menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İran savaşı: İki yanlış arasında üçüncü yol

20 0
10.03.2026

İran’daki otoriter ve gerici rejimi aklamak ile ABD-İsrail bombardımanını alkışlamak aynı politik körlüğün iki farklı yüzüdür. Ortadoğu’nun son otuz yılı gösteriyor ki dış askeri müdahaleler çoğu zaman demokrasi değil, yıkım, parçalanma ve uzun süreli istikrarsızlık üretmiştir. Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey herhangi bir gerici kampa yaslanmak değil, halkların yaşamını ve özgürlüğünü merkeze alan üçüncü bir politik tutumdur.

Ortadoğu bir kez daha savaşın ortasına sürükleniyor. İran ile ABD ve İsrail arasındaki gerilim her geçen gün daha tehlikeli bir noktaya doğru ilerliyor. Füze saldırıları, karşılıklı tehditler ve vekâlet savaşlarının genişleme ihtimali bölgenin yeni bir çatışma döngüsüne girebileceğini gösteriyor.

Ancak dikkat çekici olan yalnızca askeri gelişmeler değildir. Savaşın toplumsal algılanma biçimi de en az savaşın kendisi kadar çarpıcıdır. Ortadoğu’da milyonlarca insanın hayatını doğrudan etkileyecek bir savaş ihtimali, birçok çevrede adeta bir maç izler gibi takip ediliyor. Dijital medyada ve politik tartışmalarda ortaya çıkan refleksler savaşın yaratacağı insani sonuçlardan çok hangi tarafın kazanacağına odaklanıyor.

Bu durum yalnızca politik bir tercih değildir. Aynı zamanda savaşın gerçekliği ile toplum arasındaki mesafenin büyüdüğünü gösteren bir politik yabancılaşma halidir.

Bu yabancılaşma iki farklı politik eğilim üretmiş durumda.

Birinci eğilim İran rejiminin otoriter ve teokratik karakterini arka plana iterek meseleyi yalnızca ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizm’i üzerinden okuyor. Bu bakış açısına göre İran neredeyse otomatik biçimde “direniş cephesinin” bir parçası olarak görülüyor. Bu yaklaşım özellikle ulusalcı reflekslerin güçlü olduğu bazı sol çevrelerde yaygın.

İkinci eğilim ise bunun tam tersinde konumlanıyor. İran rejiminin baskıcı karakterinden hareketle ABD ve İsrail’in saldırılarını olumlayan bir tutum ortaya çıkıyor. Özellikle bazı dar milliyetçi Kürt çevrelerinde görülen bu yaklaşım İran’ın her bombardımanından sonra neredeyse bir intikam duygusuyla karşılık bulabiliyor.

Görünüşte birbirine zıt olan bu iki yaklaşım aslında benzer bir noktada birleşir: Savaşı politik bir araç olarak normalleştirmek.

Oysa Ortadoğu’nun son otuz yılı farklı bir tablo ortaya koymuştur. Afganistan, Irak, Libya ve Suriye örnekleri hâlâ hafızalarda tazedir. “Demokrasi getirme” iddiasıyla başlayan askeri müdahalelerin sonucunda milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, milyonlarcası yerinden edilmiş, devlet yapıları çökmüş ve toplumlar parçalanmıştır. Bu ülkelerin hiçbiri dış müdahaleler sonrasında demokratik ve istikrarlı bir düzene kavuşmamıştır.

Dolayısıyla bugün ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri müdahalesinden demokrasi çıkacağına inanmak yakın tarihin bütün deneyimlerini görmezden gelmek anlamına gelir.

Ancak diğer uç da aynı derecede sorunludur. İran’daki siyasal düzen teokratik ve otoriter bir yapıya sahiptir. Farklı etnik kimlikleri baskılayan, siyasal özgürlükleri sınırlayan, kadınların haklarını kısıtlayan ve muhalefeti bastıran bir........

© sendika.org