İkinci Enternasyonal’e yeniden bakmak (1): Kuruluşu ve işçi sınıfına katkıları

Örgüt ve siyaset teorisini konu alan yazı dizimizde Birinci Enternasyonal ve Komün’den sonra dünya sosyalist ve işçi hareketinin bir sonraki aşaması olan İkinci Enternasyonal’i ele almak istiyoruz. Önce, tarihsel akışın bir parçası olmasının ötesinde, İkinci Enternasyonal’i incelemeyi gerekli ve güncel kılan olguları ortaya koymamız gerekir.

21. yüzyılda İkinci Enternasyonal’in güncelliği

Sosyalist hareketin sadece geçmişi için değil, geleceği için de İkinci Enternasyonal’i incelemek ve analiz etmek niçin gerekli ve günceldir? Açalım:

Öncelikle İkinci Enternasyonal sonuçları bugüne kadar varlığını sürdüren bir kırılmayı, daha doğrusu sosyalist işçi hareketinde ilk kırılmanın gerçekleştiği momenti temsil etmektedir. 1914’te üye partilerin Birinci Dünya Savaşı’na teslim olmasıyla oluşan çöküşün ertesinde bu tavrı reddeden komünist gelenek, KP geleneği ortaya çıkmış, diğer partiler ise sosyal-demokrat partiler olarak varlığını sürdürmüş, KP’ler ve SD partiler bugüne kadar hâlâ sol işçi hareketinin iki belli başlı bileşeni ve temsilcisi olmaya devam etmiştir. Ancak varılan noktada iki kesim için de kendini ispatlamış bir başarı söz konusu olmamıştır: SD partiler kendi işçi sınıfları için önemli ekonomik ve siyasal kazanımlar elde ederken düzen ile bütünleşmiş, bunun sonucunda yer yer (özellikle dış politikada) en gerici politikaların izleyicisi durumuna düşmüştür. KP’ler ise düzenle bütünleşmeyi reddederek devrimci bir çıkış yapmış, ülkelerinde kapitalizme ve uzantılarına karşı mücadelede ciddi bir siyasi ve ideolojik birikim yaratmış, ancak iktidarı kazanarak sosyalist bir toplum kurma konusunda (azgelişmiş ülkeler dışında) hiçbir anlamlı başarı kazanamamıştır. Bu noktada birbiriyle bağlantılı iki soruyu sormak önemlidir:

İkinci Enternasyonal’den kopan KP geleneği, bu yapının yozlaşma ve çöküş sebeplerini ve dinamiklerini tam olarak doğru teşhis edebilmiş midir?

İkinci Enternasyonal’i reddeden KP geleneği, bu eski geleneğin zaaf ve hastalıklarından tümüyle kurtulabilmiş midir?

Yazımızda ayrıntılı olarak aktaracağımız gibi iki sorunun cevabı da “hayır”dır; ancak şu noktada en azından muradımızı kısaca özetlemekte yarar vardır.

Öncelikle İkinci Enternasyonal’in çöküşü, başta Lenin olmak üzere bu yapı içindeki radikal kadroların hepsi için (kısmen Rosa haricinde) büyük bir sürpriz ve hayal kırıklığı olmuş, bu kriz ortamında sağlıklı bir alternatif çıkarmanın gayreti ve kargaşası içinde yozlaşmanın dinamikleri tam tespit edilememiştir. KP geleneğinin 1914 sonrası alelacele yaptığı tespitler (“işçi aristokrasisinin etkisi”, ya da “ulusal partilerin merkezi kararlara uymaması” vs.) sorunu açıklamaktan uzaktır. Bu da bizleri ikinci soruya verilecek cevabın ipucuna götürmektedir: İkinci Enternasyonal reformizmi yıllar sonra, 1970’lerin sonuna doğru Avrupa’da Avrokomünizm biçiminde ortaya çıkmış (komünist filozof Althusser buna “İkinci Enternasyonal’in gecikmiş intikamı” demektedir), oldukça güçlü ve devrimci bir geçmişe sahip partiler (İtalya, Fransa…) sosyal demokrasiden hiç farkı olmayan bir kimliğe kayarak eriyip gitmişlerdir. Sürecin öbür cenahında ise SD hareket kapitalizmle bütünleşmesini sürdürürken (ve Tony Blair ve Keir Starmer gibi iğrenç örnekler çıkarırken) bir yandan da sol, sosyalizm eğilimli akımlar çıkmış, (1970’lerde Fransa’da Mitterrand, Almanya SPD’de Oscar Lafontaine, son olarak İngiltere’de Jeremy Corbin), bunların bazıları (Mitterrand gibi) sosyal demokrasinin fabrika ayarlarına geri dönerken bazıları (Lafontaine) KP’ler ile bütünleşmiştir; son örnek olan J. Corbin de ilginç ve umut veren bir eğilim olarak varlığını sürdürmektedir.

Bu noktada İkinci Enternasyonal’in kuruluş ve gelişim sürecini, belirleyici olguları vurgulayarak incelemeye başlayalım:

İkinci Enternasyonal’in kuruluş süreci

Gerek 1876’daki (oldukça problematik) kapanmasına karşın Birinci Enternasyonal’in, gerekse 1871’de gerçekleşen Paris Komünü’nün ektiği tohumlar tüm Avrupa metropollerinde ve yer yer de çevre ülkelerde (Sırbistan, Osmanlı, Japonya…) filiz vermiş, tam olarak Marksist olmasa da sosyalizmi bir toplumsal çözüm olarak benimseyen partiler birçok ülkede kurulmaya başlamıştı. Birinci Enternasyonal’in verdiği ilhamla bu partilerin yeni bir enternasyonalde birleşmesi fikri tüm Avrupa’da giderek benimsenen bir fikir olmuş, bu doğrultuda Büyük Fransız Devrimi’nin 100. yıldönümü olan 14 Temmuz 1889’da Paris’te bir uluslararası kongre toplanmasına karar verilmişti. Aynı günde Paris’te 2 paralel (ve birbirine alternatif!) kongre toplanmış, İngiliz Hyndman’ın ve Fransız “possibilist”lerin (reformist sosyalistlerin) başını çektiği reformist toplantıya karşı daha radikal ve uzlaşmaya kapalı olup Marksizm’e daha yakın olan diğer kanat da Alman Sosyal Demokrat Parti’sinin (SPD) önderliğinde bir araya gelmişti. Daha sonra Alman SPD’nin başını çektiği ekip belirleyici hale gelecek ve tek bir enternasyonal olarak tarihe İkinci Enternasyonal adıyla geçecek yapıyı kuracaktı.

Enternasyonaller, sadece somut bir ihtiyaç üzerine değil, aynı zamanda bu ihtiyacı karşılama konusunda somut bir başarının ortaya çıkması ve ilham vermesi ile kurulur. Daha sonraki Komünist Enternasyonal, Ekim Devrimi zaferi sonucunda (ve sayesinde) kurulmuştur; “İkinci Enternasyonal’e de ilham veren başarı öyküsü nedir?” diye sorduğumuzda da cevap hiç kuşkusuz “Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin başarısı” olacaktır.

1878’de SPD’nin yüzde 7,6 oy oranına ulaşmasından sonra Bismarck ünlü “antisosyalist yasa”yı çıkararak Sosyal Demokrat Parti’yi yasadışı ilan etti ve örgütlerini kapattı. Bu tarihten itibaren büyük bir örgütlenme başarısı gösteren sosyal demokratlar, baskı koşullarında devasa bir atılımı hayata geçirdiler. Sadece yurtdışında örgütlenen sosyalist basınla değil, esas olarak işçi sınıfının kalbinde, kulüplerde, tavernalarda, masa başı sohbetlerde örgütlenen SPD, bu yarı-illegal yapısıyla 1890 seçimlerinde oylarını yüzde 19,7’ye çıkardı. Bu tarihten sonra fiilen kadük hale gelen antisosyalist yasa da iptal edildi. SPD sadece bir siyasi parti olarak değil, işçi sınıfının yaşamının tüm yönlerine nüfuz etmiş bir tür “alternatif toplum/cemaat” haline geldi:

Bir Alman işçisi sosyal-demokrat bir ailede doğabilir, SPD’nin gençlik örgütüne katılır. Daha sonra işyerini örgütleyen sosyal-demokrat sendikaya girer. Mesai bitince bir sosyal demokrat eğitim derneğindeki bir konuşmayı izler ya da partinin birahanelerinden birinde iş arkadaşlarıyla politik sohbet yapar, sonra da eve giderken bir sosyal demokrat tüketici derneğinden evin iaşesini sağlar. İleri yaşlarda da, işçiler sendikalarının kendi cenaze işlerini halledeceğini bilir. SPD gerçek anlamda bir “beşikten mezara” hareket haline gelmişti.[1]

Bir Alman işçisi sosyal-demokrat bir ailede doğabilir, SPD’nin gençlik örgütüne katılır. Daha sonra işyerini örgütleyen sosyal-demokrat sendikaya girer. Mesai bitince bir sosyal demokrat eğitim derneğindeki bir konuşmayı izler ya da partinin birahanelerinden birinde iş arkadaşlarıyla politik sohbet yapar, sonra da eve giderken bir sosyal demokrat tüketici derneğinden evin iaşesini sağlar. İleri yaşlarda da, işçiler sendikalarının kendi cenaze işlerini halledeceğini bilir. SPD gerçek anlamda bir “beşikten mezara” hareket haline gelmişti.[1]

Avrupa’nın en kitlesel ve aynı zamanda en örgütlü sosyalist partisi olan Alman Sosyal Demokrat Partisi, fiilen İkinci Enternasyonal’in de öncü partisi ve lideri olacaktır. Alman partisinin bu belirleyici konumu, artıları yanında eksileri de beraberinde getirecek, kendisine ait olan ve başta fark edilmeyen yapısal zaafları ilerde Enternasyonal’e de ciddi darbe vuracaktır.

İkinci Enternasyonal’in işçi sınıfına ve insanlığa katkıları

İşçi sınıfının hiçbir tarihsel hamlesi, sonuçları olumsuz dahi olsa, kendi hatalarına ve sapmalarına indirgenemez. 1917’de başlayan Sovyet deneyinin, tüm komünistlerin içini acıtan bir yıkımla sonuçlanmış olduğunu biliyoruz. Nasıl ki o deney asla kendi hatalarına ve o trajik sona götüren zaaflarına indirgenemezse ve o deneyde sahip çıkılacak önemli değerler varsa, aynı yaklaşımı İkinci Enternasyonal için de göstermemiz gerekir. Dolayısıyla bu deneyin eleştirel analizine girmeden önce onun dünya işçi ve sosyalist hareketine kattığı, bir kısmı daha sonra sürdürülen, bir kısmı da belki bugün üzerinde düşünmemiz gereken değerleri ve katkıları ortaya konulmalıdır. Bunlara bakalım:

Sosyal devletin kilometre taşları

Daha önceki (Birinci Enternasyonal ile ilgili) yazımızda bahsettik. Bugün Avrupa’yı insanların gözünde çekici kılan siyasal ve toplumsal kurumların ve olanakların hemen hepsi, refah, sosyal haklar, demokratik özgürlükler asla tepeden inmemiş, işçi sınıfının kanı ve gözyaşıyla sürdürülen bir mücadelenin sonucunda elde edilmiştir; bu anlamda “Batı demokrasisi” diye övülen sistemin pozitif ve insani yönleri esas olarak işçi sınıfının eseridir. İşçi sınıfının bu mücadelesi Birinci Enternasyonal ile başlamış, ancak en anlamlı sonuçlarını İkinci Enternasyonal ile elde etmiştir. Bünyelerine milyonlarca işçiyi kazanan İkinci Enternasyonal’in sosyalist partileri[2] parlamenter arenada da ağırlıklarını koyarak bugün tüm insanlık için “temel haklar” olarak gözüken kazanımları bunların hiç olmadığı bir ortamda hayata geçirmiştir. Şimdi bu kazanımları mümkün kılan iradeyi ve onu somutlaştıran örgüt kararlarını kategori bazında hatırlayalım:

Enternasyonal’in 1889 (birinci) Paris Kongresi’nde alınan kararlar:

Çocuk emeğinin (14 yaş altı) yasaklanması

Gece işinin (zorunlu haller dışında) yasaklanması

Tüm işçiler için haftada en az 36 saat kesintisiz dinlenme izni [3]

1891 Brüksel Kongresi’nde ise (bugün pandemi bahanesiyle yeniden işlerlik kazanan) “evden çalışma” ve “parça başına ödemenin” durdurulması kararı alındı.

İşçilerin eğitimi ve fiziksel gelişimi:

1896 Londra Kongresi’nde örgüt bünyesinde kurulan ve İngiliz Sidney Webb’in başkanlık ettiği Eğitim ve Fiziksel Gelişme Komisyonu şu kararı hazırladı:

Ana okulundan üniversiteye kadar tüm vatandaşlara açık, fiziksel, bilimsel, sanatsal ve teknik gelişmeyi mümkün kılan ve kamu denetiminde bir eğitim sistemi kurulması

16-18 yaş arası gençlerin fabrikada (işyeri eğitimi adına) en fazla haftada 24 saat çalıştırılması, eğitiminde kesinti oluşmasını engellenmesi.[4]

İş sağlığı ve sağlık sigortası:

Gene Londra Kongresi’nde “Ekonomi ve Sanayi Sorunları” başlığı altında alınan kararlardan biri de şu oldu:

Tüm sanayi kuruluşlarının (ister fabrika, küçük atölye ve hatta ev olsun), en az yarısı işçiler tarafından seçilmiş ücretli müfettişler tarafından denetlenmesi, bunun için gerekli ekonomik ve siyasi mücadelenin verilmesi.[5]

1904 Amsterdam........

© sendika.org