Kemalizmin niteliği ve Türkiye solu |
Yalçın Küçük’ün ölümünün ardından Kemalizm ve Türkiye solu başlığı yeniden gündem oldu.
Küçük’ün şu sözleri bu açıdan dikkat çekicidir: “Biz Kemalizmi aşmıştık, AKP bizi yeniden Kemalist yaptı.”
Yalçın Küçük bu açıklamasıyla sadece kendisini değil, geçmişte solculuk yapmış, hatta kimileri en radikal hareketlerin içinde yer almış, ama bugün Kemalizmin limanına demir atmış olan eski solcuların durumunu da ifade etmiş oluyor.
Bu ifade ve alınan pozisyonlar salt bir geri dönüşü mü anlatıyor? Yoksa burada bir ehveni şer pozisyonu mu söz konusu? Yani Kemalizme yöneliş, hiçbir zaman tam kopmamış bir ilişkinin yeniden görünür hale gelmesi midir; yoksa bugünün koşullarında oluşmuş reel politik bir duruş mudur?
Neden geçmişte devrimci hareket içinde yer almış, Kemalizmle hesaplaşma iddiası taşımış, en azından fiili olarak onunla karşı karşıya gelmiş insanlar, yıllar sonra yeniden Kemalizm limanına yönelmektedir?
Bu sorunun cevabı, yalnızca ideolojik etkilenmede değil, aynı zamanda son yirmi yılın siyasal dönüşümünde aranmalıdır.
Her şeyden önce, AKP iktidarıyla birlikte yaşanan rejim dönüşümü ve otoriterleşme, geniş kesimlerde güçlü bir “Cumhuriyet kaybı” duygusu yarattı. Bu duygu, Kemalizmi tarihsel bir ideoloji olmaktan çıkararak korunması gereken bir siyasal mevziye dönüştürdü. Böylece Kemalizm, eleştirilen bir tarihsel form olmaktan ziyade, savunulması gereken “elde kalan” alan haline geldi.
Bu yönelimde belirleyici olanın salt ideolojik tercih değil, daha çok reel politik bir konumlanış olduğu görülmektedir. “Kötünün iyisi” mantığıyla şekillenen bu yaklaşım, Kemalizmi tarihsel olarak çözümlemenin konusu olmaktan çıkarıp güncel bir siyasal sığınağa dönüştürmektedir.
Ama mesele yalnızca bundan ibaret değildir. Burada aynı zamanda uzun süreli bir yenilgi duygusu, toplumsal dayanakların zayıflaması ve siyasal ufkun daralması da bulunmaktadır. Geçmişte düzene cepheden karşı duran kimi kadrolar, artık düzen içi bir mevzi savunusuna çekilmiş durumdadır. Bu yüzden Kemalizme yöneliş, sadece geçmişteki bir bağın devamı ya da reel politik bir davranış değil; aynı zamanda bugünkü güçsüzlüğün, savunmacılığın ve tarihsel yorgunluğun da ifadesidir.
Başka bir ifadeyle burada belirgin olan şey, iktidar perspektifinin zayıflamasıdır. Devrim fikrinin toplumsal karşılığının daraldığı, radikal dönüşüm imkanlarının zayıfladığı bir dönemde siyasal yönelim de değişmiştir. Değiştirme iddiasının zayıfladığı yerde, “Cumhuriyeti koruma” refleksi güç kazanmıştır. Bu da eski devrimcilerin bir bölümünü, geçmişte ideolojik olarak olmasa bile fiilen çatıştıkları Kemalist zemine yeniden yöneltmiştir.
Dolayısıyla burada söz konusu olan yalnızca Kemalizmden kopamamak değildir. Aynı zamanda yenilgi duygusu, iktidar umudunun zayıflaması, savunma refleksi ve reel politik geri çekilişle şekillenen bir yön değişikliğidir.
Bu nedenle Yalçın Küçük’ün sözleri, bir teorik analizden çok, bir tarihsel ruh halinin yoğunlaşmış ifadesi olarak okunmalıdır.
Türkiye solunun Kemalizm ile eşitsiz kopuşu ve süreklilik gerilimi
Türkiye solunun Kemalizmle ilişkisi başından itibaren çelişkili olmuştur. Bu çelişki yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda dönemin toplumsal ilişkilerine ve tarihsel çelişkilerine dayanmaktadır.
Cumhuriyet, bir yandan modernleşme, laiklik ve anti-emperyalizm iddiası taşırken; diğer yandan emekçi sınıf hareketini bastırmış, komünist hareketin öncü kadrolarını imha etmiş, ulusal sorunları inkâr etmiş ve toplumsal muhalefeti tasfiye etmiştir. Bu ikili yapı, solun Kemalizme yaklaşımını da belirlemiştir.
Bu nedenle Türkiye solunun Kemalizmle ilişkisi ne tam bir kopuş ne de tam bir süreklilik arz etmiştir. Daha doğru ifade şudur: Kemalizmle ilişki, kopuş ile sürekliliğin iç içe geçtiği eşitsiz bir gerilim alanıdır.
Bu gerilim içinde farklı yönelimler ortaya çıkmıştır. Kemalizmle örtüşen ve onu ilerici bir tarihsel moment olarak gören çizgiler olduğu gibi, Kemalizmle ideolojik olarak mesafe koyan ama politik ve örgütsel planda ondan tam kopamayan yaklaşımlar da olmuştur. Öte yandan, ideolojik olarak eksik çözümlemeler taşısa da radikal kopuş iddiası taşıyan hatlar da ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla “Türkiye solu Kemalizmi aşamadı” demek kadar, “aştı” demek de gerçekliği tam olarak açıklamaz. Gerçek durum, eşitsiz, parçalı ve tamamlanmamış bir kopuş ve ilişki sürecidir.
Tam da bu nedenle kimi eleştiriler belirli bir doğruluk payı taşısa da, “Türkiye solu” diyerek herkesi aynı torbaya atmak ve “Türkiye solu Kemalizmden kopmamıştır” demek analitik olarak sorunludur. Bu yaklaşım toptancı ve indirgemecidir. Çünkü solun Kemalizmle ilişkilenme ve çatışma biçimleri tarihsel olarak farklıdır; aynı kavram altında aynı sonucu üretmemiştir. Kemalizmi “küçük burjuva hareketi” diye tanımlayıp fiilen radikal kopuş üreten çizgiler olduğu gibi, Kemalizmi sert biçimde eleştirip fiilen kopamayan yaklaşımlar da olmuştur. Çünkü sert söz söylemek ile doğru tarihsel çözümleme yapmak aynı şey değildir.
Faşizm analizinin sınırları: Sert kavram, zayıf analiz
Türkiye solunda hâkim olan bir eğilim, Kemalizmi “faşist diktatörlük” olarak tanımlamanın en ileri politik tutum olduğu yönündedir. Bu yaklaşım, yalnızca teorik bir tercih değil, aynı zamanda politik bir refleksin ürünüdür. Devletin niteliğine ilişkin en sert ve en köşeli kavramı kullanmak, çoğu zaman radikal kopuşun göstergesi sayılmıştır.
Oysa burada temel bir sorun bulunmaktadır: kavramların disiplini.
Kavramların disiplini açısından bakıldığında, faşizmi yalnızca baskının yoğunluğu ile açıklayamayız. Çünkü faşizm, belirli bir tarihsel momentte, tekelci sermayenin kriz koşullarında, kitlesel seferberlik biçimleriyle ortaya çıkan özgül bir siyasal formdur.
Bir rejimin katliam yapması, muhalefeti ezmesi ya da ulusal inkâr politikası yürütmesi, onu otomatik olarak faşist yapmaz. Aksi halde Roma’dan Osmanlı’ya, sömürgeci Avrupa devletlerinden birçok tarihsel örneğe kadar geniş bir yelpazeyi faşizm olarak adlandırmak gerekirdi.
Bu nedenle baskı uygulayan her rejim faşist değildir. Katliam gerçekleştiren her devlet faşist değildir. Ulusal inkâr politikası yürüten her iktidar faşist değildir. Sömürgeci olan her devlet faşist değildir. Faşizm niteliğine sahip olmayan rejimler, iktidarlar ve devletler, pek ala baskıcı, katliamcı ve sömürgeci olabilir.
Dolayısıyla Kemalizmi doğrudan faşizm kategorisine yerleştirmek, kavramsal disiplini zorlamak olur. Sert söylem kurmak eşittir devrimcilik değildir. Reel durumu çözümlemek yerine hazır bir şemayla hareket etmek, analizi derinleştirmez; tersine yüzeyselleştirir.
Üstelik bu, Kemalizmin baskıcı, imhacı, asimilasyoncu ve devlet şiddetine dayalı niteliğini hafifletmek anlamına gelmez. Tam tersine, bu niteliği daha doğru tarihsel kavramlarla açıklama zorunluluğunu ortaya koyar. Mesele baskıyı küçümsemek değil, baskının hangi devlet biçimi içinde üretildiğini doğru kavramaktır.
Bonapartizm ve Sezarizm: Devletin özerk görüntüsü
Dönemin siyasal ve iktisadi yapısı birlikte okunduğunda, Kemalizmi ne yalnızca küçük burjuva hareketi olarak ne de tekelci sermaye rejiminin özgül bir biçimi olan klasik faşizm olarak tanımlamak mümkündür. Ortada daha çok ara bir durum, bir geçiş rejimi, döneme ve Türkiye’ye özgü bir siyasal kuruluş biçimi vardır. Bu nedenle Kemalizmi anlamak için Bonapartizm kavramı temel bir açıklama gücü taşır; ancak bu çerçeveyi tamamlamak........