Komün, meclis ve konsey: Tarihten günümüze örgütlenmenin imkânı ve sınırları

Son yıllarda “komün”, “meclis”, “konsey”, “şura” gibi kavramlar siyasal tartışmalarda yeniden ve artan bir sıklıkla dolaşıma girmiş bulunuyor. Bu kavramlar kimi zaman devlet karşıtı bir özgürlük vaadi, kimi zaman radikal demokrasi iddiası, kimi zaman ise iktidar-dışı bir siyasal etik olarak tartışılmaktadır. Özellikle neoliberal devlet biçimlerinin yarattığı siyasal tıkanma, temsili demokrasinin derin meşruiyet krizi, otoriter yönelim ve toplumsal çözülme süreçleri, bu tür kolektif örgütlenme biçimlerini yeniden “keşfedilen” alternatifler hâline getirmiştir.

Ancak bu yeniden keşif çoğu zaman tarihsel bağlamından kopuk, romantize edilmiş ve siyasal iktidar sorunundan yalıtılmış bir çerçeve içinde yapılmaktadır. Komün, meclis ya da konsey; ya saf bir özgürlük alanı olarak idealleştirilmekte ya da devletin yerine ikame edilebilecek kendiliğinden yapılar olarak ele alınmaktadır. Oysa tarihsel deneyimler, bu kolektif örgütlenme biçimlerinin ne kendiliğinden ortaya çıktığını ne de kendi başına kalıcı olabildiğini göstermektedir.

Komün, meclis ve konsey kavramları sıklıkla eşanlamlı biçimde kullanılsa da tarihsel olarak farklı siyasal işlevlere sahip olmuştur. Meclis, kolektif karar alma ve temsil biçimini; konsey, özellikle modern sınıf mücadeleleri bağlamında üretim ve kamusal yönetim alanında ortaya çıkan, geri çağrılabilir delegasyon esasına dayalı iktidar organlarını; komün ise hem bir yönetim biçimini hem de mülkiyet, egemenlik ve siyasal iktidarın kolektif yeniden örgütlenmesine ilişkin daha bütünlüklü bir toplumsal tasavvuru ifade eder. Bu çalışma, bu kavramları eşitlemek yerine aralarındaki tarihsel kaymaları izlemeyi; böylece komünal biçimlerin hangi koşullarda siyasal iktidara yaklaşabildiğini, hangi koşullarda yerel ve etik alanlara sıkıştığını ya da devletleşerek özgün niteliğini yitirdiğini tartışmayı amaçlamaktadır.

Biz bu çalışmada, komün–meclis–konsey biçimlerini tarihsel süreklilik ve kopuşlar içinde ele alacağız. Bunu yaparken ne nostaljik ütopyalara ne de hazır siyasal reçetelere yaslanacağız. Temel tez şudur: Komün, tarih boyunca toplumsal iktidarın yerel ve kolektif biçimlerde örgütlenme girişimi olarak ortaya çıkmış; devletle kurduğu gerilimli ilişki içinde ya bastırılmış, ya dönüştürülmüş ya da devletleşerek kendi özgün niteliğini yitirmiştir.

Bu nedenle komün meselesi yalnızca “yerel demokrasi” ya da “doğrudan katılım” başlığı altında ele alınamaz. Komün, aynı zamanda iktidar, egemenlik, sınıf ve ölçek sorunlarının merkezinde yer alır. Bu çalışma, önce tarihsel bir gezintiyle komünal örgütlenmenin erken biçimlerini ele almakta; ardından modern devrimci deneyimleri tartışmakta ve son olarak güncel komün söylemlerinin imkânlarını ve sınırlarını değerlendirmektedir.

Komünal siyasal örgütlenme fikrinin kökeni modern Avrupa’ya değil, insanlığın en eski yerleşik uygarlıklarına kadar uzanır. Mezopotamya’nın merkezi yaşam alanları bu açıdan kritik bir tarihsel eşik sunar. Sümer kentlerinde siyasal karar alma süreçleri tekil ve mutlak bir iktidar figürüne değil; farklı toplumsal kesimleri temsil eden meclislere dayanmaktaydı. Tarihsel kaynaklar, yaşlılar meclisi ve savaşçılar meclisi gibi kolektif organların varlığına işaret eder.

Bu meclisler yalnızca danışma organları değil, belirli koşullarda kralın yetkilerini sınırlayan ve meşrulaştıran yapılar olarak işlev görmüştür. Bu durum, erken dönem siyasal örgütlenmenin mutlak iktidar fikrine değil, kolektif karar alma pratiklerine yaslandığını göstermektedir. Kral, tanrısal ve sınırsız bir egemen olmaktan ziyade, belirli toplumsal dengeler içinde hareket eden bir figürdür.

Buradan çıkan sonuç şudur: Mezopotamya’daki bu meclis yapıları modern anlamda eşitlikçi ya da sınıfsız değildir; ancak siyasal iktidarın topluluk adına ve kolektif mekanizmalarla kullanılması fikri oldukça erken bir tarihsel dönemde ortaya çıkmıştır. Bu durum, komünal siyasal aklın insanlık tarihine içkin bir eğilim olduğunu göstermektedir.

Antik dünyada ve Ortaçağ boyunca komün benzeri yapılar farklı biçimlerde varlığını sürdürmüştür. Antik Yunan’daki halk meclisleri, dışlayıcı karakterlerine rağmen, siyasal kararların doğrudan katılımla alındığı bir model sunar. Burada meclis yalnızca bir tartışma alanı değil, siyasal iktidarın fiilen kullanıldığı bir mekândır.

Ortaçağ Avrupa’sında ise komün kavramı daha somut bir siyasal içerik kazanır. Feodal hiyerarşiye karşı şehirlerin kazandığı özerklik, komünlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu komünler, yerel yönetim birimleri olmanın ötesinde, ekonomik dayanışma, ortak savunma ve kolektif karar alma mekanizmalarıdır. Komün, bu dönemde merkezi feodal iktidara karşı yerel toplumsal güçlerin örgütlü ifadesi hâline gelmiştir.

Bu örnekler, komünün her zaman devlet karşıtı bir form olmadığını; çoğu zaman merkezî iktidarla pazarlık eden, onu sınırlayan ya da ona karşı özerk alanlar açan bir yapı olarak işlediğini göstermektedir.

Komünal siyasal pratikler yalnızca Batı tarihine özgü değildir. İslam dünyasında “şura” kavramı kolektif danışma ve ortak akıl fikrini ifade eder. Şura, Kur’an’da doğrudan bir devlet teorisi olarak değil, toplumsal ve ahlaki bir ilke olarak yer alır; ve erken İslam toplumlarında siyasal kararların meşruluğu büyük ölçüde şura mekanizmalarıyla ilişkilendirilmiştir.

Halife seçimleri ve toplumsal meselelerin görüşülmesi başlangıçta kolektif danışma pratiklerine dayansa da, Emevilerle birlikte saltanat sisteminin kurumsallaşması şura geleneğinin siyasal içeriğini boşaltmıştır. Şura, gerçek karar alma mekanizması olmaktan çıkmış; sembolik bir danışma ritüeline indirgenmiştir.

Bu süreç, komünal siyasal aklın devletleşme karşısında nasıl bastırıldığının tarihsel bir örneğidir. Şura, Mezopotamya’daki meclis geleneğiyle aynı çizgide yer alır: Toplumsal iktidarın kolektif kullanımına dayanan, ancak merkezî egemenlik tarafından sınırlandırılan bir form.

Anadolu’da komünal siyasal tahayyül zaman zaman açık biçimde eşitlikçi ve mülkiyet karşıtı isyanlar olarak da ortaya çıkmıştır. 15. yüzyıldaki Şeyh Bedreddin hareketi bu açıdan özgün bir örnektir. Bedreddin çevresinde şekillenen hareket, yer yer dinî motifler taşısa da, özü itibarıyla feodal mülkiyet ilişkilerine ve sınıfsal hiyerarşilere yönelmiş radikal bir itirazdır.

“Yârin yanağından gayrı her şeyde ortaklık” ifadesi, yalnızca ahlaki bir eşitlik çağrısı değil; üretim araçları ve toplumsal zenginliğin kolektif kullanımına dayalı bir düzen fikrinin simgesidir. Döneme özgü ütopik sosyalizm örneğidir. Hareketin Osmanlı merkezi otoritesi tarafından sert biçimde bastırılması, devletin bu tür kolektif ve eşitlikçi örgütlenmelere karşı tarihsel refleksini açıkça ortaya koymaktadır.

Modern anlamda komün kavramı, siyasal içeriğini ve tarihsel ağırlığını en açık biçimde Paris Komünü ile kazanır. 1871’de ortaya çıkan bu deneyim, yalnızca kısa ömürlü bir ayaklanma değil; modern devlet biçimine karşı geliştirilen ilk kapsamlı işçi iktidarı denemesidir. Komün, bu yönüyle, daha önceki yerel özerklik ya da belediyecilik örneklerinden niteliksel olarak ayrılır.

Paris Komünü’nün tarihsel önemi, devlet aygıtını ele geçirmeye değil, onu parçalamaya yönelmiş olmasında yatar. Yasama ve yürütmenin ayrılığı kaldırılmış, seçilmiş temsilciler geri çağrılabilir kılınmış, profesyonel bürokrasi ve ayrıcalıklı memuriyet sistemi tasfiye edilmiştir. Komün, siyasal iktidarın toplumsallaştırılmasına yönelik somut bir girişim olarak şekillenmiş; bu anlamda, kelimenin gerçek anlamıyla bir komün deneyimi ortaya koymuştur.

Bu deneyim, Karl Marx’ın devlet teorisi açısından da belirleyici bir dönüm noktası olmuştur. Marx, Komün’ü, hazır devlet aygıtının ele geçirilemeyeceğinin tarihsel kanıtı olarak değerlendirmiş; burjuva devletin parçalanması fikrini ilk kez somut bir tarihsel deneyim üzerinden formüle etmiştir. Komün, bu çerçevede reforme edilen değil, işlevsizleştirilen bir devlet biçimini temsil eder.

Ne var ki Paris Komünü deneyimi, fiilî bir ikili iktidar durumu içinde gelişmiştir. Bir yanda Paris’te komünal yönetim organları, diğer yanda Versailles merkezli eski devletin askerî ve bürokratik çekirdeği varlığını sürdürmüştür. Komün, temsilin........

© sendika.org