akademisyen ya da dergi editörlerine dönüştüğünü görüp hayal kırıklığına uğrayınca ondan da kopar. 1950’li yıllarda doğuş halindeki Amerikan Yeni Solu içerisinde ekolojiyi ve ademi merkeziyetçi özyönetimi öne çıkaran bir isim olarak sivrilir. Toplumun ekolojik temelde nasıl yeniden yapılandırılabileceği üzerine bilindik çevrecilikten farklı görüşler geliştirir. Marksizm’den koptuğu için, kapitalizmin krizini kendi iç çelişkileri ve emek-sermaye antigonizması ile değil, ilkel toplumlarda başlayan tahakküm ilişkilerinin zamanımıza kadarki evrimiyle açıklar. Ona göreJozef Stalin’den başka, Mao Zedong, Ho Chi Minh, Fidel Castro gibi devrimci önderler de “diktatör”dü, zira Ekim Devrimi’nin açtığı yolda “bürokratik Sovyet sosyalizmi” yönünde ilerlemek kaçınılmazdı. Bu nedenle çıkar yolu devrimde değil, demokratik meclisler ve özgürlük reformlarında arar. Her türlü melanetin kaynağı olan ulus devlet, ancak “ekolojik anarşizm” ve “demokratik toplum”un konfederalizmle birleştirilmesiyle aşılabilecektir. Bu görüşleri onun az çok tanınmış post-anarşistler arasında yer almasını sağlar.
Parti, devrim, proletarya iktidarı ve sosyalizm yoluna girmeden, kapitalist sistem içerisinde hegemonyasız, sınıf merkezsiz, ademi merkeziyetçi tarzda ve demokratik teamüller içerisinde sosyalizme ulaşılabileceğinin teorisini yapanların hangi kanatta yer alırsa alsınlar, alınlarına “post” etiketi yapıştırılmasının nedeni budur. Birçok konuda ortaktırlar. Bununla birlikte, Bookchin, ister klasik anarşizmle olsun, isterse son moda post-anarşizmin uçuk biçimleriyle olsun arasına sınır koymuştur. Bir yandan Bakunin, Kropotkin ve 20. yüzyılın ilk yarısındaki İspanya geleneğinde somutlaşan tarihsel anarşizmi eleştirel tarzda sahiplenir, öbür yandan bireyselliğin ve nihilizmin yanı sıra, küreselliği öne çıkaran son moda post-anarşistlere karşı çıkar. Kendisininkini kolektivist yönelimli “toplumsal anarşizm” olarak adlandırır. Ekolojiyi merkeze koyması, spontane ayaklanma taraftarlarına karşı rasyonalist, örgütlü özgür belediyeciliği ve siyasi faaliyeti savunması onu öteki anarşizm biçimlerinden ayırır.[1]
Post-anarşist düşüncenin ileri gelenlerini özgürlükçü belediyeciliğin yegâne yol olduğuna ikna etmeye çalışır, ancak çabaları sonuç vermeyince 2002’de onları da terk eder. Anarşizme veda ettikten sonra kendini komünalist ya da liberter sosyalist olarak tanımlayacak, ondan dört yıl sonra da projesinin başarısızlığının hayal kırıklığı içinde yalnızlaşmış bir düşünür olarak hayata veda edecektir.
Onca zikzaktan, sık sık ters yönlerde açılar çizen görüş değişikliklerinden sonra, tek bir kalıba sokmak zordur Bookchin’i. Buna rağmen zikzaklarından arındırıp kendisine dünya solu ideolojik-siyasi haritasında bir yer belirlemek gerekirse, en doğrusu “Liberteryen sosyalist” (bundan sonra “özgürlükçü sosyalist”)[2] kategorisinde sınıflandırmak olur herhalde. Zaten 1954’te New York’ta kurulan Liberteryen Birliği üyesi olması da bunu teyit eder.
Esasen “özgürlükçü sosyalizm” homojen bir blok teşkil etmez; ütopik sosyalizm, anarşist komünizm, sosyalist feminizm, Batı Marksizmi, sosyal ekoloji, post-Marksizm, post-anarşizm gibi oldukça geniş bir yelpazede temsilcilerini bulmuş şekilsiz, sınırları belirsiz bir şemsiye terimdir. Bütünlüklü, teori ve pratiği, örgütlenme ve taktiği, program ve stratejiyi birleştirebilen tutarlı bir sistemleri yoktur. Teorisyenlerinin başka düşünürlerin fikirlerini kolayca kendilerine eklemleme yetenekleri buradan gelir. Ortak yanları Marksizm’in ekonomik determinist, işçici, kadın ve çevre sorununa kayıtsız olduğunu iddia etmektir. Seçenek olarak toplumsal hareketleri öne çıkaran, sınıf mücadelesi, devrim, iktidarı ele geçirmek gibi kavramları iptal eden bir siyaset modeli geliştirirler. Bu yönüyle bazı ekleme ve çıkarmalarla aynı payda altında bir araya getirilebilirler. Neoliberal kapitalizmin yükselişine ve “reel sosyalizm”in çöküşüne paralel olarak yeni bir canlanma dönemine girmeleriyse tarihsel geri çekişle bağlantılı olduklarının işaretidir.
Bookchin ekolojist, belediyeci ve anarşisttir; Öcalan da ekolojist, belediyeci ve anarşisttir. Bookchin geriye doğru Marx’ı kısmen sahiplenirken, tarihsel başlangıcını Bakunin’den yapan Öcalan neredeyse her andığında Marx’ı topa tutar. Bookchin tamamen aynı olmamakla birlikte, Bakunin’in hiyerarşi ve otorite karşıtlığı, özyönetim ve doğrudan demokrasi gibi görüşlerinden önemli ölçüde etkilenmiştir. Öcalan da öyledir. Bununla birlikte her ikisinde de Bakunin’in devrimci anarşizminden barışçıllığa ve reformizme doğru bir kayış söz konusudur. Öcalan kuruluş ve silahlı mücadele dönemlerinde daha çok Çin ve Vietnam devrimlerini, daha az Mahir Çayan’ı örnek almışken, 2000’li yıllardan itibaren çizgisini büyük ölçüde Bookchin’in anarşist döneminde yazdığı kitaplar biçimlendirecektir. Sağa kayış silahlı mücadele diye bir geçmişi olmadığı, teori ve aktivistlik düzeyinde kaldığı için Bookchin’de pek sırıtmaz. Öcalan’da ise U dönüşü denebilecek kadar net ve barizdir.
Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda önceki kitaplarında sık sık gönderme yaptığı Bookchin adını hiç anmaz, ama Bakunin’den bir, Kropotkin’den[3] iki yerde söz eder:
Buna Marksizm’in en köklü revizyonu diyoruz. Marksizm’in sınıf kavramı yerine komünü geçiriyoruz. Kropotkin’in Lenin’e karşı eleştirisi doğrudur, Bakunin’in Marks’a karşı eleştirisi doğrudur. Eksiktir ama doğrudur. Marksizm’i bu konuda mutlaka bir eleştiriden geçirmek gerekir. Marks Bakunin’i anlasaydı, Lenin de Kropotkin’i anlasaydı, sosyalizmin kaderi kesinlikle başka türlü gelişirdi. Bu sentezi sağlayamadıkları için reel sosyalizm gelişti.
Öcalan’ın Marx ve Engels karşısında konumlanmış klasik anarşizmden çıkış yapması post-Marksistlerden farklı bir duruştur. Bunun bir nedeni Bakunin adının [4] militan devrimci bir çağrışım yapması, diğer nedeni ise her ikisinin de Narodnik devrimciliğe has ortak popülist kalıplar........