menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Üçlü reddiye: Ne ABD-İsrail ne molla rejimi ne şah

12 0
05.03.2026

İran’da bugün yaşanan şey bir rejim krizi değil, bir devlet ontolojisinin çatlamasıdır. Bu çatlak, yalnızca sarayların, mollaların, generallerin ya da dış müdahale planlarının yarattığı bir kırılma değildir. Daha derin, daha eski ve daha köklüdür. Çatlayan şey, devletin tarih boyunca kendisini toplumdan önce, toplumun üzerinde ve toplum adına konuşan aşkın bir özne olarak kurma biçimidir. 

Bu ontoloji çözüldüğünde yalnızca bir iktidar aygıtı sarsılmaz. Tarih, meşruiyet ve düzen fikrinin kendisi yerinden oynar. “Ne Molla Rejimi, Ne Şah, Ne ABD-İsrail” demek bu yüzden tarafsızlık değil, ontolojik bir isyandır. Bu cümle, devletler arası tercihi reddetmekle kalmaz, devlet merkezli siyasal tahayyülün kendisini hedef alır.

İran’daki teokratik yapı, yalnızca dini bir rejim değildir. İran İslam Cumhuriyeti kendisini sıradan bir iktidar olarak sunmaz. Kendisini tarihsel zorunluluk, ilahi düzen ve ulusal kader olarak kurar. Bu yüzden burada siyasal itaat, yalnızca hukuki değil, ontolojik bir yükümlülük halini alır. Devlet, halktan rıza almak için değil, halkı kendi anlam rejimi içinde yeniden üretmek için vardır. 

Egemenlik, seçimden değil aşkınlıktan türetilir. Bu aşkınlıkta cisimleşen figür, sıradan bir siyasetçi değil, bir hakikat temsilcisidir. Ali Hamaney ya da ondan önce Ruhullah Humeyni yalnızca yönetici değildi. Devletin teolojik bedeniydi. Bu beden eleştirildiğinde yalnızca bir lider değil, düzenin metafiziği sorgulanmış olur.

Ancak bu ontoloji, İslam Cumhuriyeti ile başlamadı. Muhammed Rıza Pehlevi döneminde de devlet kendisini modernleşmenin zorunlu motoru olarak kurmuştu. Monarşi, ulusun geri kalmışlığını aşmak için merkezileşmenin kaçınılmaz olduğunu savundu. Böylece devlet, halkı özgürleştirmek için değil, halkı dönüştürmek için konuştu.

İki dönem arasında ideolojik farklar vardı. Fakat ortak olan şey, toplumun kurucu özne olarak tanınmamasıydı. Devlet her zaman toplumdan önce geldi. Toplum, devletin projesine uyum sağladığı ölçüde var olabildi.

Bu süreklilik, İran tarihinin en derin yapısal gerçeğidir. İktidar biçimleri değişti, hanedanlar yıkıldı, devrimler oldu. Fakat devletin kendisini aşkın bir zorunluluk olarak kurma biçimi değişmedi. Devlet hiçbir zaman toplumsal sözleşmenin ürünü olmadı. O, daima toplumun önüne yerleştirilen bir kader olarak işledi. Bu nedenle İran’da rejim değişiklikleri çoğu zaman devlet değişikliği değildir. 1979 bunun en çarpıcı örneğidir. Sokaklar dolduğunda, mahalle komiteleri kurulduğunda, işçiler fabrikaları devraldığında tarih kısa bir an için başka bir ihtimali açtı. Fakat bu ihtimal kurumsallaşamadı. Devrim, devletsiz bir siyasal form üretmedi. İktidar boşluğu, devlet refleksini temsil eden kadrolar tarafından dolduruldu. Mollalar, devrimi yaratmadı. Devrimin kuramadığı boşluğu doldurdu.

Burada solun tarihsel sorumluluğu açığa çıkar. Sol, monarşiyi yıkmayı devleti aşmakla karıştırdı. Şah’ın devrilmesiyle özgürlüğün kendiliğinden geleceği varsayıldı. Oysa devlet, bir hanedan değil, bir iktidar mantığıdır. Bu mantık parçalanmadığı sürece, onu kimin yönettiği ikincildir. Anti-Emperyalizm söylemi, bu körlüğün ideolojik zırhı oldu. ABD karşıtlığı, yerli tahakkümü görünmez kıldı. Emperyalizm yalnızca dış müdahale olarak okundu. İçerideki hiyerarşi ve patriyarkal tahakküm ikincilleştirildi. Böylece sol, farkında olmadan devletin anlam rejimine eklemlendi.

Bugün “Ne Molla Rejimi, Ne Şah, Ne ABD-İsrail” demek, tam da bu tarihsel hatayı reddetmektir. Çünkü emperyal müdahale ile teokratik otoriterlik birbirinin alternatifi değildir. Birbirini besleyen karşıtlıklardır. Dış tehdit, iç baskıyı meşrulaştırır. İç baskı, dış müdahale için gerekçe üretir. Monarşik restorasyon çağrıları ise bu döngüyü başka bir sembolle yeniden kurmaktan ibarettir. Şah nostaljisi, devletin aşkınlığını geri çağırır. Demokrasi vaadiyle gelen bombardıman, egemenliği halktan değil küresel stratejiden türetir. Her üçü de toplumun özneleşme kapasitesini askıya alır.

Asıl kırılma, kadınların öncülük ettiği direnişte açığa çıktı. Devletin en yoğun tahakküm alanı beden oldu. Beden üzerinde kurulan disiplin, siyasal düzenin mikro-fiziğidir. Zorunlu örtünme yalnızca bir kıyafet meselesi değildir. Devletin yaşamı tanımlama yetkisini sembolize eder. Kadın bedeni kontrol edildiğinde, toplum kontrol edilir varsayımı devrededir. Fakat kadınlar bu kontrolü fiilen askıya aldığında, devletin ontolojik iddiası sarsılır. Çünkü iktidar, yalnızca zorla değil, normun içselleştirilmesiyle işler. Norm çözülürse, iktidar yabancılaşır.

Bu yüzden kadın öncülüğündeki direniş, bir reform talebi değil, siyasal ontolojiye yönelmiş bir meydan okumadır. Burada talep edilen şey daha iyi bir yönetim değildir. Talep edilen şey, yönetilme biçiminin kendisinin sorgulanmasıdır. Devletin yaşam üzerindeki tekeli reddedilmektedir. Bu reddiye, romantik bir kaos çağrısı değildir. Yatay dayanışma ağları, mahalle kolektifleri ve devlet dışı ilişki biçimleriyle somutlaşır. Siyasal olan, artık merkezi bir irade değil, çoğul bir kurma pratiği olarak belirir.

Emperyal müdahale bu pratiği güçlendirmez. Tersine onu boğar. Dış saldırı, milliyetçi konsolidasyonu tetikler. Devlet, “ulusal savunma” söylemiyle yeniden meşruiyet üretir. Toplumun devlete mesafesi kapanır. Böylece özgürleşme ihtimali, güvenlik paranoyası içinde erir.

Bu nedenle emperyalizme karşı çıkmak, rejimi savunmak değildir. Tam tersine, toplumun kendi dönüşüm kapasitesini korumaktır. Aynı şekilde rejime karşı çıkmak, emperyal müdahaleyi meşrulaştırmak değildir. Radikal pozisyon, iki tarafı da reddedebilmektir.

Bu reddiye bir boşluk yaratmaz. Yeni bir siyasal ufuk açar. Egemenlik, aşkın bir merkezden değil, yaşamın içkin ilişkilerinden türetilir. Bu, klasik devrimci iktidar anlayışından da kopuştur. Amaç devleti ele geçirmek değil, devletin toplumu kuşatma kapasitesini dağıtmaktır. İktidarın merkezsizleşmesi, özgürlüğün koşuludur. Eğer devrim yeniden bir merkezi otorite kurarsa, tarih kendini tekrar eder. İran’ın trajedisi budur: her kırılma anı, sonunda yeni bir merkez üretmiştir. 

Şimdi soru şudur: Bu kez farklı olabilir mi? “Ne Molla Rejimi, Ne Şah, Ne ABD-İsrail” yalnızca bir slogan olarak kalırsa hayır. Fakat bu ifade, siyasal tahayyülün merkezini devletten topluma kaydırırsa evet. Bunun için solun kendi ontolojisini de dönüştürmesi gerekir. Devleti ele geçirme arzusunu terk etmeyen bir sol, farkında olmadan devlet mantığını yeniden üretir. Özgürlük, merkezileşmenin başka bir versiyonuyla kurulamaz. Özgürlük, merkezsizleşmenin pratiğidir.

Bu nedenle radikal tutum, üçlü reddiyeyi stratejik değil ilkesel olarak kurmaktır. Ne teokratik devletin yanında ne monarşik restorasyonun hayalinde ne de emperyal bombardımanın gölgesinde. Taraf, devletler değil, yaşamın kendisidir. Bu yaşam, örgütlenebilir, savunulabilir, dayanışma içinde genişleyebilir. Ama ancak devletin aşkınlığını reddettiği ölçüde özgürleşebilir.

Bugün İran’da açılan çatlak, kesin bir zafer değil, fakat geri döndürülemez bir sorudur. Devlet hala güçlü olabilir. Fakat artık inandırıcı değildir. Ve iktidar inandırıcılığını yitirdiğinde, tarih yeni bir kapı aralar. O kapıdan geçmek, devleti yeniden kurmak değil, devlet fikrinin kendisini aşmaktır.

Devlet yalnızca bir yönetim aygıtı değildir. O bir varlık rejimidir. İnsanların birbirleriyle nasıl ilişki kuracağını, neyin mümkün neyin imkansız olduğunu, hangi hayatların değerli hangi hayatların feda edilebilir olduğunu belirleyen bir ontolojik matrikstir. Bu matriks çözümlenmeden, herhangi bir siyasal dönüşüm yüzeyde kalır.

İran’da bugün kırılmakta olan şey tam da bu matrikstir. Çünkü devlet artık yalnızca baskı uygulayan bir güç olarak değil, anlam üreten bir merkez olarak da sorgulanmaktadır. Anlam üretme kapasitesi zayıfladığında, zor tek başına yeterli olmaz.

Teokrasi ile emperyalizm arasındaki ilişki, yüzeyde karşıtlık gibi görünse de yapısal olarak simetriktir. Teokrasi egemenliği ilahi temsil üzerinden kurar. Emperyalizm küresel düzen ve güvenlik retoriği üzerinden. Fakat her iki durumda da halk, karar verici değil, kararın nesnesidir. Birinde “ümmet”, diğerinde “istikrar” adına konuşulur. İkisinde de toplumsal özne askıya alınır. Bu nedenle emperyal müdahale, teokratik devleti yıkmayı hedeflese bile onun ontolojik mantığını yeniden üretir: Egemenlik yukarıdan gelir. Halk, kurtarılacak ya da disipline edilecek bir varlıktır.

Bu simetriyi görmek, radikal siyasetin başlangıç noktasıdır. Çünkü çoğu zaman sol hareketler bu iki kutup arasında salınır. Ya dış müdahaleye karşı rejimin arkasında saf tutar ya da rejime karşı dış müdahaleye alan açar. Her iki durumda da devlet merkezli düşünce terk edilmez. Oysa asıl mesele, hangi devletin galip geleceği değil, devlet formunun kendisinin sorgulanmasıdır. Eğer devlet, toplumu sürekli temsil eden aşkın bir merkez olarak kalacaksa, bayrak değişse bile hiyerarşi sürer.

Devletin metafiziği, “zorunluluk” fikri üzerine kuruludur. Devlet olmadan kaos olacağı, merkezi otorite olmadan toplumun çökeceği, güvenlik olmadan özgürlüğün yaşayamayacağı söylenir. Bu söylem, korku üretir. Korku, rızanın yerini alır. İran’da bu korku, hem dış düşman tehdidi hem de iç bölünme paranoyasıyla beslenmiştir. “Bölücülük”, “terör”, “yabancı ajan” gibi etiketler, devletin anlam rejimini tahkim eder. Böylece toplum, kendi özerk taleplerini dile getirdiğinde bile suçlu konumuna itilir.

Fakat korkunun sınırı vardır. Eğer devlet sürekli kriz üretmek zorundaysa, bu kriz hali bir süre sonra sıradanlaşır. Sıradanlaşan kriz, korku üretme kapasitesini yitirir. İran’da yaşanan tam da budur. Kriz artık istisna değil, norm haline gelmiştir. Ve norm haline gelen kriz, devletin olağanüstülük söylemini aşındırır. İnsanlar olağanüstüye alıştığında, olağanüstü yönetim meşruiyetini kaybeder.

Bu noktada kadın öncülüğündeki direnişin teorik anlamı daha netleşir. Devlet, beden üzerinde kurduğu tahakkümle varlığını maddileştirir. Beden, disiplinin ilk laboratuvarıdır. Giyim, davranış, kamusal görünürlük, hepsi siyasal düzenin mikro düzenekleridir. Kadınlar bu düzenekleri askıya aldığında, devletin metafiziği somut düzeyde çözülür. Çünkü devlet yalnızca yasayla değil, alışkanlıkla yaşar. Alışkanlık kırıldığında, yasa çıplaklaşır.

Burada devrimci radikalizm, klasik iktidar ele geçirme stratejisinden ayrılır. İktidarı ele geçirmek, mevcut merkezi yeniden üretme riskini taşır. Devlet aygıtı, içine giren özneyi dönüştürür. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Bu nedenle radikal siyaset, merkezi ele geçirmekten ziyade merkezsizleşmeyi derinleştirmeyi hedeflemelidir. Bu, anarşik bir dağılma değil, çoklu merkezlerin birlikte var olduğu bir siyasal çoğulluktur. Yataylık, yalnızca örgütsel bir tercih değil, ontolojik bir zorunluluktur.

Monarşik restorasyon fikri, bu çoğulluğa karşı en açık reaksiyondur. Güçlü lider, güçlü devlet, düzen ve istikrar vaadi, tüm bunlar toplumsal belirsizlik anlarında cazip hale gelir. Fakat düzenin bedeli çoğu zaman itaat olur. Monarşi, tarihsel süreklilik iddiasıyla devleti yeniden kutsallaştırır. Bu kutsallık seküler olabilir. Fakat yine aşkındır. Halk, bir kez daha temsil edilen konuma düşer. Oysa radikal kopuş, temsil mantığını sorgulamadan mümkün değildir.

Emperyal müdahale ise başka bir temsil biçimidir. Bu kez halk adına konuşan küresel güçler vardır. “Demokrasi”, “insan hakları”, “istikrar” gibi kavramlar askeri stratejinin kılıfı haline gelir. Fakat dış müdahale, toplumsal özneyi güçlendirmez, onu pasifleştirir. Çünkü kurtuluş dışarıdan geldiğinde, içerdeki kurucu irade zayıflar. Bu nedenle radikal sol pozisyon, hem emperyal saldırıyı hem de yerli otoriterliği eşzamanlı reddetmek zorundadır. Bu eşzamanlılık zordur. Çünkü her iki taraf da kendisini tek alternatif olarak sunar. Fakat gerçek alternatif, bu ikiliğin dışında kurulabilir.

Devletin ontolojik üstünlüğü çözüldüğünde, siyaset yeniden tanımlanır. Siyaset artık yönetme sanatı değil, birlikte kurma pratiğidir. Bu pratik, küçük ölçeklerde başlar. Mahallede, işyerinde, okulda, sokakta. Dayanışma ağları, kolektif karar mekanizmaları, yatay meclisler. Bunlar romantik değil, kurucu deneyimlerdir. Devlet dışı alanlar genişledikçe, devletin mutlaklığı daralır. Bu süreç yavaş olabilir, bastırılabilir, geri çekilebilir. Fakat bir kez deneyimlendiğinde unutulmaz.

İran’daki genç kuşakların en radikal yönü, devleti ele geçirme arzusundan ziyade devlete mesafeli oluşlarıdır. Bu mesafe nihilizm değil, yeni bir siyasal sezgidir. Bu sezgi henüz teorik bir bütünlük kazanmamış olabilir. Fakat pratiğin içindedir. Devletin anlam rejimiyle toplumun deneyimi arasındaki uçurum büyüdükçe, bu sezgi güçlenir. Ve bu güç, klasik devrimci programların ötesine geçebilir.

Radikal pozisyonun en zor yanı, belirsizliği kabul etmektir. Devletsiz bir siyasal tahayyül, kesin garantiler sunmaz. Merkezi otorite olmadan güvenliğin nasıl sağlanacağı, ekonomik düzenin nasıl kurulacağı gibi sorular meşrudur. Fakat tarihsel tekrarın garantisi, merkeziyetçiliktir. İran’ın trajedisi, her krizin sonunda yeni bir merkez üretmesidir. Eğer bu kez merkez üretilmezse, yeni bir siyasal form mümkün olabilir.

“Ne Molla Rejimi, Ne Şah, Ne ABD-İsrail” bu yüzden yalnızca negatif bir slogan değildir. Negatiflik burada kurucudur. Reddediş, alan açar. Üçlü reddiye, toplumu kendi kurucu kapasitesiyle baş başa bırakır. Bu risklidir. Fakat özgürlüğün başka yolu yoktur. Devletin metafiziği parçalanmadan, özgürlük daima ertelenir.

Şimdi mesele, bu ontolojik kopuşu sürdürülebilir kılmaktır. Eğer direniş yalnızca tepki olarak kalırsa, devlet yeniden toparlanır. Fakat direniş kurucu bir pratiğe dönüşürse, devletin aşkınlığı geri gelmez. Bu, uzun bir mücadeledir. Ve bu mücadele, devletler arası tercih değil, varlık biçimleri arası tercihtir.

Artık mesele yalnızca teşhis değil, kurucu yönelimdir. Çünkü üçlü reddiye eğer kurucu bir hatta bağlanmazsa, tarihsel bir jest olarak kalır ve devlet ontolojisi başka bir kılıkta geri döner. “Ne Molla Rejimi, Ne Şah, Ne ABD-İsrail” dediğimiz anda aslında üç ayrı siyasal biçimi değil, tek bir egemenlik mantığının üç görünümünü reddetmiş oluruz. Aşkın merkez, temsil tekeli ve zorunluluk ideolojisi. Bu reddiye bizi boşluğa değil, egemenliğin kaynağını yeniden düşünmeye zorlar. Eğer egemenlik devlete ait değilse, kime aittir? Eğer düzen merkezi bir otorite olmadan kurulamıyorsa, bugüne kadar var olan bütün devlet dışı dayanışma biçimlerini nasıl açıklayacağız? Eğer güvenlik yalnızca askeri aygıtla sağlanabiliyorsa, neden en militarize rejimler en kırılgan toplumsal yapılara sahiptir? 

Radikal siyaset tam burada başlar: zorunluluk olarak sunulan her şeyi tarihsel bir inşa olarak görmekle. 

İran örneğinde devlet, ister monarşik ister teokratik biçimde olsun, kendisini tarihsel sürekliliğin zorunlu taşıyıcısı olarak kurdu. Devlet vardı ve toplum ona uyum sağlamak zorundaydı. Devrim, bu öncelik ilişkisini tersine çeviremediği için devleti aşamadı. Şimdi açılan imkan, devletin toplumdan önce gelmediği bir siyasal ufuktur. Bu ufuk, klasik anlamda iktidar değişimini değil, iktidarın dağılımını hedefler. Merkezi ele geçirmek yerine merkezi etkisizleştirmek, hiyerarşiyi devralmak yerine yataylaştırmak, temsil etmek yerine doğrudan kurmak. Bu, devrim kavramının da yeniden düşünülmesini gerektirir. Devrim artık sarayın kapısını zorlamak değil, sarayın gereksizliğini toplumsal pratik içinde görünür kılmaktır.

Bu noktada dünya solunun pozisyonu belirleyicidir. Sol, tarihsel olarak iki büyük yanılgıya düştü: birincisi, devlet aygıtını ele geçirmenin özgürlüğe eşdeğer olduğu yanılgısı. Ve ikincisi, emperyalizme karşı yerli otoriterliği tolere etme yanılgısı. Bu iki yanılgı aynı kökten beslenir: devletin zorunlu olduğu varsayımı. Eğer devlet zorunluysa, mesele onu kimin yönettiğine indirgenir. 

Oysa radikal hat, devletin zorunluluğunu sorgular. Bu sorgulama, soyut bir teorik pozisyon değil, somut siyasal tutum demektir. ABD ya da İsrail merkezli bir müdahale karşısında net biçimde karşı çıkmak, fakat aynı anda yerli otoriterliğin arkasına dizilmemek, monarşik restorasyon çağrılarına prim vermemek, halkın özörgütlenme deneyimlerini savunmak.

Bu eşzamanlılık zordur, çünkü jeopolitik dil her şeyi ikiye bölmek ister. Fakat devrimci tutum tam da bu ikiye bölünmeyi reddetmektir.

Kürdistan Özgürlük Hareketi ve Türkiye Devrimci Hareketi açısından bu daha da hayati bir meseledir. Çünkü bu coğrafyada devlet yalnızca yönetim aygıtı değil, ulusal kimliği biçimlendiren kurucu bir güç olarak çalıştı. Devlet eleştirisi yüzeysel kaldığında, özgürlük mücadelesi kolayca yeni bir merkezileşme riskine girer. Oysa kadın öncülüğünde gelişen yatay örgütlenme pratikleri, kolektif savunma ve dayanışma ağları, devlet dışı siyasal alanların mümkün olduğunu gösterdi. Bu deneyimler, yalnızca bir bölgesel strateji değil, devlet sonrası siyaset için laboratuvardır. Eğer bu laboratuvar deneyimleri genişletilmez, yalnızca askeri ya da diplomatik dengelere indirgenirse, tarihsel fırsat heba edilir.

Ultra radikal pozisyon, programatik olarak birkaç ilkeye dayanmak zorundadır. Birincisi, egemenliğin kaynağı olarak halkın doğrudan kurucu gücü, yani temsil zincirini asgariye indiren, karar süreçlerini yerelleştiren ve çoğullaştıran bir siyasal yapı. İkincisi, iktidarın cinsiyetlendirilmiş yapısının parçalanması. Çünkü patriyarkal hiyerarşi çözülmeden devlet ontolojisi çözülmez. Kadın özgürlüğü burada bir “hak” meselesi değil, siyasal yapının yeniden kuruluşunun merkezidir. Üçüncüsü, ekonomik merkeziyetçiliğin dağıtılması. Çünkü sermaye yoğunlaşması, siyasal merkeziyetçiliği yeniden üretir. Dördüncüsü, askeri aygıtın toplumdan ayrışmış bir kast olmaktan çıkarılması. Savunmanın profesyonel bir sınıfa devredilmediği, toplumsal denetime açık bir biçime evrilmesi. Beşincisi, ulusal kimliğin tekil bir öz olarak değil, çoğul bir birlikte yaşama pratiği olarak tanımlanması.

Bu ilkeler, klasik devlet formu içinde tam olarak gerçekleştirilemez. Bu nedenle geçiş süreci kritik olacaktır. Radikal hat, mevcut devletle çatışmayı göze alırken aynı anda alternatif kurumları inşa etmelidir. İkili iktidar durumları tarihsel olarak kısa ömürlüdür. Ya merkez kazanır ya da merkez dağılır. 

Eğer alternatif kurumlar yeterince derinleşmezse, merkez yeniden toparlanır. İran’da geçmişte yaşanan buydu. Şimdi ders açıktır: özörgütlenme geçici araç değil, kalıcı temel olmalıdır. Mahalle meclisleri, işçi konseyleri, kadın kolektifleri, gençlik ağları, bunlar kriz anlarının değil, yeni toplumun çekirdeği olarak düşünülmelidir.

Uluslararası düzlemde ise Enternasyonalizm yeniden tanımlanmalıdır. Enternasyonalizm, devletlerin diplomatik ittifakı değildir. Halkların doğrudan dayanışmasıdır. İran’daki halk hareketi ile Türkiye’deki, Kürdistan’daki, Filistin’deki ya da başka bir coğrafyadaki hareketler arasındaki bağ, hükümetler üzerinden değil, taban örgütleri üzerinden kurulmalıdır. Böyle bir ağ, emperyal müdahaleyi de yerli otoriterliği de meşruiyetsiz kılar. Çünkü meşruiyet artık yukarıdan değil, aşağıdan üretilir.

Burada risk büyüktür. Devlet ontolojisi çözüldüğünde kaos ihtimali doğar. Fakat kaos korkusu, çoğu zaman özgürlüğün ertelenme bahanesidir. Kaosu engellemenin yolu, merkezi güçlendirmek değil, toplumsal bağları derinleştirmektir. Dayanışma ağları ne kadar güçlü olursa, merkez o kadar gereksizleşir. Bu süreç sancılıdır. Geri dönüşler yaşanabilir. Baskı artabilir. Fakat ontolojik eşik geçildiğinde, geri dönüş hiçbir zaman tam olmaz. Devlet yeniden güçlense bile artık kutsal değildir.

Sonuçta “Ne Molla Rejimi, Ne Şah, Ne ABD-İsrail” bir denge siyaseti değil, bir kopuş siyasetidir. Bu kopuş tarafsızlık değil, devletler arası oyunun dışında konumlanma cesaretidir. Bu cesaret, yalnızca eleştiri değil, kurucu pratik talep eder. Eğer kurucu pratik gelişirse, İran’da açılan çatlak bölgesel bir dönüşümün başlangıcı olabilir. Gelişmezse, tarih bir kez daha merkeziyetçi bir restorasyonla kapanır.

Radikal sol için görev nettir: Emperyal saldırıya karşı çıkarken otoriter devleti meşrulaştırmamak, otoriter devlete karşı çıkarken emperyal müdahaleye alan açmamak, monarşik nostaljiye karşı çıkarken yalnızca geçmişi değil merkeziyetçi geleceği de reddetmek.

Kadın özgürlüğünü ve yatay örgütlenmeyi siyasal programın merkezine koymak. Egemenliği devletten alıp toplumsal ilişkilere iade etmek. Bu, kısa vadede zor ve tehlikeli görünebilir. Fakat uzun vadede tek tutarlı devrimci pozisyondur.

Devletler yıkılabilir, yeniden kurulabilir, bayraklar değişebilir. Fakat eğer egemenlik fikri değişmezse, tahakküm sürer. Bu yüzden asıl devrim, egemenliğin yerini değiştirmektir. Devletten topluma. Aşkınlıktan içkinliğe. Temsilden doğrudan kuruluşa. Eğer bu yer değiştirme gerçekleşirse, üçlü reddiye tarihsel bir an değil, yeni bir çağın başlangıcı olur. Eğer gerçekleşmezse, slogan kalır ve merkez geri döner.

Seçim artık devletler arasında değil, ontolojiler arasındadır. Ve bu seçim ertelenemez.


© sendika.org