İktidarı tanrılaştırmaktan dünyevileştirmeye: Ateş Uslu’nun "Siyasal Düşüncelerin Toplumsal Tarihi" kitabı üzerine
Siyasal düşünce tarihi çoğu zaman filozofların ve fikirlerin art arda sıralandığı bir tarih olarak ele alınır. Uslu ise bu bakışı tersine çevirir: Siyasal düşünce üretim biçimleri, mülkiyet ilişkileri, sınıfsal yapılar, siyasal kurumlar, toplumsal cinsiyet ilişkileri ve iktidar mücadeleleri içine yerleştirilir.
Ateş Uslu’nun “Siyasal Düşüncelerin Toplumsal Tarihi, Cilt 1: İktidarı Tanrılaştırmak, Eski Çağ’dan Feodalizmin Krizine” adlı çalışması, avcı-toplayıcı topluluklardan yerleşik tarıma, Bronz ve Demir Çağı toplumlarından "polis"e, Roma ve Bizans’tan İslam dünyasına, Çin, Hindistan ve Japonya’dan Batı Avrupa feodalizmine, kentlere ve ticarete kadar son derece geniş bir tarihsel ve coğrafi alanı kapsar.
Kitabın temel sorusu, insanların farklı dönemlerde iktidarı neden farklı biçimlerde düşündükleri ve bu düşüncelere anlam kazandıran toplumsal ilişkilerin neler olduğudur. Çalışmanın temel katkısı, siyasal düşünceyi yeniden toplumsal ve tarihsel dünyaya yerleştirmesidir.
Siyasal düşünceyi toplumsal ilişkiler içerisine yerleştirmek
Uslu’nun kitabında kabaca şu ilişkinin izini sürmek mümkündür: Üretim biçimleri toplumsal farklılaşmaları; toplumsal farklılaşmalar sınıfsal ilişkileri; sınıfsal ilişkiler siyasal örgütlenmeleri; bütün bunlar da insanların dünyayı ve iktidarı kavrama biçimlerini etkiler. Ancak bu ilişkiyi yalnızca tek yönlü bir belirlenim olarak kurmak da doğru olmaz. Siyasal düşünceler de ortaya çıktıkları toplumsal ilişkileri anlamlandırır, meşrulaştırır, eleştirir ve dönüştürme potansiyeli taşır; dolayısıyla düşünce ile toplumsal ve siyasal yapı arasında karşılıklı bir etkileşim ve belirlenme ilişkisi söz konusudur.
Uslu’nun yaklaşımının en önemli özelliklerinden biri de burada ortaya çıkar: Düşünce tarihini yalnızca “kim, nerede, ne söyledi?” sorusuna indirgemez. Bunun yerine “Bu düşünce hangi toplumda, hangi yönetim ilişkileri içerisinde, hangi toplumsal çatışmaların ortasında ve hangi iktidar ilişkilerine bağlı olarak ortaya çıktı?” sorularını sorar. Fakat bununla yetinmeyerek, ortaya çıkan düşüncelerin toplumsal ilişkilere, iktidar biçimlerine ve yönetim anlayışlarına nasıl etkide bulunduğunu da görmemizi sağlar. Böylece siyasal düşünce ile toplumsal ilişkiler arasındaki bağ, tek yönlü bir neden-sonuç ilişkisi olmaktan çıkar; toplumsal ilişkilerin düşünceyi biçimlendirdiği, düşüncenin de toplumsal ilişkileri anlamlandırdığı, meşrulaştırdığı, sorguladığı ve kimi durumlarda yeniden biçimlendirdiği karşılıklı bir ilişki olarak ele alınır.
Bu nedenle kitap, yalnızca “siyasal düşüncenin toplumsal tarihi”ni değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin siyasal düşünce içerisinde nasıl kavrandığını ve siyasal düşüncelerin bu ilişkilerin oluşumu ve yeniden üretimi üzerindeki etkisini araştırmaya imkân veren bir yaklaşım ortaya koyuyor.
Düşünce, iktidar ve kaynakların sessizliği
Uslu’nun yaklaşımının önemli sonuçlarından biri, düşünce ile iktidar arasındaki ilişkinin tek yönlü olmadığını göstermesidir. Düşünce iktidarı meşrulaştırabilir; fakat iktidarın kendisi de düşünsel ve dinsel eleştirileri dönüştürebilir, sınırlandırabilir veya kendi bünyesine katabilir.
Din, bu açıdan özellikle dikkat çekici bir örnektir. Dinsel düşünceyi yalnızca egemen sınıfların ideolojik aracı olarak ele almak, Uslu’nun anlatısında sürekli olarak boşa çıkarılır. Fıkıh (İslam hukuku) bir yandan patriyarkal ilişkileri yeniden üretebilirken başka yandan yöneticilerin keyfi davranışlarını sınırlayabilir. Sufizm (İslam mistisizmi) kimi dönemlerde sarayla yakın ilişki kurarken kimi dönemlerde iktidara karşı muhalif hareketlerin düşünsel zemini haline gelebilir. Taoizm (Çin düşüncesinin doğa-merkezli geleneği) siyasal iktidarı ve toplumsal eşitsizliği eleştirebilir, fakat bu eleştiri zaman zaman siyasal eylemden çekilmeye ve bireysel iç huzura yönelmeye dönüşebilir. Keza Fransisken hareketi (yoksulluk ve servet eleştirisi) servet birikimine yönelik güçlü eleştiriler geliştirebilirken zaman içerisinde Kilise tarafından denetim altına alınabilir.
Ne var ki tarihsel kaynakların büyük bölümü saraylardan, tapınaklardan, hukuk metinlerinden, din adamlarından ve eğitimli seçkinlerden geldiği için köylülerin, kölelerin, kent yoksullarının ve emekçilerin kendi düşüncelerini doğrudan izlemek çoğu zaman mümkün değildir. Uslu bu kaynak sorununu özellikle görünür kılar. Tarihin sessizliği, bu kesimlerin düşünmediği ya da eylemsiz olduğu anlamına gelmez. Çoğu zaman onların düşüncelerinin, eylemlerinin, gündelik yaşamlarının ve dünyayı deneyimleme biçimlerinin yazılı kaynaklara yeterince yansımadığı ya da yeterince araştırılmadığı, ön plana çıkarılmadığı anlamına gelir. Başka bir deyişle, ana akım tarih yazımının görünmez kıldığı toplumsal kesimler, tarihsel gerçekliğin dışında değil, çoğu zaman tarihsel kaynakların ve ilginin dışında kalmıştır.
Kozmik düzen ve toplumsal düzen
Bronz Çağı’nın tarıma dayalı toplumlarında üretimin örgütlenmesi, toplumsal hiyerarşi ve siyasal merkezileşme çoğu zaman kozmolojik tasarımlarla birlikte düşünülür. İnsanlar arasındaki hiyerarşiler tanrılar dünyasına ve doğaya yansıtılır; toplumsal düzen kozmik bir düzenin parçası olarak kavranır. Mısır’da firavun, Nil, bereket ve Maat arasındaki ilişki bunun güçlü örneklerinden biridir. Mezopotamya’da ve başka erken uygarlıklarda da siyasal otoritenin kozmik düzenle ilişkilendirildiği görülür.
Burada önemli bir soru ortaya çıkar: Yöneticiler kozmik düzeni gerçekten bir iktidar aracı olarak mı kullanıyorlardı, yoksa kendileri de bu kozmik düzenin gerçekliğine inanıyorlar mıydı? Bu ikisini birbirinden kesin biçimde ayırmak her zaman mümkün değildir. Bir yönetici, iktidarını tanrısal ya da kozmik bir düzene dayandırırken bu düzene gerçekten inanabilir; fakat aynı inanç, onun siyasal iktidarını meşrulaştıran etkili bir araç olarak da işlev görebilir. Dolayısıyla burada bilinçli bir “aldatmaca” ile gerçek bir inanç arasında zorunlu bir karşıtlık kurmak doğru olmayabilir.
Bununla birlikte, kozmik meşrulaştırmanın iktidarın tek dayanağı olduğunu düşünmek de aynı ölçüde sorunludur. İnsanların yönetilmesi ve mevcut toplumsal hiyerarşilerin sürdürülmesi yalnızca tanrısal ya da kozmik bir düzen fikrine bağlı değildir. Mülkiyet ilişkileri, ekonomik bağımlılık, askeri ve siyasal güç, bürokratik kurumlar, gelenekler ve gündelik yaşamın yerleşik biçimleri de yönetilebilirliğin maddi ve toplumsal zeminlerini oluşturabilir. Bu nedenle kozmik düzen, iktidarın tek kaynağından çok, mevcut toplumsal ilişkileri anlamlandıran ve meşrulaştıran güçlü bir biçim olarak düşünülmelidir. Başka bir deyişle, insanlar kozmik düzene inandıkları için yalnızca yönetilmezler; zaten var olan toplumsal güç ve bağımlılık ilişkileri de kozmik bir anlam kazanarak daha doğal, değişmez ve sorgulanamaz görünebilir.
Burada asıl mesele, kozmik inancın iktidarın nedeni olup olmadığı değil, toplumsal iktidar ilişkilerinin nasıl kozmik bir biçim kazanarak insanların karşısına çıktığıdır.
Siyaseti dünyaya indirmek
MÖ 7. ve 4. yüzyıllar arasında demir kullanımının yaygınlaşması, küçük ölçekli meta üretimi, kentlerin ve ticaretin gelişmesi ve yazılı kültürün yaygınlaşması siyasal düşüncenin biçimini de etkiler. Thales, Anaksimandros, Herakleitos, Sofistler ve Protagoras gibi düşünürlerde siyasetin ve doğanın açıklanmasında mitolojik çerçevenin dışına çıkan yaklaşımlar belirginleşir.
Bu süreç bir bakıma “siyaseti dünyaya indirmek” olarak görülebilir. Ancak siyasal düşüncenin dünyevileşmesi ile demokratikleşme aynı şey değildir. Atina’da yurttaşların siyasal yaşama katılımı genişlerken kadınlar, köleler ve yurttaşlık hakkından yoksun diğer kesimler bu katılımın dışında bırakılmıştır.
Platon’un demokrasi eleştirisi, üç sınıflı toplum tasarımı ve filozofların yönetimi düşüncesi; Aristoteles’in polis anlayışı, insanı siyasal hayvan olarak tanımlaması ve köleliği “doğal” sayması, toplumsal ve siyasal düşüncenin, özgürleşme ile eşitsizliğin aynı tarihsel bağlamda nasıl birlikte var olabildiğini gösterir. Aristoteles’i yalnızca “döneminin ürünü” diyerek açıklamak da yeterli değildir; çünkü aynı dönemde köleliğe itiraz eden düşünceler de mevcuttur. Bu durum toplumsal koşulların düşüncenin ortaya çıkışını açıklamak açısından gerekli olduğunu, ancak belirli bir düşüncenin neden o kavramsal biçimi aldığını açıklamak için düşüncenin kendi iç hareketine de bakmak gerektiğini gösterir.
İmparatorluk, birey ve kozmik düzenin dönüşü
Helenistik ve Roma dönemlerinde siyasal düşünce, geniş imparatorlukların, yurttaşlık sınırlarının değişmesinin ve bireyin siyasal toplulukla ilişkisinin yeniden kurulmasının etkisi altında dönüşür. Stoacılık evrensel akıl ve doğal hukuk fikriyle insanları ortak bir kozmik düzen içerisinde düşünürken bu yaklaşım imparatorluk düzeniyle de uyumlu hale gelebilir. Epikürosçuluk atomculuk, rastlantı ve bireyin huzuru üzerinden siyasetten geri çekilmeyi öne çıkarır.
Roma’da özel mülkiyet, kölelik ve imparatorluk düzeni hukuki düşüncenin gelişimini etkiler. Jus civile (yurttaşlar hukuku) ile jus gentium (kavimler hukuku) arasındaki ayrım, farklı toplumsal ve siyasal ilişkilerin hukuk düşüncesinde nasıl biçimlendiğini gösterir. Polybios, Lucretius ve Roma Stoacılığı farklı yönelimlerle bu dünyayı kavramaya çalışırlar.
Burada da Uslu’nun önemli katkılarından biri, düşüncenin toplumsal konumlarla ilişkisini gösterirken aynı zamanda aynı toplumsal yapı içerisinde farklı düşünsel yönelimlerin ortaya çıkabileceğini göstermesidir. Bu da düşüncenin toplumsal belirlenimi ile kavramsal özerkliği arasındaki ilişkinin birlikte düşünülmesini gerekli kılar.
Ortaçağ’ı yeniden düşünmek
Uslu’nun Ortaçağ anlatısının güçlü yanlarından biri, bu dönemi tek ve homojen bir “karanlık çağ” olarak ele almamasıdır. Böyle bir yaklaşım hem farklı coğrafyaları hem de aynı toplumsal formasyon içindeki eşitsiz gelişmeleri görünmez kılar. Farklı üretim biçimleri aynı tarihsel dönemde yan yana bulunabilir ve tarihsel gelişme her toplumda aynı hızla ilerlemez.
Uslu’nun önemli saptamalarından biri, bir dönemin ilerici ya da gerici niteliğinin farklı sınıflarda ve farklı ülkelerde farklı biçimlerde tezahür edebileceğidir. Dolayısıyla bir dönemi bütün toplumlar ve sınıflar için geçerli tek bir “ilerici” ya da “gerici” kategoriyle değerlendirmek yanıltıcı olabilir.
Bizans’ta imparator kilise........
