Cazibesini yitiren “belediye sosyalizmi” ve komünalizm |
Daha önce tartışmaya giriştiğim konuların üçüncü ve son halkası diyebileceğimiz, neo-Prodhoncu federalist anlayış ekseninde belediye mülkiyeti ve konfedaralizmin kapitalist ilişkilerin dışına çıkamayışını göstermeye çalışacağım.
Kooperatifler üzerine Marx’ın pek çok pasajını bulabiliriz şüphesiz. Ancak bunu tek bir biçim olarak ortaya koyduğuna dair tek bir cümle bile bulamayız. “Kapitalizme açılan ilk gedik” olarak kooperatifleri ele almak başlı başına başka bir çalışma konusudur. Ama bugün ortaya çıkan toplulukçuluk-komünalizm dolayımıyla kooperatifçilik ve bunların liberter belediyelerin mülkiyetinde şekillenmesi olarak irdeleyerek konumuz bakımından bir daraltmaya gitmemiz gerekir.
Marx şöyle diyordu:
Mevcut sistemin sürmesinin olanaksızlığını görebilecek kadar zeki olan egemen sınıf üyeleri (ki bunların sayısı az değil), kooperatif üretimin sırnaşık ve geveze havarileri olup çıktı. Ama kooperatif üretim yalnızca boş bir görüntü ve hile olarak kalmazsa, kapitalist sistemin yerini alırsa, kooperatifler hep birlikte ulusal üretimi ortak bir plana göre düzenlerse, böylece ulusal üretimi kendi yönetimleri altına alırlarsa ve kapitalist üretimin kaçınılmaz kaderi olan sürekli anarşiye ve belirli aralıklarla geri dönen sarsıntılara bir son verirlerse… Sorarım size beyler, bu, komünizmden, ‘olanaklı’ komünizmden başka ne olurdu?[1]
Pek çok gıda, tarım, toplu konutlar, tekstil vb. kooperatifleri geçmişten günümüze kuruldu, kuruluyor. Bunlar Marx’ın bahsettiği işçi kooperatiflerinin dışında gelişmektedir. Bu kooperatif yapılar esaslı olarak; küçük ve orta ölçek işletme sahiplerini de içine alacak biçimde şekillenmekle kalmaz; sermaye olarak AB projeleri, hibe fonları, uluslararası yardımlar, banka kredileri, tedarik zincirleri, büyük marketler de işin içine girer. Bu anlamıyla kooperatifler “boş bir görüntü” olarak, kapitalist üretim ilişkilerinin dışına çıkamayarak kendisini göstermektedir.
Oysa bugün şurası açıktır, üretici güçlerin geldiği şu anki aşamada ne AB fonlarına ne de herhangi bir “yatırımcı”ya gerek vardır.
Ancak kulağı ters tutmaktan kaynaklı kapitalizm içinde nesnel sorunlar ortaya çıktığı için “sermayesiz yapılamayacak şeyler” ile boğuşmak zorunda kalmaktadır toplulukçu komünalizm. Eğer yaratılmış olan zenginliği kamulaştırma yoluyla işçi sınıfının kolektif emeğine verilmezse -ki bu devrim sorunudur!- üretimi gerçekleştirmek için sermayeye başvurmak zorunda olduklarını düşünmektedirler. Bu sermaye, AB fonları görünümüyle olabilir, banka kredisi olabilir, karma biçimde sermaye ortaklığı olabilir ya da yer yer yardım fonları olarak hibe biçimlerinde kendini gösterebilir. Tüm bunlar, ortak pazar ekonomisinin baskın olmasıyla, üretim biçiminden, fiyatlandırmanın kendisine kadar kapitalist ekonomiye uygun biçimde açığa çıkmak zorunda kalır. Şüphesiz bazı kooperatifler aracı yapıları ortadan kaldırdığında (mesela kendileri doğrudan satış yaptığında) ya da yönetici kadrosunu ortadan kaldırdığında buralara harcanan giderler kooperatif üreticilerinin kendilerine kaldığında bir süre “yeterli kazanç” görünümüne sahip olabilir ama bu da “kendi kendini sömürme” olarak adlandırılan biçime dönüşmesi kaçınılmaz olmakla beraber, eğer kooperatifler sadece kendi aralarında değişim organizasyonu gerçekleştirdiklerinde ise meta üretiminin içsel çelişkilerini en baştan yeniden keşfetmesiyle sonuçlanır.
Mevcut kooperatiflerin en büyük sığınağı ürünlerden gelen kârın büyük çoğunluğunun üreticiler arasında dağıtıldığı yönündedir. “Kendi kendine yeterlilik” anlatısı, bugün gelişmiş toplumsal ihtiyaçları göz önüne aldığımızda tüm topluma “kanaatkarlık” propagandası yapılmayacaksa, ihtiyaçlarımızı da karşılaması mümkün görünmemektedir. Kapitalizm tarafından çevrelenmiş, ücretli emeğe mahkum olan kooperatifler bundan kaynaklı da piyasaya sundukları “fiyat” kapitalist değer yasası altında baskılanmakta da gecikmez.
15. yüzyılda açığa çıkmış köy kooperatiflerinin daha sonra lonca kooperatiflerinin giderek ücretli emeğe muhtaç olmasıyla beraber, sanayinin gelişmesi, dünya pazarının ortaya çıkışından fiyat oluşumuna kadarki merkezileşme sürecini terse doğru çözme isteği- yerel toplulukçu kooperatifleşme, üretimi parçalara bölme gibi- yeni baştan kapitalizmi keşfetmeye adaydır bu haliyle.
Bu tarz kooperatifler, dünyanın her yerinde olduğu gibi, su kaynakları, petrol, doğalgaz, madencilik, ticaret yolları konu olduğunda bütün anlatı tepe taklak olur, kooperatifçiliğin en kötü halleri bile unutulur, anonim şirketler gibi hareket etmekten başka çıkar yol da bulamazlar. Merkezi burjuva devlet ise yerelde burjuva egemenliğini sarsmayacak hatta burjuva üretim ilişkilerini yerellere kendi elleriyle taşıyacak bu biçimden de her zaman rahatsızlık duymaz.
Kropotkin ile Lenin’in tanışma anısından bir kesit burada anılabilir;
Kropotkin: “Yoldaşlarınızın komünizm adına yaptıkları beni çok mutlu ediyor ve zaten yaşlanan kalbimi mutlu ediyor. Ama şimdi kooperatiflerin hayatını zorlaştırıyorsunuz ve ben kooperatiflerden yanayım!”
“Ama biz de onlardan yanayız!” diye haykırdı Vladimir İlyiç yüksek sesle, “sadece kulakların, büyük toprak sahiplerinin, tüccarların ve özel sermayenin arkasına saklandığı kooperatiflere karşıyız. Biz sadece bu sözde kooperatiflerin maskesini düşürmek ve nüfusun geniş kesimlerine gerçek kooperatiflere katılma fırsatı vermek istiyoruz!”[2]
Biz de bugün diyebiliriz ki; kooperatiflerde kapitalist ilişkilere ve kapitalist ilişkilerin yeniden üretilmesine karşıyız.
Tüm bu kooperatifler, liberter belediyelerin kontrolünde olduğunda da durum değişmeyecektir. Bu belediye mülkiyeti olsa bile kapitalist meta üretiminin ve buna bağlı olarak değer yasası sona erdirilmiş olmaz. Ücretli emek kaldırılmadan devam eder. Hatta belediye komünleri adı altında binlerce yerel birim, yeterlilik yanılsaması içinde, aslında kapitalist pazarda rekabete etmeye mahkum hale gelir. Komünler arasında bile, meta mübadelesi ve piyasa ilişkilerinin hükmü sürmeye devam eder. Böylece kapitalizmin embriyonik yapısı yeniden oluşur; üretim araçları üzerindeki kolektif mülkiyet, proletarya diktatörlüğü altında gerçekleşmediğinde kendi kendini yadsır ve kapitalizm bataklığına saplanması kaçınılmaz olur.
Bu anlamda liberter belediyecilik anlatısı, merkezi devlette demokrasinin kırıntısı dahi yokken, yerel demokrasiyi ve “komünler komününü” devrimci marksist sınıf mücadelesinden-savaşımından uzaklaşarak kapitalizme ve burjuva diktatörlüğüne “dahiyane” çözüm getirdiğini zanneder. Bu yaklaşım, kapitalizmin yapısal sorunlarını “yerel yönetimler” “yerelcilik” “toplulukçuluk”a indirgeyerek, “devlet dışılık” anlatısı yapmasına rağmen somut olarak giderek sistem içileşir esaslı olarak.
“Belediye sosyalizmi” düşüncenin esas hatası şudur: “ Tam da bu alanda sosyalizmin kısmen gerçekleştirilmesi küçük-burjuva ütopyasının özellikle hiç şansı yoktur. Dikkatler yerel nitelikli küçük sorunlara – burjuvazinin sınıf olarak egemenliği........