Kapitalist kriz yönetiminin faşistleşme süreci (1): Bonapartizm’den otoriter neoliberalizme

11 Aralık 2025’te Foreign Affairs’te, Lenin’in bir deyişiyle, adeta “burjuva demokrasisinin son mohikanları”nın kaleminden çıkmışa benzer, “The Price of American Authoritiarianism: What Can Reverse Democratic Decline”[1] [Amerikan Otoriterliğinin Bedeli: Demokrasinin Gerilemesini Ne Tersine Çevirebilir?] başlıklı bir makale yayımlandı. Doğrudan ABD’nin dış politika elitleri tarafından, ABD’nin emperyalist politikalarının meşrulaştırılması ve kısa bir süre önce kaybettiğimiz Michael Parenti’nin deyimiyle, “gerçekliğin icadı” için yayın yapan dergideki bu yazı ABD’nin, Trump’ın ikinci dönem başkanlığı ile (Kanada ve Almanya gibi “tam demokrasinin” uygulandığı ülkelerin aksine) tıpkı Erdoğan Türkiye’si, Orban Macaristan’ı, Modi Hindistan’ı, Putin Rusya’sı vd. gibi otoriterleştiği tespitini yapıyor[2] ve (aralara serpiştirilmiş George W. Bush, Barack Obama ve Joe Biden aklamacılığının ardından) ABD vatandaşlarının ne karamsarlığa ne de rehavete kapılmalarını ve aynen 2018’de Malezya’da ve 2023’te Polonya’da olduğunu söyledikleri gibi, demokratik ve barışçıl yollar kullanarak “demokratik düzeni” yeniden tesis edebileceği mesajını veriyor.

Foreign Affairs’teki yazı, türünün ilk örneği değil. Benzer “demokrasinin gerilemesi, “otoriterleşme”, “otoriterleşmeyi yenme” ve “demokrasiyi yeniden tesis etme” tespit ve amaçları da yeni ya da ABD’ye özgü değil; “Demokrasi (elbette burjuva demokrasisi olarak okuyacağız) nasıl geriledi?”, “Özgürlüklerimiz elimizden nasıl alındı?” gibi birtakım sorular ve verilen cevaplar, Trump ve benzerlerini demokrasilerde “normalde” olmaması gereken istisnalar; ülkelerinin demokratik hak ve özgürlüklerine karşı savaş açmış ve böylece mevzubahis yazıdaki gibi demokrasinin gerilemesine sebep olmuş olarak gören yaklaşımlar; “eski güzel günleri” arayış, mutatis mutandis, neoliberal evreden geçen her ülkede; Türkiye’de muhalif basında karşımıza çıkan, hatta kimi sosyalist partilerin söylevlerinde de, zaman zaman görülebilen bir olgudur.

Düzen politikacılarının demokratik maskelerini takmaya bir son verip gerçek yüzlerini filtresiz olarak, “uluslararası normları, anlaşmaları umursamadıklarını” söyleyecek rahatlıkla sergilemeleri;[3] Trump rejimi nezdinde bunun Venezüella’nın seçilmiş başkanının kaçırılması; İran’a İsrail ortaklığında Kongre’ye bile tenezzül etmeden savaş açması; savaşın ilk günlerinde Savaş Bakanı Pete Segeth’in “Aptal angajman kuralları yok, ne bir ulus inşa etme çıkmazı, ne de bir demokrasi inşa etme çabası, politik olarak doğru savaşlar yok”[4] ifadesi; Küba’yı açık açık yok etmeye çalışması gibi daha 2026’nın sadece ilk birkaç ayında yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz gelişmeler, Foreign Affairs’ten New York Times’a kadar burjuva basın ve yazarlarının kafasını karıştırmaya; yaşananları bir faşistleşme sürecinin momentleri olarak değerlendirmek ve ona göre stratejiler üretmek yerine, Mussolini İtalya’sı ve Hitler Almanya’sı gibi doğrudan benzetmeler yaparak ya tamamlanmış bir faşist dönem olarak görmeye ya da Robert Paxton’ın yaptığı gibi[5] devletin sınıfsal çözümlemeleri yerine kişilerin (örn. Trump) faşist olup olmadıkları üzerinden tartışmaya devam edecek gibi görünüyor; yani deyimi yerindeyse, ağaçlara bakmaktan orman görülemiyor. Zira bunların ideallerindeki burjuva düzeni bu olmamalıydı; özgürlük, demokrasi, eşitlik naralarıyla kurdukları ve pazarladıkları egemenlikleri şimdi “otoriter”, tek adamlar” tarafından oyuncak haline getirilmemeliydi. Hele hele özgürlük, demokrasi, eşitlik retoriğiyle parlatılmış, bir özgürlük cenneti olarak pazarlanmış neoliberalizm buraya doğru evrilmemeliydi.[6] Ancak özgürlüğü, demokrasisi ve eşitliğiyle birlikte başından beri sadece lafta var olan; zenginler, yönetici sınıflar için var olan; onlar istemediğinde emekçi sınıflara uygulanışı derhal hukuka uygun bulunarak rafa kaldırılabilecek olan ve kaldırılan, burjuva demokrasisinin başka bir tarafa doğru evrilmesi beklenemezdi.

Zira neoliberal düzenin varoluş nedeni, kapitalist sınıfın iktidarını mülksüzleştirme yoluyla pekiştirmek, sermayeyi merkezileştirmek ve düşen kâr oranlarını toparlamak kadar, işçi ve emekçi sınıfları ezmektir. Bunun en çarpıcı örneği, 1973’te Şili’de yaşandı: CIA destekli darbeyle Salvador Allende devrilirken, Pinochet rejimi neoliberalizmi laboratuvar koşullarında değil, açık terör, işkence ve kan üzerine inşa etmişti.

Ne var ki neoliberal dönem, ideolojik hegemonyasına, baskı mekanizmalarına sahip olmasına ve küresel düzeydeki kurumsal yapılanmasına karşın, kapitalizmin yapısal bunalımlarını aşmayı başaramadığı gibi arzu edilen servet birikimini de gerçekleştiremedi. Finansal piyasaların egemenliği, borçlanma sistemleri ve spekülatif büyüme geçici çözümler sunsa da gelir adaletsizliği arttı, sınıfsal karşıtlıklar belirginleşti ve siyasal temsil yapıları işlevsizleşti. 2007-2009 küresel ekonomik krizinden (Great Recession) itibaren kapitalizmin dünya çapında biriktirdiği yapısal çöküş, yalnızca iktisadi değil, aynı zamanda politik ve ideolojik bir kriz biçiminde ortaya çıktı. Burjuva demokrasisinin kurumları, sermaye birikiminin devamlılığını güvence altına alacak kapasiteyi yitirdiğinde, bu kurumlar kriz karşısında sertleşti; egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandı; yürütme organını güçlendirip yasama ve yargı denetimini işlevsiz hâle getirdi ve halk kitlelerini denetlemede yeni araçlar geliştirdi. Bu durum, liberal söylemde “demokrasinin gerilemesi” ya da “otokratik eğilimler” diye adlandırılsa da kapitalist devletin kriz yaratma ve krizle baş etme stratejisinin belirli bir aşamasını ifade eder. Neoliberalizm, kendine tarihsel meşruiyet sağlayan liberal-demokratik kabuğu aşındırarak, giderek daha fazla açık baskı, askerî güç ve hukuk dışı uygulamalara dayanır hâle gelmiştir. Bu nedenle bugün karşımızda duranı basitçe, “demokratik gerileme” ile açıklamak yeterli değildir, çünkü yaşanan, sermayenin yeni bir kriz yönetimi stratejisi arayışının ta kendisidir.

Bu kriz yönetimi için geliştirilen strateji ise, burjuva devletlerin faşistleşme eğiliminde somutlaşmaktadır. Faşistleşme, kapitalist devletin kriz halinde sermaye birikimini korumak ve artırmak için geliştirdiği yeni siyasal-ideolojik-askeri araçlar toplamıdır. Faşistleşme, neoliberal çerçevenin bağrından çıkan bir kriz yönetimi stratejisidir ve sermayenin yeniden üretimini sağlamak için devletin neoliberal kriz yönetimini otoriter biçimlerle bütünleştirir. Sermaye, üretim ve dağıtım krizini yalnızca ekonomik araçlarla çözemediğinde, devletin zor aygıtı ile kitlelerin gerici mobilizasyonu arasında yeni bir ilişki kurma ihtiyacı duyar, bu da neoliberal birikim rejimini korumak........

© sendika.org