Veriyle konuşan gazetecilik neden hedefte?

Son dönemde basın koridorlarından yükselen sesler, sadece birer haber metni değil; birer itiraz ve onur vesikası niteliği taşıyor. Alican Uludağ ve İsmail Arı’nın gözaltına alınması ve ardından gelen tutuklama süreçleri, meseleyi kişisel birer “adli vaka” olmaktan çıkarıp, iktidarın bürokratik ve maddi ajandasının merkezine oturtuyor. Bu tablo bize şunu söylüyor: Artık sadece fikirler değil, bizzat ispatlı gerçekler ve istatistiksel veriler cezalandırılmak isteniyor.

İspat yükümlülüğü kimin omuzlarında?

Evrensel hukuk ilkeleri ve basın etiği der ki; bir haberin “yalan” olduğu iddia ediliyorsa, bunun ispatı iddia makamına aittir. Ancak bugünkü iklimde süreç tam tersi işliyor. Gazeteci, yazdığı her kelimenin, dayandığı her belgenin doğruluğunu demir parmaklıklar ardında savunmak zorunda bırakılıyor. Buna rağmen, İsmail Arı ve Alican Uludağ gibi isimlerin mahkeme salonlarında “Haberimin arkasındayım” diyerek sergiledikleri onurlu duruş, sadece bir mesleki sadakat gösterisi değildir. Bu duruş, aynı zamanda iktidar mekanizmalarına verilmiş net bir mesajdır: Baskıyla gerçeğin üzerini örtemezsiniz.

Araştırmacı gazetecilikte “bilimsel veri” devrimi

İsmail Arı ve Alican Uludağ’ı sıradan habercilerden ayıran en temel özellik, halka sundukları “bilimsel” ve “veriye dayalı” içeriklerdir. Onların haberleri sadece kulis bilgilerinden ibaret değil; mahkeme tutanaklarının soğuk satırlarından, istatistiki verilerin karmaşık tablolarından süzülüp gelen somut gerçeklerdir.

Bugün hangi cemaatin hangi bürokratik kademede yer aldığını, hangi vakfın hangi kamu kaynağını nasıl kullandığını biz bu isimlerin titiz çalışmaları sayesinde öğreniyoruz. Bu, kelimenin tam anlamıyla bir “kamu denetçiliği” görevidir. Veriyle konuşan, belgeyle belgeleyen bir gazetecilik; dezenformasyonun en büyük düşmanı, şeffaf bir toplumun ise en güçlü kalkanıdır.

Baskı, gerçeği sadece daha değerli kılar

İktidarın son süreçte gündemine aldığı bu “susturma” refleksi, aslında araştırmacı gazeteciliğin değerini bir kat daha artırmaktadır. Zira bir güç odağı, bir belgeden veya bir istatistiki veriden bu denli çekiniyorsa, o veri toplumun can damarına dokunuyor demektir. Gazetecilerin bu süreçte bir “etik dersi” verircesine dik durması, halkın haber alma hakkına sahip çıkmasıdır.

Gözaltılar ve tutuklamalar geçicidir; ancak tarihin sayfalarına not düşülen o belgeler ve o onurlu savunmalar kalıcıdır. Araştırmacı gazetecilik, karanlıkta kalan köşelere tutulan bir projeksiyondur. Bu ışığı söndürmeye çalışmak, toplumun kendi geleceğini görmesini engellemektir.

Halkın, kendisine bilimsel verilerle, mahkeme tutanaklarıyla ve somut kanıtlarla ulaşan bu kalemlere her zamankinden daha fazla sahip çıkması gerekiyor. Çünkü biliyoruz ki; hakikat, prangaya vurulamayacak kadar akışkan ve güçlüdür.

* Mesut Balcan, Haber-Sen Genel Başkanı


© sendika.org