menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kapitalizm, otoriterleşme ve göçmen emeği

8 0
19.11.2025

Kapitalizmin 21. yüzyıldaki krizi artık geçici bir dalgalanma değil, sistemin yapısal niteliğidir. Krizler, kapitalizmin doğasında vardır; Marx’ın ifadesiyle sermaye, kendi genişleme dürtüsü nedeniyle aynı zamanda kendi sınırlarını üretir [1]. Finansal çöküşler, derinleşen eşitsizlikler, ekolojik yıkım ve emperyalist savaşlar, kapitalizmin artık süreklilik değil, yapısal krizler ürettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bugün bu çıkmazın en görünür boyutlarından biri, göçmen emeğinin kapitalist yeniden üretim dinamikleri içinde yapısal bir konum edinmesidir. Marx’ın “yedek sanayi ordusu” kavramında tarif ettiği üzere, sermaye her zaman ucuz ve güvencesiz bir emek rezervine ihtiyaç duyar; bu nedenle göçmen emeği, kapitalist birikim süreçlerinin sürekliliğinde önemli bir işlev üstlenmektedir. Ancak göçmen emeğinin bu önemli konumu, yalnızca ekonomik düzeyde değil, aynı zamanda siyasal (otoriterleşme) ve ideolojik (ırkçılık, milliyetçilik) düzlemlerde de şekillendirici bir işlev taşımaktadır.

Milyonlarca insan, savaşlar, iklim felaketleri ve yoksulluk nedeniyle yerinden edilmekte; ucuz işgücü rezervi olarak küresel kapitalizmin merkezlerine yönlendirilmektedir. Avrupa’nın tarım alanlarında – özellikle İtalya ve İspanya’da – kölelik koşullarında çalıştırılan göçmenler; Körfez ülkelerinin inşaatlarında emek gücü olarak kullanılan Güney Asyalılar; Türkiye’nin kayıtdışı atölyelerinde sömürülen Suriyeliler; ya da ABD’nin hizmet sektöründe Latinx ve Asyalı işçiler – tümü, kapitalizmin güncel yeniden üretiminin zorunlu halkalarıdır [2,3]. Sermaye, kendi krizini bu güvencesiz emek üzerinden hafifletmeye çalışırken, aynı anda yeni toplumsal ve siyasal çatışmalar üretmektedir; bu çatışmalar, günümüz otoriterleşme eğilimlerinin de zeminini oluşturur.

Kapitalizmin krizlerini yönetme çabası, devlet biçimlerinin dönüşümünü -özellikle güvenlikçi, gözetimci ve milliyetçi karakterlerin güçlenmesini- beraberinde getirmiştir. Lenin’in vurguladığı gibi, emperyalizm kapitalizmin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir aşamasıdır; tekeller ve mali sermaye, hâkimiyetlerini ancak zor araçlarıyla sürdürebilir[4]. Bugün otoriter devletlerin yükselişi, tam da bu zorunluluğun tarihsel bir sonucudur. Göçmenler, bir yandan sermayenin ihtiyaç duyduğu ucuz işgücü olarak sisteme entegre edilirken; öte yandan “tehdit” olarak kriminalize edilmekte, sınırlar militarize edilmekte ve toplumun öfkesi göçmenlere yönlendirilmektedir. Stuart Hall’un kavramsallaştırdığı biçimiyle otoriter popülizm, rızanın çözüldüğü yerde baskı ve popülist söylemin yeniden birleşmesidir [5]. Böylece, otoriter popülizm günümüz kapitalizminin hem siyasal hem ideolojik tutkalı haline gelmiştir; göçmen emeği bu tutkalın hem nesnesi hem de bahanesidir.

Kapitalizm, göçmen emeğini hem ekonomik bir can simidi hem de siyasal bir manipülasyon aracı olarak kullanırken, kendi yapısal çıkmazını derinleştirmektedir. Bu mekanizma ne ekonomik bunalımı çözmekte ne de siyasal istikrarsızlığı azaltmaktadır; aksine, yeni toplumsal gerilimler, etnik ayrımcılıklar ve sınıf çatışmaları üretmektedir. Rosa Luxemburg’un uyarısı bugün hâlâ geçerlidir: Kapitalizm yeni pazarlar ve emek rezervleri olmadan var olamaz; ancak bu genişleme süreci, aynı zamanda sistemin ölümcül çelişkilerini de açığa çıkarır [6].

Buna rağmen göçmen işçiler yalnızca mağdur değil, aynı zamanda devrimci bir potansiyelin taşıyıcılarıdır. Tarih boyunca işçi sınıfının en dinamik kesimlerinden biri olan göçmenler, örgütlenme ve dayanışma deneyimleriyle bugünün enternasyonal dayanışma arayışlarında önemli bir referans noktası haline gelmiştir. Kapitalizmin krizleri otoriter baskılarla yönetilmeye çalışıldıkça, bugünün proletaryasının direnişi de kaçınılmaz biçimde güçlenecektir. Dolayısıyla göçmen emeği, kapitalizmin sürekliliğini doğrudan sağlayan bir unsur olmasa da, onun çelişkilerini görünür kılan tarihsel bir ayna işlevi görmektedir.

Kapitalizmin tarihi, krizlerin tarihiyle iç içedir. Marx’ın vurguladığı gibi, sermayenin genişleme zorunluluğu aynı anda kendi engellerini üretir; kâr oranlarının düşme eğilimi, bu sistemin en temel içsel çelişkilerinden biridir [7]. Rosa Luxemburg, Sermaye Birikimi adlı eserinde bu tespiti daha da ileri taşır. Kapitalizmin ancak kapitalist olmayan alanlardan yeni pazarlar ve emek rezervleri bularak ayakta kalabileceğini, fakat bu genişleme sürecinin aynı zamanda sistemin kendi sınırlarını ve mezar kazıcısını da yarattığını belirtir [6].

Günümüzde yaşanan krizler, Marx’ın kapitalizmin içsel çelişkilerine ilişkin çözümlemelerini doğrular niteliktedir. Finansallaşmanın derinleşmesi, borç ekonomisinin genişlemesi, gelir eşitsizliklerinin artması ve ekolojik tahribat, kapitalizmin artık döngüsel değil, yapısal bir kriz rejimi içinde işlediğini göstermektedir. Bu yapısal kriz, yalnızca ekonomik düzlemde değil; siyasal, toplumsal ve ekolojik ilişkilerde de sistematik bir tıkanmayı ifade etmektedir.

2008 krizi, kapitalizmin finansallaşma üzerinden kendini yeniden yapılandırma kapasitesinin sınırlı olduğunu göstermiştir. Kriz, büyük tekellerin ve bankaların kurtarılmasıyla geçici olarak ertelenmiş, fakat yapısal sorunların kaynağı çözülememiştir. David Harvey’in belirttiği gibi, neoliberal finansallaşma süreci üretken sektörleri zayıflatırken, hane halklarını borç ekonomisine, işçi sınıfını ise yapısal güvencesizliğe mahkûm etmiştir[8]. Bugün küresel ekonomideki dalgalanmalar, kapitalizmin kâr oranlarını sürekli baskılayan yapısal çelişkilerin güncel ifadesidir.

Kapitalizmin doğayı metalaştırma ve sınırsız büyüme mantığı, ekolojik sistemleri çöküş noktasına getirmiştir. John Bellamy Foster’ın Marx’ın ekoloji analizini yeniden yorumlayarak geliştirdiği “metabolik yarılma” kavramı, sermaye ile doğa arasındaki dengenin kapitalist üretim biçimi tarafından bozulduğunu ve gezegenin yeniden üretim kapasitesinin tahrip edildiğini ortaya koyar [9]. Bu yalnızca çevresel bir mesele değil; aynı zamanda milyonları göçe zorlayan, yeni bir “iklim proletaryası”nı yaratan sınıfsal bir süreçtir. Afrika’dan Avrupa’ya, Asya’dan Amerika’ya yönelen göç dalgaları, kapitalizmin ekolojik çıkmazının insani bedelidir.

Kapitalizmin son kırk yılda bulduğu “çözüm” finansallaşmadır. Ancak bu çözüm, üretimi canlandırmak yerine küresel bir borç zinciri yaratmıştır. David Harvey’in vurguladığı üzere, neoliberal birikim modeli sermayeyi kısa vadeli finansal kârlara yönlendirirken, emeği sürekli değersizleştirmiş ve toplumsal yeniden üretimi krize sürüklemiştir [8]. Bugün dünya genelinde en zengin yüzde 1, toplam servetin yarısından fazlasını kontrol ederken, milyarlarca insan güvencesiz emek koşullarında yaşamaktadır. Bu eşitsizlik yalnızca sosyal adaletsizlik değil, aynı zamanda kapitalizmin işleyişinin sürdürülemezliğinin kanıtıdır.

Krizler derinleştikçe devletin sınıfsal niteliği daha çıplak biçimde görünür hale gelmektedir. Devlet, bu süreçte yalnızca “hakem” değil, doğrudan sermayenin çıkarlarını koruyan bir baskı aygıtı olarak işlev görür. Güvenlik politikalarının sertleşmesi, gözetim mekanizmalarının yaygınlaşması ve milliyetçi söylemlerin yükselmesi bu dönüşümün ifadesidir. Göç yollarının militarizasyonu, sınırların duvarlarla tahkim edilmesi, mülteci kamplarının kalıcı hale getirilmesi ve göçmen emeğinin sistemli biçimde kayıtdışına itilmesi, devletin bu işlevinin somut örnekleridir. Gramsci’nin vurguladığı gibi, hegemonya çöktüğünde devlet giderek çıplak zorla ayakta durur; rıza üretimi yerini baskının sistematikleşmesine bırakır. Otoriterleşme bu nedenle tesadüfi bir siyasal tercih değil, kapitalizmin yapısal krizlerinin zorunlu siyasal biçimidir. Ian Bruff’un “otoriter neoliberalizm” kavramın da işaret ettiği üzere, devletin bu dönüşümü yalnızca göçmenlere yönelik baskıyı artırmakla kalmaz; aynı zamanda işçi sınıfının tüm kesimlerini bölünmeye, örgütsüzleşmeye ve derinleşen sömürü koşullarına mahkûm eder [10].

Göçmen işçiler, kapitalizmin güncel yapısal krizinin merkezinde, yani ekonomik, siyasal ve toplumsal çelişkilerin kesişim noktasında yer almaktadır. Guy Standing’in “prekarya” olarak adlandırdığı güvencesiz işçi tabakası, göçmen emek üzerinden en çıplak biçimde görünür hale gelir [11]. Prekarya kavramı, güvencesizliğin çağdaş biçimlerini tanımlamak açısından açıklayıcıdır; ancak üretim ilişkilerinden koparıldığında sınıfsal çözümlemeyi bulanıklaştırır. Bu nedenle Marksist literatürde, prekarya kavramı genellikle eleştirel biçimde, proletaryanın güncel parçalanma biçimlerini ifade eden bir olgu olarak değerlendirilir. Marksist perspektiften bakıldığında, bu güvencesiz tabakalar yeni bir sınıf değil, proletaryanın güncel biçimlerinden biridir. Göçmenler, üretim araçlarına sahip olmayan ve artı-değer üreten emekçiler olarak proletaryanın bir parçasıdır; onları “yeni bir sınıf” olarak tanımlamak Marksist analiz açısından sorunludur.

Yine de göçmen emeği, kapitalizmin güvencesizlik ve parçalama stratejilerinin en açık ifadesi olduğu için bu tartışmada merkezi bir öneme sahiptir. Kimi zaman kölelik koşullarında, kimi zaman kayıtdışı ve korumasız biçimlerde çalışan göçmenler, sermaye için adeta bir nefes borusu işlevi görür. Ne var ki bu bağımlılık, sistemi istikrara kavuşturmak yerine daha kırılgan hale getirir: göçmen emeğine dayalı birikim modeli, ekonomik dalgalanmaları derinleştirirken toplumsal çatışmaları da yeniden üretir. Kapitalizm böylece kendi varlığını sürdürmek isterken, aynı anda kendi çöküş dinamiklerini üretir.

Lenin’in “emperyalizm kapitalizmin en yüksek aşamasıdır” tespiti [4] üzerinden bir asır geçti; ancak kapitalizmin günümüzde aldığı biçimler, bu teorinin tarihsel bir güncellemesini zorunlu kılmaktadır. Lenin’e göre emperyalizm, tekelci sermaye ile mali sermayenin kaynaşması, sermaye ihracının belirleyici hale gelmesi ve dünya pazarlarının büyük güçler arasında paylaşımı anlamına geliyordu. Bugün bu dinamikler geçerliliğini korumakla birlikte, enerji kaynaklarının denetimi, dijital teknoloji tekellerinin yükselişi ve sınır politikalarının küresel ölçekte yeniden yapılandırılması, çağdaş emperyalizmin yeni eksenlerini oluşturmaktadır.

Enerji krizleri, çağdaş emperyalist rekabetin temel dinamiklerinden biridir. Ortadoğu’daki savaşlar, Rusya-Ukrayna çatışması ya da Afrika’daki askeri müdahaleler, yalnızca jeopolitik değil; aynı zamanda enerji tekellerinin çıkar mücadelesidir. Ancak günümüz emperyalizmi yalnızca petrol ve doğalgaz üzerinden değil, veri ve dijital altyapı üzerinden de işlemektedir. Amazon, Apple, Google ve Tencent gibi teknoloji devleri, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda küresel siyasetin ve ideolojik süreçlerin yönelimlerini etkileyen başlıca aktörlerdir [8,12]. Bu “dijital sömürgecilik”, bilginin, iletişimin ve verinin tekelleştirilmesi yoluyla yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda kültürel ve siyasal bir egemenlik biçimi üretmektedir.

Göçmen emeği bu çerçevede kritik bir yere sahiptir. Merkez ülkelerde göçmen işçiler, sermaye birikimi için vazgeçilmez, ucuz ve esnek bir emek kaynağı haline gelmiştir. Avrupa’daki tarım ve bakım sektörleri, ABD’deki hizmet işçileri ya da Körfez ülkelerindeki inşaat işçileri bunun en somut örnekleridir [3, 13]. Bu emek piyasaları, göçmenleri sendikasız, sosyal haklardan yoksun ve sürekli tehdit altında tutarak sermayenin krizini hafifletmektedir. Kapitalizm, merkez ülkelerdeki toplumsal istikrarı göçmen emeğinin görünmez sömürüsü üzerine kurmaktadır.

Diaspora sermayesi de bu tablonun bir parçasıdır. Göçmen topluluklar yalnızca emek gücü olarak değil, aynı zamanda sermaye birikimi sürecine entegre olmuş durumdadır. Avrupa’daki diasporalar aracılığıyla biriken sermaye, hem anavatanlarına hem de bulundukları ülkelere yönlendirilmekte; inşaat, ticaret ve hizmet sektörlerinde önemli roller oynamaktadır [2]. Ancak bu süreç aynı zamanda çelişkiler üretmektedir: Diaspora sermayesi kapitalist sisteme entegre olurken, aynı sistemin krizlerinden ve ayrımcı politikalarından doğrudan etkilenmektedir.

Türkiye’deki Suriyeli işçiler bunun çarpıcı bir örneğidir. Kayıtdışı ve düşük ücretli koşullarda çalışan milyonlarca Suriyeli, Türkiye ekonomisinin belirli sektörlerinde sürekliliği sağlayan, ancak aynı zamanda sınıfsal gerilimlerin hedefi haline gelen bir işgücü oluşturur [14]. Bu durum, göçmen emeğinin kapitalizmin çıkmazında nasıl ikili bir rol oynadığını gösterir: Sistemin devamı için gerekli ama aynı anda krizleri derinleştiren bir unsur.

Rosa Luxemburg’un sermaye birikimi teorisi, Türkiye’deki Suriyeli göçmen işçilerin sömürü koşullarını anlamak açısından verimli bir çerçeve sunar. Luxemburg, kapitalizmin kendi sınırlarını aşmak için sürekli yeni emek rezervlerine ihtiyaç duyduğunu belirtmişti [6]. Bugün Suriyeli işçilerin tekstil, tarım ve inşaat sektörlerinde kayıtdışı biçimde istihdamı, tam da bu mantığın çağdaş bir........

© sendika.org