Murat Utkucu’nun son kitabı üzerine bir deneme: Bir testin gökyüzündeki gölge ile imtihanı

Murat Utkucu “Gökyüzündeki Gölge” ile bizi daha ilk sayfalardan itibaren huzursuz eden, elimizden tutup sığındığımız konforlu limanlardan dışarı çeken sarsıcı bir yolculuğa çıkarıyor. Üstad’ın meşhur bumerang benzetmesi aslında her şeyi özetliyor: İnsan, kendi varoluşsal sancısını ve adalet arayışını gökyüzüne fırlatıyor. Ama o bumerang geri döndüğünde artık ona yabancılaşıyor. Kendi yarattığı anlamın önünde diz çökmeye başlıyor. Ve o kavram, egemenlerin elinde bir kırbaca dönüşmüş yabancılaşmış bir mutlakıyet hâline geliyor.

Utkucu,  burada Tanrı’yı gökyüzünden indirip yeryüzüne; insanın acısının, adalet arayışının ve varoluş sancısının tam ortasına getiriyor. Bu yüzden bu kitap yalnızca teolojik bir tartışma değil; aynı zamanda insanın kendisiyle, kurduğu düzenle ve ait olduğu yapılarla bir hesaplaşması. İnanç, ideoloji, aidiyet ve güç ilişkileri boyunca dolaşan sert bir sorgulama var.

Kitapta en dikkat çeken damarlardan biri, Tanrı fikrinin tarih boyunca nasıl dönüştürüldüğüne dair yapılan vurgu. Utkucu’nun en net iddialarından biri şu: Tanrı çoğu zaman insanın zaaflarının, korkularının ve iktidar arzusunun bir yansımasına dönüşüyor. “Egemenin Tanrısı” dediği yer tam da burası. Yani mesele sadece inanmak değil; Tanrı adına konuşanların kurduğu dilin nasıl bir güç ürettiği.

Beni en çok düşündüren yerlerden biri de, inanç ile onun adına kurulan düzen arasındaki mesafenin ne kadar kolay silinebildiği oldu. Çünkü tarih boyunca Tanrı’nın kendisinden çok, onun adına konuşanların kurduğu dil belirlemiş hayatı. Din çoğu zaman insanı daha iyiye çağıran bir alan olmaktan çıkıp, itaati örgütleyen bir yapıya dönüşebiliyor. Ve sanırım kitabın en sert ama en önemli itirazı da burada başlıyor.

Çünkü yazarın meselesi yalnızca “inanmak” değil. Daha çok kutsalın kim tarafından konuşulduğu. Kimin adına kullanıldığı. Kimleri susturduğu. Kimleri hizaya çektiği.

Bugün yalnızca din değil; devlet, ideoloji, piyasa, lider kültü, hatta bazen aşk bile insanın özgürlüğünü daraltan bir aidiyet biçimine dönüşebiliyor. Kitap bu yüzden yalnızca teolojik bir metin gibi okunmuyor bana göre. Aynı zamanda politik bir metin. Hatta yer yer çok kişisel, çok çok varoluşsal bir metin.

Ve tam da burada mesele Tanrı’dan uzaklaşmak değil; Tanrı’yı insanın üzerinde kurulan bir tahakküm aracından ayırabilmek. Bana göre sorun inancın kendisi değil, onun insanın özgürlüğünü daraltan bir kalıba dönüştürülmesi. Çünkü inanç, insanı küçülttüğü yerde değil; ancak onu daha sahici, daha sorumlu ve daha özgür kıldığı yerde anlamlı.

Kitap aynı zamanda iyilik ile inanç arasındaki o ezberlenmiş bağı da sessizce çözüyor. Üstad, insanın iyi olabilmek için bir inanca yaslanmak zorunda olmadığını, hatta kimi zaman inancın iktidarla birleştiği yerde iyiliğin de yaralandığını........

© sendika.org