menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Devrimci bir strateji için komünist yeniden üretim

15 18
16.09.2025

“Türkiye siyaseti yeniden şekillenirken sosyalist strateji” dosyasındaki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.

Sendika.Org’un “Türkiye siyaseti yeniden şekillenirken sosyalist stratejibaşlığıyla açtığı dosya, sosyalist solun yalnız güncel durumuyla değil, tarihsel konumlanışı ve geleceği ile ilgili tartışma gereksinimine denk düşüyor. İçinden geçtiğimiz olağanüstü koşulların basıncı ise bu tartışmanın serin bir akılla yürütülmesini güçleştiriyor.

Üç basınç kaynağı var.

19 Mart’ta İmamoğlu’nu adaylıktan düşürmek, CHP’yi etkisizleştirmek üzere başlatılan operasyonların bu hedeflerle sınırlı olmadığı artık apaçık. İktidar, seçme-seçilme hakkını, “anayasal” düzeni ortadan kaldırmak, muhalefeti, sermaye grupları arasındaki kâr ve rant paylaşımını çıplak şiddetle belirlemek, Sünni İslamcı devlet-parti düzenini yerleştirmek üzere kendisi için dönülmez bir yola girmiş bulunuyor.

Emekçiler, emekliler, işsizler, geçinemeyenler, gelecek kaygısı içindeki gençler, varlıkları, yaşama hakları ve kazanımları tehdit altındaki kadınlar için bıçak kemiğe dayanmıştır. Proleter Türkiye’de hoşnutsuzluk eyleme dönüşüyor, öncü sarsıntılar bir toplumsal “deprem” enerjisinin birikmekte olduğunu haber veriyor.

“Barış süreci”nin kıldan ince kılıçtan keskin bir ip üzerinde gerilip salındığı koşullarda bu iktidar altında “barış ve demokratik toplum” ufku boş hayaldir. Tuhaf Meclis komisyonu hiçbir gerçek güç ve iradeyi temsil etmiyor. Suriye merkezli gelişmeler, savaşı barıştan daha yakın bir olasılık haline getiriyor. Bu başlıkla ilgili görüşlerimi daha önce yazdığım için bu yazıda bu önemli konuya girmiyorum.

Özetle, iç içe üç sürecin içinde devindiği son derece kaotik, çelişkili, savaş bulutlarının kümelendiği, ucu zıt gelişmelere açık bir ortamda yol alıyoruz.

Sosyalistlerin yeni durumun yarattığı tehlike ve olanakları, olayların gideceği yönü, öncelikli mücadele hedef ve yöntemlerini gören ve gösteren bir tutumla pratik siyasal görevleri öne çıkarması doğal ve zorunlu. Yapılması gerekiyor ve yapılıyor. Öte yandan, aşırı güncel belirlenimli tartışmalarla sosyalist hareketin yalnızca güncel görevlerle sınırlı olmayan tarihsel sorunlarına yeni ve devrimci bir ufuk kazandırmanın açmazları var.

Bu yazıda, dosyadaki öteki yazılardan farklı bir yol izlemeye, her zaman pratik yanıt isteyen “ne yapmalı?” sorusundan çok, o soruya yanıtı önceleyen kimi saptamalar eşliğinde, komünizmin kendisini yeniden gerçek bir hareket olarak var etmesinin koşul ve önceliklerini satırbaşları halinde tartışmaya, devrimci strateji ile teorik ve siyasal yeniden üretim görevlerinin iç içeliğini bilince çıkarmaya çalışacağım.

Ondan önce, bugüne dek (11 Eylül 2025) dosya kapsamında yayımlanan, kimi kavram ve yorum farklarına rağmen, genel olarak devrimci bir arayışı yansıtan yazılara kısa göndermeler yapmak, böylece güncel gündemle de bağ kurmak istiyorum.

Mehmet Yeşiltepe’nin kapsamlı, hızlı ve küresel karakterli bir süreç yaşandığı ile ilgili saptamasının, toplumsal muhalefetin kimi öbeklerinin, mücadelenin odağına seçimleri koyduğu eleştirisinin; İsmail Güney Yılmaz’ın iktidarın toplumsal rıza ve desteğini önemli ölçüde kaybettiğine, ama hâlâ iktidar gücünü elinde tuttuğuna, toplumsal muhalefette milliyetçi eğilimlerin belirginleştiğine işaret etmesinin; Selim Açan’ın Türkiye soluna yönelik “düne takılıp” kaldığı, stratejik vizyondan yoksun “politika yapma tarzı”nı aşamadığı, “nesnel koşulların sınırlarına boyun eğdiği”, siyaseti taktiğe, taktiği de “tepki göstermeye” indirgediği eleştirisinin; Ali Ergin Demirhan’ın “proleterleşmiş Türkiye toplumu” kavramlaştırmasının yerinde saptama ve eleştiriler olduğunu düşünüyorum. Demirhan’ın “sokak” kavramını nihayet saçma bir darlıktan çıkararak “halkın özneleştiği”, “düzenin sınırlarını zorlayan bir eylem çizgisi” anlayışına doğru ilerletmesi önemlidir. “İşçi sınıfının üretimden gelen gücü”ne yapılan haklı vurgunun toplumsal proletaryanın “tüketimden gelen gücü”nü küçümseme gerekçesi yapılmasının yanlış olduğu kanısındayım. İyi örgütlenememiş 2 Nisan tüketim boykotu bile, Demirhan’ın belirttiği gibi toplumun “büyük ve görünmez bir örgüt gibi seferber olabileceğini” göstermişti. Legalite sınırlarının dışına çıkmış bir iktidara karşı mücadelede “hayatı durduracak” barışçıl boykot ve pasif direniş hareketlerinin gizilgücünü görmek gerekiyor. Doğru ve haklı biçimde Türkiye’nin Suriye üzerinden alt-emperyal heveslerine işaret eden, günümüz toplumunda gösterinin yaşantının, temsilin katılımın yerine geçtiği gerçeğini vurgulayan Şebnem Oğuz’un devrimci stratejinin bugünkü rejimin karakterine endekslenerek, somutta “geç faşizm” saptaması üzerinden belirlenmesini öneren yaklaşımına, şimdilik faşizm tartışmalarına girmeden, devrimci stratejinin “rejim”e değil, verili toplum düzenine ve sınıf iktidarına karşıtlık temelinde belirlenebileceğini düşündüğüm için katılamıyorum.

Türkiye sosyalistleri, devrimcileri olarak temel sorunumuz İsmail Güney Yılmaz’ın da belirttiği gibi “güç olamamak”tır. M. Ender Öndeş, tevazuyu elden bırakmayan, içten, eleştirel-özeleştirel bir dille “devrimci hareketin bütün bu hengâmenin ortasında son derece mecalsiz ve adeta şaşkın” bir görünümde olduğunu belirtirken haksız değildir.

Türkiye sosyalist ve devrimci hareketinin, onun varlık temeli olan Türkiye işçi sınıfının günümüzün tarihsel önemdeki gelişmelerine, olayların gidişine ağırlık koyacak ideolojik, siyasal, stratejik ve örgütsel güçten yoksun olduğunu açık yüreklilikle, tartışmanın başlangıç saptaması olarak kabul etmemiz gerekiyor.

Stratejik ve taktik önermelerin gerçek hayatta bir karşılık bulmasının koşulu, yapma-yaptırmama gücüne, iktidar seçeneği olma perspektifine, ideolojik, siyasal ve örgütsel donanıma, bunların tümünün oluşturduğu maddi bir güce sahip olmaktır. İdeolojinin emekçi kitleler içinde ikna edici olması, yaratılacak maddi karşı ağırlığa bağlıdır.

Bilinen ilk toplumlardan bu yana insani etkinliği iki kavramda özetleyebiliriz: Üretim/yeniden üretim ve yönetim! İnsan-doğa ilişkisi, insanlar arası mülkiyet/zilyetlik ilişkileri, toplumsal cinsiyet, yöneten-yönetilen ilişkileri bu iki ana etkinlik üzerinden yükselmektedir. Tümünü kesen, kuşatan bir etken olarak bilginin, bilimin ve teknolojinin üretim ve emek süreçlerindeki ağırlık derecesi, her evrede uygarlığa karakterini vermiştir.

Çağın gerçekliği, kendisinden önceki tüm sömürü ve egemenlik biçimlerinin kümülatif birikiminin dünya tarihsel anlatımı olan dünya kapitalist sistemidir. Dünyayı değiştirmek, bu hareket ve değişim halindeki gerçekliğin kavranmasına, onu aşacak teorik-pratik eleştirinin ve toplumsal öznenin bugünkü dünya gerçekliği içinden yeniden üretilmesine bağlıdır.

Komünist hipotez, üç sütun üzerinde inşa edilmiştir: Toplumsal devrim, devrimci özne, devrimci siyaset ve strateji.

Üretici güçlerin var olan mülkiyet ve üretim ilişkileri kabuğuna sığamadığı belli bir aşamada verili toplumun bir toplumsal devrim çağına gireceği önermesi Marksist devrim teorisinin en genel ve özlü formülasyonudur. Tarihsel deneyim ise devrim çağına girilmesinin toplumsal devrimi kaçınılmaz ve otomatik kılmadığını göstermiştir. Teorinin kurucuları Marx ve Engels’in kapitalizme bu ölçüde uzun bir ömür öngörmedikleri açıktır. Devrimler onların öngördüğü yer ve zamanlarda gerçekleşmedi; dinamik bir sistem olan kapitalizm ise bugüne dek üretim ilişkilerini kapitalist niteliğini ortadan kaldırmadan esnetmeyi, genişletmeyi başardı. Kapitalistin özel kişisel mülkiyetinden anonim kapitalist mülkiyete geçiş üretim........

© sendika.org