“Mahir Çayan Kitabı” üzerine |
Kitap Mahir Çayan’ın yazılarının, Devrimci Yol tarafından 1978 Ocak ayında basılan “Toplu Yazılar” baskısı referans alınarak yeniden yayımlanması ve Mahir Çayan üzerine yazılan yazılardan oluşuyor. [1] Kitapta Mahir’in yazıları dışında, hazırlayan Emir Ali Türkmen, Ertuğrul Kürkçü, İlkay Alptekin Demir-Necmi Demir, Abdullah Öcalan, Mahir Sayın, Mahmut Memduh Uyan, Merih Cemal Taymaz, Işık Ergüden ve M. Ender Öndeş’in yazıları var.
Öncelikle bağlam üzerinde kısaca durmakta yarar var. Dipnot Yayınları daha önce de “seçme yazılar ve üzerine yazılar” alt başlıklarıyla İbrahim Kaypakkaya, Hikmet Kıvılcımlı, Behice Boran kitapları çıkardı ve Mahir Çayan Kitabı da bu serinin bir devamı niteliğinde. Her birisi Türkiye sosyalist hareketinin önemli liderlerinden olan bu sosyalistler için, bazıları o sosyalist önderin takipçisi olma iddiasında olan, bazıları sosyalist hareketin farklı geleneklerinden olan yazarların yazıları kitaplarda yer alıyor. Bu şekilde yapılan seçme yazılara doğal olarak itirazlar olacaktır ancak bunların yayınevi ve editörün seçme hakkı çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir. Mahir Çayan Kitabı’nda da, Mahir’in izleyicisi olma iddiasında olanlardan veya onu eleştirenlerden oluşan çok farklı yazarların yazıları da yer alabilirdi. Kimi durumda yazı talebinde bulunulan kişilerin yazmayı tercih etmemesi kimi durumda da editörün tercihleriyle bir seçme oluşur. Mahir Kitabı da yayınevi ve editörün siyasi tercihlerinden, doğal olarak, etkilenmiş bir kitap. Daha farklı yazarlardan ve yazılardan oluşan bir Mahir kitabının ihtiyaç olduğunu düşünenlerin de farklı kitaplar yayımlaması yararlı olur.
Mahir Çayan üzerine yazılan yazıların bir kısmı daha önce yayımlanmış kitaplardan alınma. (Bunu bir “kusur” veya “eleştiri” olarak yazmıyorum, sadece bilgi olarak aktarıyorum. Böyle bir derleme kitabın daha önce yayımlanmış yazıları içermesi doğaldır.) Örneğin Ertuğrul Kürkçü’nün “THKP-C” yazısının 2013 yılında Dipnot Yayınları tarafından yayımlanan “İsyanın İzinde” isimli kitaptan alınmış olduğu belirtiliyor, ancak bu yazı daha öncesinde de STMA’da (Cilt 7, s. 2198-2199) yayımlanmıştır. Abdullah Öcalan’ın “Mahir Çayan’ın İzinde” başlığıyla yazılan yazısı, değişik kitaplardan alınan bölümlerle oluşturulmuş bir derleme yazı. Mahir Sayın’ın “Mahir Çayan: Devlet Baba’ya Sosyalist İsyan” başlıklı yazısının daha önce yayımlandığı konusunda bir not kitapta yer almamakla birlikte yazının içeriğinden 2015 civarında yazıldığı anlaşılıyor.
Değerlendirmeye başlarken hazırlayana ve yayınevine teşekkür etmekte yarar var.
Gelelim değerlendirme ve eleştirilerimize…
(Türkmen, Emir Ali (Haz.). 2025. Mahir Çayan Kitabı. Toplu Yazılar ve Üzerine Yazılar. Ankara: Dipnot Yayınları)
Derlemede yazıları yer alan kişilerin süreci çok iyi bildiğine kuşku yok ama kitapta bazı maddi hatalar var. Bu hataların bir kısmı, siyasal tartışmaları etkilemeyecek “teknik” denilebilecek hatalar olmakla birlikte bazı hatalar siyasal sonuçları da olan hatalardır.
Kitabı hazırlayan Emir Ali Türkmen’in kitaba giriş niteliğindeki yazılarının daha özenli hazırlanması iyi olurdu. Daha kitaba başlar başlamaz maddi hataların ve yanlış yargı oluşturacak ifadelerin bulunması sorunlu bir durum. Öncelikle “Hazırlayanın Notu” bölümünden başlayalım. Burada Mahir Çayan’ın yazılarının, Devrimci Yol yayınları tarafından Ocak 1978’de yapılan baskı esas alınarak hazırlandığı belirtiliyor ve kitabın bölümleri aktarılıyor. Bu bölümde “1972 Mayısındaki durum değerlendirmesi” ifadesi kullanılıyor ki, doğal olarak, buradaki tarihin doğrusu “1971 Mayıs” ayıdır. Bu hata Devrimci Yol’un 1978 Ocak baskısında da var olan ancak 1978 Ekim ayındaki baskıda düzeltilmiş olan bir hata. Aynı hatayı bugün tekrarlamadan başlamak iyi olurdu.
Emir Ali Türkmen “Mahir Çayan ve THKP-C” başlıklı bir yazı ile Mahir Çayan’ın sürecini özetliyor. Böyle bir bölüm, o süreci yeterince bilmeyen okurlar için yararlı bir giriş. Yazının Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’nin (STMA) ilgili bölümünden yararlanılarak yazıldığı belirtiliyor. Ancak burada peş peşe hatalar var. Örneğin Mahir için “1965’te FKF’nin başkanlığını üstlendi” yazılmış. Aynı yanlış Ergüden’in yazısında da “Aralık 1965’te FKF ikinci başkanı, 1966 başında da başkan seçildi” (Ergüden, s. 445) şeklinde tekrarlanıyor. Mahir Çayan FKF başkanlığı yapmamıştır, STMA’da da böyle bir cümle yok. Doğrusu ise Mahir Çayan’ın SBF Fikir Kulübü Başkanı olmuş ve bu görevi 1967 yılına kadar sürdürmüş olmasıdır (Feyizoğlu, 1997, s. 25)[2].
Türkmen’in yazısının devamında Mahir’in 1967’de kısa süreliğine Fransa’ya gittiği (bu iddia Ergüden’in yazısında da (s. 445) var), 1968’de İzmir’deki 6. Filo eylemlerine katılarak gözaltına alındığı yazıyor. Bu bilgiler STMA’dan alınmış ama, anlaşıldığı kadarıyla yanlış. Feyizoğlu’nun kitabında mektuplaşmalarla ve başka kanıtlarla destekleyerek anlattığına göre Mahir Fransa’ya 1968 sonlarında gidiyor, İzmir’de de 1969’un Aralık ayındaki NATO protestosundan gözaltına alınıyor. Bunlar basit hatalar.
Bu bölümde, STMA’dan kaynaklanmayan bir hata ise “Fransa’da bulunduğu süre içerisinde Latin Amerika’daki silahlı (fokocu) mücadelelerden etkilendi” (s. 13) yazıyor olması. STMA’da Mahir Çayan’a ilişkin biyografi bölümünde bu ifade yok. İfadenin özel olarak sorunlu tarafı ise Latin Amerika’daki silahlı mücadelelerin hepsini “fokocu” olarak etiketlemiş olması. Mahir Çayan’ın fokoculuğu desteklediği bir yazısı yoktur. 1970’te PDA’cılara eleştiriler yönelttiği “Yeni Oportünizmin Niteliği Üzerine” yazısında ve sonraki yazılarında fokoculuğun ve onu teorize eden Regis Debray’ın eleştirisi yapılmıştır. Mahir’i tanıtmak için yazılan yazıda “Mahir’in fokoculuktan etkilendiği” şeklindeki bir yazı, süreci bilmeyen okurlarda yanlış bir ön yargı oluşturacaktır.
Işık Ergüden’in yazısında “1969 Ocak ayında FKF kurultayı ile TİP’ten tamamen kopulmuştur” (s. 446) ifadesi bulunmaktadır. Ancak bu dönemde hem MDD’cilerin önemli kısmı, başkanlığa seçilen Yusuf Küpeli dahil, halen TİP üyesidir hem de TİP’teki “Sosyalist Devrim” (SD) yanlısı gençler bu kongre sonucunda oluşan yönetim içinde hem GYK’da hem MYK’da yer almıştır. Ancak bir süre sonra SD’ciler baskılarla vb. yönetimden uzaklaştırılmışlardır. Yazımızın ileriki bölümlerinde de belirteceğimiz gibi içlerinde Mahir Çayan’ın da olduğu birçok MDD’ci 1970 yılı sonbaharına kadar TİP içinde mücadele etmiştir.
Ertuğrul Kürkçü’nün yazısında da bazı maddi hatalar var. Örneğin “THKP-C “vur”muş ama “kaç”amamıştır. Bunun pratikteki anlamı iki “kuşatma”da on üç “öncü savaşçı”nın ölümüdür …” (s. 358) ifadesi var. THKP-C, 1970 Aralık ayındaki oluşumundan sonra, doğrudan silahlı eylemlerle bağlantılı olmayan devrimcilerin ölümleri dışarıda bırakıldığında 11 kayıp vermiştir. Sözü edilen iki kuşatmadan birisi Maltepe, diğeri Kızıldere ise bu ikisinde toplam (THKO’lular dahil) 11 savaşçı ölmüştür. Ulaş’ın vurulduğu Arnavutköy çatışması ve Koray Doğan’ın öldürülmesi dahil edilirse içinde THKP-C’lilerin bulunduğu çatışmalarda 13 devrimci ölmüştür.
Ertuğrul Kürkçü[3]: “THKP-C”
Ertuğrul Kürkçü, yazısında THKP-C’nin tek boyutlu olarak ele alınmasına karşı çıkarak onun TİP, DEV-GENÇ ve devrimci askerler içindeki örgütlenmesine, kitle ilişkileri şebekesine sahip olmasına ve bunların olumlu etkilerine dikkat çekiyor. Bu doğru bir vurgudur.
Kitapta değişik yazarların yazılarında bir “tarih dışılık” eğilimi görülüyor. Örneğin Ertuğrul Kürkçü, Mahir’in “silahlı propagandanın önce solu toparlayıp, samimi unsurların tek bir strateji etrafında toplanacakları” konusundaki değerlendirmesinin gerçekleşmek bir yana THKP-C sürdürücülerinin 1973 sonrasında çok sayıda gruba bölünmüş olduğunu belirterek, yanlışlamaya çalışıyor (Kürkçü, s. 357). Ancak Mahir’in buradaki beklentisinin tam bir örgütsel yenilgiyi içeren bir beklenti olmadığını, savaşçı bir teorisyen olarak Mahir’in burada yazdığı varsayımın başarıyla sürdürülen bir silahlı mücadele varsayımı olduğunu atlıyor. Böyle bir mücadelede “başarı” kıstası ise “silahlı mücadelenin sürekliliğini sağlamak” olarak değerlendirilebilir. Gelişen bir mücadele ile örgütsel olarak yenilmiş bir mücadelenin sonuçlarının farklı olacağı açıktır. THKP-C, henüz çok zayıf bir örgütsel yapıya sahipken girmek durumunda kaldığı büyük bir mücadelede fiziksel olarak imha edilmiştir. Ancak bütün sınırlılıklarına karşı yapılabilen birkaç eylemin kitleler üzerindeki olumlu etkisi sonraki yıllarda görülmüştür. Bu durumu Kürkçü, yine Mahir’in/THKP-C’nin teorisinin yanlışlanması olarak değerlendiriyor.
… pratikte kuvvet gösterisini gerçekleştiren devlet karşısında THKP-C giriştiği bütün silahlı çatışmaları kaybetti; “kitleler”, İsrail Konsolosu’nu kaçırıp öldürdüğünde değil- bu THKP-C için bir kararlılık gösterisiydi- kendisinden üstün askeri güçler tarafından öldürüldüğünde Mahir Çayan’dan yana çıktılar. (Kürkçü, s. 358)
… pratikte kuvvet gösterisini gerçekleştiren devlet karşısında THKP-C giriştiği bütün silahlı çatışmaları kaybetti; “kitleler”, İsrail Konsolosu’nu kaçırıp öldürdüğünde değil- bu THKP-C için bir kararlılık gösterisiydi- kendisinden üstün askeri güçler tarafından öldürüldüğünde Mahir Çayan’dan yana çıktılar. (Kürkçü, s. 358)
Burada Mahir’in “öncü savaşı” teorisini çürütmek için zorlama bir çaba var gibi görünüyor. Aslında aynı sürecin parçası olan iki eylem karşı karşıya getiriliyor ve farklı sonuçlar verdiği iddia ediliyor. Oysa böyle birbirinden farklı sonuçlar yoktur. “Kitleler” İsrail konsolosu kaçırılıp öldürüldükten hemen sonra devrimcilere ne kadar aktif bir destek vermişlerse Kızıldere’den hemen sonra da aynı düzeyde destek vermişlerdir: Her iki süreçte de önemli kitle eylemleri olmamıştır. Ancak yok olma pahasına verilen mücadelenin oluşturduğu sempati birkaç yıl içinde ortaya çıkan önemli bir etki yaratmıştır. Çok zayıf bir örgütsel yapı ile verilen “öncü savaşı” bile, mevcut şartlarda, önemli bir halk sempatisine ve yeni devrimcilerin mücadeleye katılmasına zemin oluşturmuştur. Mahir Çayan kitlelerin kısa sürede mücadeleye katılmasının beklenmediğini Kesintisiz Devrim 2-3’te şöyle belirtiyor:
Ülkemizde pasifistler özellikle şunu söylemektedirler. “Yapılan eylemler kitlelerde sempati yaratıyor, ama hepsi o kadar…” Doğrudur. Kitleler bizlere karşı sempati duymalarına rağmen, henüz aktif olarak desteklemiyorlar ve mücadelenin içine girmiyorlar. Bu son derece doğaldır. Ne bekleniyordu yani? 5-6 askeri eylem sonucu, kitlelerin ayaklanıp, ülkede devrim yapması mı? Bu pasifistlerin devrimci mücadeleyi, kısa bir süreç olarak görmelerinin ve sosyal oluşumdan habersizliğinin bir kanıtıdır. (Kesintisiz Devrim 2-3)
Ülkemizde pasifistler özellikle şunu söylemektedirler. “Yapılan eylemler kitlelerde sempati yaratıyor, ama hepsi o kadar…”
Doğrudur. Kitleler bizlere karşı sempati duymalarına rağmen, henüz aktif olarak desteklemiyorlar ve mücadelenin içine girmiyorlar. Bu son derece doğaldır. Ne bekleniyordu yani? 5-6 askeri eylem sonucu, kitlelerin ayaklanıp, ülkede devrim yapması mı?
Bu pasifistlerin devrimci mücadeleyi, kısa bir süreç olarak görmelerinin ve sosyal oluşumdan habersizliğinin bir kanıtıdır. (Kesintisiz Devrim 2-3)
Yine Kürkçü’nün yukarıda aktardığımız pasajının içerdiği düşünülebilecek olan diğer alt anlam üstünde de duralım. Yani “kitleler öldürünce -kararlılık gösterisi yapınca- değil öldürülünce Mahir Çayan’dan yana çıktılar” varsayımı… Kitleler (aslında siyaseten en uyanık ve ilgili olan kesimleri) yaptığı hiçbir eylemi tamamlayamayan birilerine öldürüldüklerinde ne kadar sempati duyardı? Belki “acıma” hissederdi ama “peşinden gitme”nin, “destek verme”nin ilk adımı olan “sempati”yi ne kadar hissederdi? Mahirler, Elrom’u kaçırmış ve bütün şehir ev ev aranmasına rağmen yakalanmadan eylemlerini gerçekleştirmişlerdir. Bundan bir süre sonra çok sayıda devrimci yakalanmış, Mahir’le Hüseyin ise Maltepe kuşatmasında 52 saat boyunca direnmiş, sonuna kadar kararlılıklarını korumuş ve mücadele etmiştir. Yakalanmalardan sonra, Maltepe Cezaevi’nden firar edilebilmiş olması da, devrimcilerin kararlılığını, yaratıcılığını, olanaklar yaratabilme becerisini ve devletin her şeyi kontrol edemediğini gösteren ve kitlelerde sempati uyandıran önemli bir eylem olmuştur. Mücadele zinciri Ulaş’la Ziya’nın kaldıkları evlerde baskına uğradıklarında kararlılıkla mücadele etmeleriyle devam etmiştir. Koray Doğan yakalandığında teslim olmamış, kaçmaya çalışırken vurulmuştur. Aylarca çok yoğun şekilde aranan devrimcilerin bir bölümü yakalanmadan önce Ünye’deki radar üssünde görevli kişileri kaçırabilmişler ve Kızıldere’de çevreleri sarıldığında da teslim olmayıp mücadeleyi sonuna kadar sürdürmüşlerdir. Benzer şekilde THKO’lular da Gemerek’te, Nurhaklarda, uçak kaçırma eyleminde, jandarma komutanını kaçırma eyleminde ve idam sehpalarında inançlarını ve kararlılıklarını göstermişlerdir. Mücadeleye az çok sempatisi olan kitleler açısından sadece bir “acıma” nesnesi söz konusu değildir. Her şart altında mücadeleyi sürdürme kararlılığı, kitleleri (en çok da “halk”ı oluşturan sınıf ve tabakalardan gençliği) etkilemiş ve en ileri kesimlerin zaman içinde mücadeleye katılmasını sağlamıştır.
Ertuğrul Kürkçü, “orijinal kadrolar”dan söz ederek şöyle yazıyor:
THKP-C’nin kendi özgül tarihi içinde hiç kimsenin kendi tezlerini Mahir Çayan kadar kuvvetli bir biçimde ve Marksizmin genel bağlamı içine yerleştirerek savunabilmiş ve ilerletebilmiş olduğu söylenemez. Bu nedenle, Mahir Çayan’ın ölümünün hemen ardından THKP-C’nin geride kalan kadroları arasında bu tezlerin vülger bir savunusu ile kategorik olarak reddi biçiminde süren tartışmalar bu tezler üzerinde “orijinal kadroların” herhangi bir reorganizasyon imkânını bırakmadı. (Kürkçü, s. 362-363)
THKP-C’nin kendi özgül tarihi içinde hiç kimsenin kendi tezlerini Mahir Çayan kadar kuvvetli bir biçimde ve Marksizmin genel bağlamı içine yerleştirerek savunabilmiş ve ilerletebilmiş olduğu söylenemez. Bu nedenle, Mahir Çayan’ın ölümünün hemen ardından THKP-C’nin geride kalan kadroları arasında bu tezlerin vülger bir savunusu ile kategorik olarak reddi biçiminde süren tartışmalar bu tezler üzerinde “orijinal kadroların” herhangi bir reorganizasyon imkânını bırakmadı. (Kürkçü, s. 362-363)
Kızıldere sonrasında, cezaevindeki THKP-C’lilerin önde gelen kadrolarının bir kısmının yaşadığı yılgınlık ve savrulma şartları içinde THKP-C’nin mücadelesini Troçkizm, anarşizm, maceracılık vb. şeklinde değerlendirdiği bilinmektedir. Öte yandan önceki dönemin önde gelen çok sayıda kadrosu, solda büyüyen Çin-Sovyet saflaşmasının etkisine girerek Mahir Çayan ve THKP-C’nin devrimci çizgisinden ayrılmışken, hangi “orijinal kadroların” bir “reorganizasyon” yapabileceğini tasavvur etmek pek mümkün değil.
Mahir Sayın: “Mahir Çayan: Devlet Baba’ya Sosyalist İsyan”
Mahir Sayın yazısının başından itibaren “suni denge” teorisini çürütmeye çalışıyor. Ayrıca, 1960’larda sosyalist harekette Hıristiyanların ve devlet karşıtı Müslüman ayaklanmalarının makbul sayılmadığını ancak “devleti kurtarmaya” dönük İttihat ve Terakki vb. hareketlerin makbul sayıldığını iddia ediyor.
60’lı yıllar, Türk ordusunun kökleri Osmanlıdan ve Kurtuluş savaşından gelen “devrimciliğinin”, Osmanlının “kerim devlet” ve “devlet baba” özelliklerinin tartışıldığı ve her ne kadar Türklerin Anadolu’da kurdukları bütün devletlerin tarihi isyanlarla ilerlemiş olsa da Türk toplumunda isyan yokluğunun yoğunca yazılıp tartışıldığı devirlerdi. (Sayın, s. 365)
60’lı yıllar, Türk ordusunun kökleri Osmanlıdan ve Kurtuluş savaşından gelen “devrimciliğinin”, Osmanlının “kerim devlet” ve “devlet baba” özelliklerinin tartışıldığı ve her ne kadar Türklerin Anadolu’da kurdukları bütün devletlerin tarihi isyanlarla ilerlemiş olsa da Türk toplumunda isyan yokluğunun yoğunca yazılıp tartışıldığı devirlerdi. (Sayın, s. 365)
Babai ayaklanmasından (1239-1240) başlayıp, Şeyh Bedreddin, Pir Sultan diye devam eden onlarca ayaklanma her ne kadar hayallerini paylaşıp türkülerini söylemeye devam etsek de “baba devlet”le toplum arasında bir tür “baba evlat ilişkisinin bulunduğu anlayışını” ortadan kaldırmaya yetmiyordu. Osmanlıya ihanet olarak görülen Müslümanların dışındakilerin (Rum, Bulgar, Ermeni) ayaklanmaları ise geleneğimize ait olarak asla görülmüyordu. Hatta resmi ideoloji tarafından “ihanet” olarak damgalanmış olan Kürt ve Arap isyanları bile halkın devlete karşı tavır alışı olarak kabullenilmiyordu. Dahası, sempatiyle bakılan İttihat ve Terakki’nin iktidara gelmesine ön gelen dönemdeki devletin zalim uygulamalarına karşı olan halk ayaklanmaları da hemen hemen bilinmeyen ya da bilinmek istenmeyen olgulardı. Makbul olanlar ise Jöntürk, İttihat ve Terakki, Kuva-i Milliye ve Kemalist hareket gibi devlet kurtarmaya yönelik isyanlardı. (Sayın, s. 365)
Babai ayaklanmasından (1239-1240) başlayıp, Şeyh Bedreddin, Pir Sultan diye devam eden onlarca ayaklanma her ne kadar hayallerini paylaşıp türkülerini söylemeye devam etsek de “baba devlet”le toplum arasında bir tür “baba evlat ilişkisinin bulunduğu anlayışını” ortadan kaldırmaya yetmiyordu. Osmanlıya ihanet olarak görülen Müslümanların dışındakilerin (Rum, Bulgar, Ermeni) ayaklanmaları ise geleneğimize ait olarak asla görülmüyordu. Hatta resmi ideoloji tarafından “ihanet” olarak damgalanmış olan Kürt ve Arap isyanları bile halkın devlete karşı tavır alışı olarak kabullenilmiyordu. Dahası, sempatiyle bakılan İttihat ve Terakki’nin iktidara gelmesine ön gelen dönemdeki devletin zalim uygulamalarına karşı olan halk ayaklanmaları da hemen hemen bilinmeyen ya da bilinmek istenmeyen olgulardı. Makbul olanlar ise Jöntürk, İttihat ve Terakki, Kuva-i Milliye ve Kemalist hareket gibi devlet kurtarmaya yönelik isyanlardı. (Sayın, s. 365)
Böylesine güçlü bir ideolojik hegemonyanın egemen olduğu koşullarda bu geleneğin kırılmasının zorunluluğu konusundaki ilk kestirme ifadeyi Deniz Gezmiş’ten duydum: “Bu solda/toplumda devlete isyan geleneği yok. Biz yok olacak olsak da şeytanın bacağını kıracağız!” (Sayın, s. 366)
Böylesine güçlü bir ideolojik hegemonyanın egemen olduğu koşullarda bu geleneğin kırılmasının zorunluluğu konusundaki ilk kestirme ifadeyi Deniz Gezmiş’ten duydum: “Bu solda/toplumda devlete isyan geleneği yok. Biz yok olacak olsak da şeytanın bacağını kıracağız!” (Sayın, s. 366)
Burada üstünde durulması gereken konu, “suni denge” tezinin bu toplumun tarihinde hiçbir ayaklanma olmadığı anlamına gelmiyor olmasıdır. Türkiye toplumunu az çok tanıyan herkes devletin gücüne ilişkin olarak geniş kitlelerde var olan düşünceyi bilir. Devletin (veya sistemin) gücü, yenilmezliği düşüncesi bütün devlet yapılarında belirli ölçüde vardır ancak birbirine benzer sorunlarla karşılaşan farklı toplumların verdiği tepkiler göz önünde tutulduğunda Türkiye’de bunun daha güçlü olduğu rahatlıkla görülmektedir. Devrim yapmak için yola çıkan devrimcilerin dünyadaki ve ülkedeki farklı eğilimleri göz önünde tutması zorunludur. Mahir Çayan, tahlillerinde Türkiye’deki “tarihi “Moskof düşmanlığı”” konusunu bile bir dezavantaj olarak değerlendirmeye katmıştır (Kesintisiz Devrim 2-3). “Suni denge” teorisinin özgün yanlarından birisi, suni dengenin, emperyalizmin 3. Bunalım Dönemi’nin özellikleri (gizli işgal, nispi refah, güçlenen merkezi devlet ve kontrol mekanizmalarının gelişmesi vb.) nedeniyle yeni sömürge ülkelerde genel bir durum olarak tespit edilmiş olmasının yanında Türkiye tarihinden ve bugününden kaynaklanan özelliklerin de göz önünde tutulmuş olmasıdır. Yani “suni denge” sadece Osmanlı tarihinin ve bu tarihe ilişkin değerlendirmelerin bir yansıması değildir ancak Osmanlı tarihinin etkisi Türkiye’de kitlelerin pasifikasyonunu artıran etkenlerden birisidir.
Mahir Sayın Türkiye’de sosyalizmin birinci dalgasını 1960 öncesi dar ilişkiler içinde hareket eden ve devletle çatışmaya girmeyen dönemi, ikinci dalgasını 1960 sonrası kitleselleşilen ve bazı kesimlerle sınırlı da olsa devletle çatışmaya girilen dönem olarak ele alıyor.
Birinci hareketin oluşumundaki zaafı, kendi tarihini bir kenara koyarak 1920’de yeni ve esas olarak da “Türk komünist” hareketi oluşturmakken, ikincinin başlangıcında da bu ideolojik politik mirası inkâr etmeden/edemeden devlete bayrak açmış olmak söz konusuydu. Ne var ki, birinci dalga kendisinden önce gelen ve silahlı direniş düzeyine ulaşmış olan Osmanlı sosyalist ve Kürt hareketini ancak kendi uzantısı olarak kabullenerek yola çıkmışsa yeni hareket de bu zaafı aşmayı başaramadı. (Sayın, s. 369)
Birinci hareketin oluşumundaki zaafı, kendi tarihini bir kenara koyarak 1920’de yeni ve esas olarak da “Türk komünist” hareketi oluşturmakken, ikincinin başlangıcında da bu ideolojik politik mirası inkâr etmeden/edemeden devlete bayrak açmış olmak söz konusuydu. Ne var ki, birinci dalga kendisinden önce gelen ve silahlı direniş düzeyine ulaşmış olan Osmanlı sosyalist ve Kürt hareketini ancak kendi uzantısı olarak kabullenerek yola çıkmışsa yeni hareket de bu zaafı aşmayı başaramadı. (Sayın, s. 369)
Türkiye sosyalist/komünist hareketinin önemli ölçüde “Türk” olması ülkenin tarihsel sürecinden kaynaklanan bir durumdur. Türkiye komünist hareketinin şekillendiği yıllar, ülkenin bir bölümünün işgal altında olduğu, ülkedeki farklı dinsel ve ulusal topluluklar arasında gerilimin ve çatışmaların oldukça yoğun olduğu yıllardır. Yaşanan “ulusal” nitelikli savaşlar, gerilimler, katliamlar, mübadeleler vb. sonucunda ülke nüfusu büyük oranda “Müslümanlık” temelinde homojenleşmiş, yaşanan çatışmaların etkisi toplumların hafızasında uzun süre etkili şekilde kalmaya devam etmiştir. Türkiye komünist hareketinin, bir tarih öncesi varsa da, tarihi 1920 yılında Bakü’de Türkiye Komünist Partisi’nin kurulmasıyla başlamış ve sonraki dönem bu şartlarda şekillenmiştir. Bu şartlarda oluşan “Türkiye” komünist hareketinin, daha önceki yıllarda Ermeni, Rum, Yahudi, Bulgar ilericileri tarafından verilmiş mücadelelerinden çok sınırlı bir miras olarak devral(a)bilmiş olması bu durumun sonuçlarından birisidir. İstanbul’da 1920 yılında kurulan ve üyelerinin önemli bir kısmı Rum, Ermeni, Yahudi olan Beynelmilel İşçi İttihadı örgütlenmesinin İstanbul’daki komünist örgütlenmeyle bağlantısı olmuş ve bu örgütlenmede yer alanların bir kısmı TKP’nin 1925 kongresinde temsil edilmiştir. Sonraki yıllarda da TKP’de değişik ulusal kökenlerden komünistler yer almıştır.
Mahir Sayın, MDD’cilerin TİP kongresine katılmaktan vazgeçerek aynı günlerde “Proleter Devrimci Kurultay” toplantısını yaptığını, bu toplantının da Mihri Belli’ye tepki olarak terk edildiğini ve M. Belli ile köprülerin tam anlamıyla atıldığını yazıyor. Oysa toplantı terk edilmemiş, toplantı sonunda oluşturulan bildiriye imza atılmış ve oluşturulan komitede Ertuğrul Kürkçü ve Ziya Yılmaz da yer almıştır, ancak kurultay sonrasında yapılan komite toplantılarına katılmamışlardır (Feyizoğlu, 1997, s. 286). “1965-1971 Türkiye’de Devrimci Mücadele ve Dev-Genç”[4] broşüründe bu bildiriye imza atılmasından dolayı “Aslında hata yalnız o arkadaşlarda değil, o toplantıya katılan bütün arkadaşlarımızda, hepimizdedir” (1971, s. 78) şeklinde özeleştiri verilmiştir.
Öte yandan Sayın söz konusu TİP Kurultayı’na katılım konusunu bir dipnotta spekülatif tarzda değerlendirmektedir:
Bu kurultay yerine TİP kongresine katılınmış olsaydı tarihin kesinlikle farklı akacağına kuşku yok. Birinci ihtimal H. Kıvılcımlı’nın o zamanlar ortaya koyduğu delege sayılarına bağlı olarak Aren-Boran çevresine karşı oluşturulacak bir ittifakın kongreyi kazanması mümkün olabilirdi. Böyle olmayıp da eskisi gibi muhalif bir kanat olarak içinde kalınmış olsa idi 12 Mart darbesinin TİP’i kapatmasının ardından mücadeleyi gerçekten sürdürenler TİP’in de gizlilik koşullarındaki sürdürücüsü olurlar ve sosyalist hareket içine girdiği parçalanma eğilimine karşı birlik doğrultusunda bir şansa sahip olabilirdi. (Sayın, s. 377, dipnot)
Bu kurultay yerine TİP kongresine katılınmış olsaydı tarihin kesinlikle farklı akacağına kuşku yok. Birinci ihtimal H. Kıvılcımlı’nın o zamanlar ortaya koyduğu delege sayılarına bağlı olarak Aren-Boran çevresine karşı oluşturulacak bir ittifakın kongreyi kazanması mümkün olabilirdi. Böyle olmayıp da eskisi gibi muhalif bir kanat olarak içinde kalınmış olsa idi 12 Mart darbesinin TİP’i kapatmasının ardından mücadeleyi gerçekten sürdürenler TİP’in de gizlilik koşullarındaki sürdürücüsü olurlar ve sosyalist hareket içine girdiği parçalanma eğilimine karşı birlik doğrultusunda bir şansa sahip olabilirdi. (Sayın, s. 377, dipnot)
Sayın’ın buradaki iddiası dönemin olgularıyla örtüşmeyen bir iddiadır. Öncelikle TİP içindeki gerilimler ve tasfiyeler, dönemin önemli yanlışlarından birisi olarak, fiziki çatışmalar noktasına gelmiştir. Bu süreçte, Mahir Çayan ve İlhami Aras’ın da içinde bulunduğu “Devrimci TİP Komitesi” üyeleri 1970 Eylül ayında TİP’ten ihraç edilmiş bunun üzerine TİP Ankara İl Kongresi ve TİP Genel Merkezi basılarak orada bulunanlara ve binaya zarar verilmiştir. Yani 1970 Ekim ayı sonunda yapılan TİP Kongresi öncesinde zaten ilişkiler son derece gergin ve çatışmalıdır, Sayın’ın birlikte mücadele varsayımı gerçekçi değildir. İkincisi, Mahir Sayın’ın bu varsayımı THKP-C çıkışı yerine TİP’te birliği önermek anlamına gelmektedir. Sosyalist hareketin tartışmalarını ideolojik zeminden fiziki çatışma zeminine taşımaması elbette olumlu olur ama her bölünme olumsuz sonuçlar vermez. Burada sözü edilen “parçalanma” Türkiye halkları ve Türkiye devrimci mücadelesi açısından yararlı bir parçalanma olmuştur. Birliğini korumuş bir TİP’in 12 Mart döneminde Türkiye devrimci mücadele tarihine sağlayacağı var sayılan katkıdan çok daha fazlası faşizme ve emperyalizme karşı direniş sayesinde kazanılmıştır.
Mahir Sayın “Suni Denge ve Öncü Savaşı” başlıklı bölümde bu tezleri çürütmeye çalışmaktadır. Bu amaçla emperyalizmin içsel olgu olmasıyla ilgili yaptığı bir alıntıdaki “halk kitlelerinin milliyetçi tepkileri, gavura alerjisi nötralize olmuştur” (Sayın, s. 385) ifadesinin dipnotunda bu ifadeden “kritik sular”a ulaşmaktadır:
Nötralize olan milliyetçi tepki ve “gavura alerji”nin nasıl tehlikeli bir rol oynayabileceği düşünülmeden bunlardan da olumlu bir biçimde yararlanılabileceğinin düşünülmesi milli meselelerde nasıl kritik sularda yüzüldüğünü göstermektedir. Hiç akla gelmemektedir ki, tam tersine bu halkın gavura alerji, milliyetçi tepki diye, Rumları, Ermenileri, Süryanileri, Ezidileri katletmeleri emperyalistlere karşı çıkmaktan çok daha kuvvetli duygularını oluşturur. Bu anlamdaki tepkilerinin yok olmadığını da yükselen Kürt mücadelesine karşı alınan tutumlar ortaya koymuştur. (Sayın, s. 385)
Nötralize olan milliyetçi tepki ve “gavura alerji”nin nasıl tehlikeli bir rol oynayabileceği düşünülmeden bunlardan da olumlu bir biçimde yararlanılabileceğinin düşünülmesi milli meselelerde nasıl kritik sularda yüzüldüğünü göstermektedir. Hiç akla gelmemektedir ki, tam tersine bu halkın gavura alerji, milliyetçi tepki diye, Rumları, Ermenileri, Süryanileri, Ezidileri katletmeleri emperyalistlere karşı çıkmaktan çok daha kuvvetli duygularını oluşturur. Bu anlamdaki tepkilerinin yok olmadığını da yükselen Kürt mücadelesine karşı alınan tutumlar ortaya koymuştur. (Sayın, s. 385)
Burada Mahir Sayın, Mahir Çayan’ın düşüncesinde tam bir çarpıtmaya başvurmaktadır. Üstelik “düşünülmeden” dediği ve “olumlu bir biçimde yararlanılabileceğinin düşünülmesi”ni eleştirdiği konu Kesintisiz Devrim 2-3’te ifade edilmiş ve olumsuz ihtimaller üstünde de durulmuştur. Hem de Kürt sorunu ile bağlantı kurularak yapılmıştır. Tam da Mahir Sayın’ın yukarıda ilettiği alıntıya benzer şekilde Mahir “yabancıya karşı alerji” ifadesini emperyalist işgale karşı olmak bağlamında kullanmaktadır. Bölüm şöyledir:
Emperyalist açık işgali yaşamış ve emperyalizme karşı muzaffer olmuş, bir anti-emperyalist kurtuluş savaşı vermiş olan Türkiye halkında, anti-emperyalist duygular, yabancıya karşı alerji, Latin Amerika ülkelerinden çok daha fazladır. Bu duygular devrimciler için çok önemli bir potansiyeldir. Gizli işgal esprisini iyi işleyebilen bir silahlı propagandayı temel alan örgüt, bu duygu ve alerjinin oluşturduğu potansiyeli, sınıfsal bir temel üzerine oturtabilir. (Eğer bu potansiyel iyi işlenemezse, oligarşi bunu anti-komünizm demagojik silahının bir aracı olarak devrimcilere karşı kullanabilir. Nitekim bugün bu konuyu oligarşi özellikle işlemeye çalışmaktadır. Ayrıca oligarşi, ülkemizdeki Türk ve Kürt halklarını birbirine düşürmek için de bu konuyu istismar aracı olarak kullanmaktadır). (Çayan, 2025, s. 318)
Emperyalist açık işgali yaşamış ve emperyalizme karşı muzaffer olmuş, bir anti-emperyalist kurtuluş savaşı vermiş olan Türkiye halkında, anti-emperyalist duygular, yabancıya karşı alerji, Latin Amerika ülkelerinden çok daha fazladır.
Bu duygular devrimciler için çok önemli bir potansiyeldir. Gizli işgal esprisini iyi işleyebilen bir silahlı propagandayı temel alan örgüt, bu duygu ve alerjinin oluşturduğu potansiyeli, sınıfsal bir temel üzerine oturtabilir. (Eğer bu potansiyel iyi işlenemezse, oligarşi bunu anti-komünizm demagojik silahının bir aracı olarak devrimcilere karşı kullanabilir. Nitekim bugün bu konuyu oligarşi özellikle işlemeye çalışmaktadır. Ayrıca oligarşi, ülkemizdeki Türk ve Kürt halklarını birbirine düşürmek için de bu konuyu istismar aracı olarak kullanmaktadır). (Çayan, 2025, s. 318)
Mahir Çayan burada bir duygu ve alerjinin oluşturduğu “potansiyel”den söz ederek bu potansiyelin devrimciler tarafından sınıfsal bir temele oturtularak değerlendirilemediği durumda oligarşinin elinde bir silaha dönüşebileceğini belirtmektedir. MDD hareketinden koptuktan sonraki birkaç ay içinde ciddi bir savaşa giren devrimcilerin pek çok konuyu yeniden enine boyuna tartışma olanağı olmamıştır. Türkiye’deki Kurtuluş Savaşı ve sonrasında oluşan Cumhuriyet’in hâkim ulus dışındaki uluslar için oluşturduğu baskı ve asimilasyon ortamı bu dönemde incelenememiştir ve bu eksikliktir. Ancak, meseleyi Mahir Sayın’ın ele aldığı gibi (Kurtuluş Savaşı’nda) antiemperyalist bir savaş verilmediği aslında Rum, Ermeni ve Süryanilere karşı bir savaş verildiği şekilde ele alınması da gerçeğin bir yönünün temel yönün yerine konulması ve tek yanlı şekilde ele alınması şeklindeki bir tutumdur ve eksiklikten öte bir çarpıtmadır.
Marksistler kendilerini devrimci milliyetçilerden ayırırlar. Devrimci milliyetçilerin milliyetçiliği, sadece emperyalizm karşısında değil diğer ulusal topluluklar karşısında da milliyetçi bir eğilim içermektedir. Sonuçta Mahir Çayan, Mahir Sayın’ın alıntı yaptığı yerde değil ama aktardığımız yerde, “gavura alerjinin ve milliyetçi duyguların sağladığı potansiyel” yanında riskleri üstünde de durmaktadır. Esasen bu durumla devrimciler açısından pek çok olayda tekrar tekrar karşılaşır. Örneğin işçiler içinde, işyerindeki eşitsizliklere karşı tepkiler doğru şekilde kanalize edilmediğinde de farklı işleri yapan işçilere, yabancı işçilere, emeklilere vb. karşı bir tepkiye dönüşebilmektedir. Devrimcilerin görevi ulusal konularda olsun, cinsiyetle ilgili konularda olsun, sınıfsal konularda olsun potansiyel tepkileri doğru bir temelde açığa çıkarmaktır.
Mahir Sayın, Çayan’ın “suni denge” tespitini çürütmeye çalışırken şöyle yazmaktadır:
M. Çayan’ın bu tespitleri yaptığı tarihte, Türkiye işçi sınıfı siyaset sahnesinde eşi görülmemiş mücadeleler vermekte ve bunları da nihayet 15-16 Haziran 1970 İstanbul isyanıyla taçlandırmaktadır. İşçi sınıfı hiçbir dengeye kulak asmadığı gibi örgütlü militan mücadelesine öncülük edecek bir devrimci partiyi aramaktadır. … 1970 sonrası da işçi sınıfı hareketinin yüksekliği açısından Türkiye’de halkın tepkileriyle oligarşi arasında herhangi bir denge olduğuna değil tam tersine işaret etmektedir. (Sayın, s. 387)
M. Çayan’ın bu tespitleri yaptığı tarihte, Türkiye işçi sınıfı siyaset sahnesinde eşi görülmemiş mücadeleler vermekte ve bunları da nihayet 15-16 Haziran 1970 İstanbul isyanıyla taçlandırmaktadır. İşçi sınıfı hiçbir dengeye kulak asmadığı gibi örgütlü militan mücadelesine öncülük edecek bir devrimci partiyi aramaktadır. … 1970 sonrası da işçi sınıfı hareketinin yüksekliği açısından Türkiye’de halkın tepkileriyle oligarşi arasında herhangi bir denge olduğuna değil tam tersine işaret etmektedir. (Sayın, s. 387)
Mahir Sayın, devamında, 1974 sonrası kitlesel mücadelenin yükselişini, faşist saldırıların devreye sokulmasını ve süren antifaşist mücadeleyi de suni dengenin var olmadığına, öncü savaşı ve silahlı propagandanın gereksizliğine kanıt olarak ortaya koyuyor.
Zira ortada ne kırılacak bir suni denge vardı ne de anti-faşist mücadeleyi aşabilecek bir başka tür silahlı propaganda. (Sayın, s. 387-388)
Zira ortada ne kırılacak bir suni denge vardı ne de anti-faşist mücadeleyi aşabilecek bir başka tür silahlı propaganda. (Sayın, s. 387-388)
Burada Mahir Sayın’ın Çayan’dan farklı olarak, ne kadar dar bir perspektiften baktığını görüyoruz. Mahir Çayan ve THKP-C suni denge kavramını 15-16 Haziran direnişinden aylar sonra kullanmaya başlamıştır. 15-16 Haziran, Türkiye işçi sınıfı hareketinin zirve noktalarından birisidir. Ancak bunun 17 Haziran’ı ve sonraki ayları da vardır. Sıkıyönetim ilan edildiğinde ve DİSK yöneticileri işçilere evlerine dönme çağrısı yaptığında kitleler önemli oranda geri çekilmiştir. Aynı yıllarda, işçi hareketine benzer şekilde, güçlü öğrenci eylemlilikleri de olmaktadır. Ancak bunlar zaman zaman düzenin sınırlarının dışına çıkma eğilimi gösterse de düzeni parçalayıp devrimci bir isyana yönelememektedir. İşte burada suni denge ve öncü savaşı anlayışı devreye girmektedir. Mahir Sayın’a sormak gerekir: İşçi sınıfı hareketi 12 Mart döneminde ne yapmıştır, atılımlarına devam etmiş midir? Mahir Sayın pasajın son bölümünde “1970 sonrası da işçi sınıfı hareketinin yüksekliği açısından … herhangi bir denge olduğuna değil tam tersine işaret etmektedir” yazmaktadır. Belirttiği yükselmedeki sınırlılıklar ve tıkanma noktaları tartışılabilir olmakla birlikte, yükselmeyi kabul edelim. Peki bu yükseliş politik bir bilince ne kadar dönüşmüştür ve 12 Eylül darbesi döneminde de devam etmiş midir?
İşçi sınıfının görkemli eylemlerinden hepimiz mutlu oluruz, ilerletmeye çalışırız, dersler çıkarırız. Ancak görevimiz bunlardan ibaret değildir. Devrimciler bu hareketlerin sınırlarını da görmek ve bu sınırların nasıl aşılacağını düşünmek, bunlar için politikalar oluşturmak zorundadır. İşte 1971-72’nin Mahir Çayan’ını hem kendi döneminin hem 1974 sonrasının hem de 2000’li yılların çok sayıda sosyalistinden de Mahir Sayın’dan da çok daha devrimci yapan şey, aradaki bu farkı bilmesidir.
Mahir Sayın “Zayıf Halka: Kemalizm ve Milli Mesele” alt başlığı altında Mahir’in (ve THKP-C’nin) bu başlıkta yer alan konulardaki yaklaşımlarını ele alarak eleştiriyor. Milli mesele konusunda ASD’ye Açık Mektup’taki (ASDAM) bilinen pasajı aktarıyor ve sonrasında yetersiz bulduğu noktaların eleştirisini yapıyor.
Kuşkusuz buraya seçeneğin, egemen ulusa değil ezilen ulusa ait bir gerçeklik olduğunun ve UKTH’nın yaşanan örneklerinin çok da söylenenlere uymamış olduğu gerçeğinin eklenmesiyle ancak temel sağlamlaşabilirdi. Sözü edilen yazı olayların son derece hızlı akması ve bu konuda muhtemel ki fikirleriyle ciddi katkıda bulunacak olan Hüseyin Cevahir’in katledilmesi önemli bir rol oynamıştır. (Sayın, s. 389)
Kuşkusuz buraya seçeneğin, egemen ulusa değil ezilen ulusa ait bir gerçeklik olduğunun ve UKTH’nın yaşanan örneklerinin çok da söylenenlere uymamış olduğu gerçeğinin eklenmesiyle ancak temel sağlamlaşabilirdi. Sözü edilen yazı olayların son derece hızlı akması ve bu konuda muhtemel ki fikirleriyle ciddi katkıda bulunacak olan Hüseyin Cevahir’in katledilmesi önemli bir rol oynamıştır. (Sayın, s. 389)
Böylesine önemli bir konuda burada ve “1965-1971 … Dev-Genç” broşüründe söylenenlerin yetersiz olduğunu yazanlar da bilmekte ve bunu belirtmektedirler. Mahir Sayın ise zorlama mantıklarla onları çürütmeye çalışmaktadır. Yazıda açık adıyla ve “ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı” olarak anılan haktaki “kendi kaderi” ifadesi ve sonrasında yer alan “ayrılma” (“ayırma” değil) ifadesi, Mahir Sayın’ın yazıda yok saydığı “egemen ulusa değil ezilen ulusa ait bir gerçeklik olduğu” anlayışını içermektedir. Öte yandan Mahir Sayın konuyu ASDAM’ı yayımlayan devrimciler sanki “ezen ulus” yani “Türkler” adına konuşuyormuş gibi ele almaktadır. Oysa onlar “ezen ulus” adına değil “devrimci proletarya” adına konuşmaktadır. Ancak proleter devrimcilerin “görüş bildirme” hakkını ve görevini onun içinden geldiği ulusa bakarak yok sayan yaklaşımlar, son yıllardaki postmodern eğilimle de kuvvetlenen, yanlış yaklaşımlardır.
Mahir Sayın, sonrasında Kemalizm meselesi üzerinde durmakta; TKP ve 3. Enternasyonal ile Kemalistlerin ilişkisi üzerinden gelerek Mahir’i de bu çerçevede değerlendirmektedir. Mahir’in “Kemalizm” üzerine Kesintisiz Devrim 2-3’teki bilinen pasajını aktararak eleştirisini yapmaktadır.
M. Çayan’ın dediğine “benzeyen” Kemalistler vardı elbette. Kürt meselesi, çoğulculuğu tanıyan bir demokrasi ve devletin parçalanıp ayakaltına getirileceği meseleleri karıştırılmadığında, emperyalizme ve hatta kapitalizme karşı mücadelede sonuna kadar var olduğunu söyleyen, bir yandan bakınca sosyalist gibi bile görünen, diğer yanından bakınca şovenizm saçan ama buna rağmen de enternasyonalist olduğunu söyleyen “devrimciler” vardı elbette. Antiemperyalizm olumsuzların kara rengini beyaza boyamayı sağlıyordu. Mahir’in sözünü ettiklerini Kemalist sayıp diğerlerini kapı dışarı ederek Kemalizm’i müttefik kılmanın yarattığı zihinsel engeller Kürdistan’ın özgürlüğünün devrim sonrasına ertelenmesi faturasını getiriyordu. Kemalizm’in 2. Milli Kurtuluş Savaşında böylesine yakın bir müttefik olarak sosyalist hareketimizin enternasyonalist geleneğinin sorgulanmasını ve soykırımların, Kürt katliamlarının görülmesini engelliyordu. Türkiye bir devrime doğru ilerlerken Kürtler de bu devrimin başarısından elbette ki, UKTH olarak yararlanacaklardı ama mevcut durumda orada nasıl büyük bir potansiyelin yattığı ve bu potansiyelle nasıl bir ilişkinin kurulması gerektiği tartışma gündemine gelemiyordu. Geldiği takdirde anti-emperyalist mücadelenin en büyük müttefiki ile ilişkilerin bozulması kaçınılmaz olabilecekti. (Sayın, s. 390)
M. Çayan’ın dediğine “benzeyen” Kemalistler vardı elbette. Kürt meselesi, çoğulculuğu tanıyan bir demokrasi ve devletin parçalanıp ayakaltına getirileceği meseleleri karıştırılmadığında, emperyalizme ve hatta kapitalizme karşı mücadelede sonuna kadar var olduğunu söyleyen, bir yandan bakınca sosyalist gibi bile görünen, diğer yanından bakınca şovenizm saçan ama buna rağmen de enternasyonalist olduğunu söyleyen “devrimciler” vardı elbette. Antiemperyalizm olumsuzların kara rengini beyaza boyamayı sağlıyordu. Mahir’in sözünü ettiklerini Kemalist sayıp diğerlerini kapı dışarı ederek Kemalizm’i müttefik kılmanın yarattığı zihinsel engeller Kürdistan’ın özgürlüğünün devrim sonrasına ertelenmesi faturasını getiriyordu.
Kemalizm’in 2. Milli Kurtuluş Savaşında böylesine yakın bir müttefik olarak sosyalist hareketimizin enternasyonalist geleneğinin sorgulanmasını ve soykırımların, Kürt katliamlarının görülmesini engelliyordu. Türkiye bir devrime doğru ilerlerken Kürtler de bu devrimin başarısından elbette ki, UKTH olarak yararlanacaklardı ama mevcut durumda orada nasıl büyük bir potansiyelin yattığı ve bu potansiyelle nasıl bir ilişkinin kurulması gerektiği tartışma gündemine gelemiyordu. Geldiği takdirde anti-emperyalist mücadelenin en büyük müttefiki ile ilişkilerin bozulması kaçınılmaz olabilecekti. (Sayın, s. 390)
Mahir Sayın, ülke ve dünyadaki değişimlere göre farklı sınıf ve tabakaların, farklı tutum alışların yaşadıkları ileri veya geri yöndeki değişimleri yok sayarak tarih dışı bir değerlendirme yapıyor. Mahir Sayın’ın burada ifade ettiği bazı sorunların üstünde, Mahir Çayan söz konusu bölümün dipnotunda şunları yazmaktadır:
Çağımızda sosyalizmin dünya çapında sahip olduğu prestijden ve SSCB’nin radikal devrimci-milliyetçi hareketlerin baş desteği olmasından dolayı, bugün devrimci-milliyetçiler de kendilerini sosyalist olarak lanse etmektedirler. Bu nedenle ülkemizdeki pek çok Kemalist bugün kendine sosyalist demektedir. Bilindiği gibi, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki küçük-burjuvazinin niteliği, kapitalist-emperyalist ülkelerdekinden farklıdır. Bu sınıfın emperyalizme ve yerli hâkim sınıflara karşı tavrı homojen değildir. Tavır bakımından bu sınıfı üç grupta mütalâa etmek gerekir. Bu gruplardan birisi, gerici ittifakın içinde yer alır, biri de “kontrol kulesi”ne çıkarak sonucu bekler. Üçüncü grup ise, “radikal-ulusal” sınıfların hareketine katılır; milliyetçilik tabanında anti-emperyalist bir tavır alır. İşte Kemalizm, küçük-burjuvazinin en sol, en aydın kanadının milli kurtuluşçu politik tutumudur. … Öncü Savaşı aşamasında olan THKP-C’nin küçük-burjuva aydın çevrelerdeki müttefiki, ancak Kemalistler olabilir. Onlarla olan ilişkilerimizde sağ kanadın oligarşinin kesin müttefiki olduğunu, her zaman devrimci saflara, tarihi bir hareket anında ihanet edebileceğini, nedenleri ile birlikte anlatmalıyız. Ortak cephe bu kanadın, darbeciliğin çıkar yol olmadığını anlayıp, sağ kanadı artık dostu olarak görmediği zaman mümkün olacaktır. (Çayan, s. 304-305)
Çağımızda sosyalizmin dünya çapında sahip olduğu prestijden ve SSCB’nin radikal devrimci-milliyetçi hareketlerin baş desteği olmasından dolayı, bugün devrimci-milliyetçiler de kendilerini sosyalist olarak lanse etmektedirler. Bu nedenle ülkemizdeki pek çok Kemalist bugün kendine sosyalist demektedir. Bilindiği gibi, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki küçük-burjuvazinin niteliği, kapitalist-emperyalist ülkelerdekinden farklıdır. Bu sınıfın emperyalizme ve yerli hâkim sınıflara karşı tavrı homojen değildir. Tavır bakımından bu sınıfı üç grupta mütalâa etmek gerekir. Bu gruplardan birisi, gerici ittifakın içinde yer alır, biri de “kontrol kulesi”ne çıkarak sonucu bekler. Üçüncü grup ise, “radikal-ulusal” sınıfların hareketine katılır; milliyetçilik tabanında anti-emperyalist bir tavır alır.
İşte Kemalizm, küçük-burjuvazinin en sol, en aydın kanadının milli kurtuluşçu politik tutumudur.
Öncü Savaşı aşamasında olan THKP-C’nin küçük-burjuva aydın çevrelerdeki müttefiki, ancak Kemalistler olabilir. Onlarla olan ilişkilerimizde sağ kanadın oligarşinin kesin müttefiki olduğunu, her zaman devrimci saflara, tarihi bir hareket anında ihanet edebileceğini, nedenleri ile birlikte anlatmalıyız. Ortak cephe bu kanadın, darbeciliğin çıkar yol olmadığını anlayıp, sağ kanadı artık dostu olarak görmediği zaman mümkün olacaktır. (Çayan, s. 304-305)
Mahir Sayın ezel ve ebed “Kemalistler”den söz ederken Mahir Çayan, bir yandan 1960-70 dönemindeki dünyadaki antiemperyalist dalgayı, SSCB’nin bu dalga üzerindeki etkisini, dolayısıyla küçük burjuvazinin bu en sol kanadı üzerindeki etkisini öte yandan 12 Mart cuntası sonrasında değişen güç dengelerini değerlendirmeye katıyor. Mahir Çayan “vasıtasız ihtiyatlar” arasında saydığı Kemalistler ile bir “ortak cephe”nin hangi şartlarda mümkün olduğu üzerinde de durmaktadır. Yine Mahir Çayan, kendilerine (o dönemin şartlarında) “sosyalist” de deseler “devrimci-milliyetçiler”i, Kemalistleri “sosyalist” olarak değerlendirmemekte, kişi ve kesimlerin kendileri için yaptığı isimlendirme ile onların nitelikleri arasında ayrım yapmaktadır. Bütün bu ve benzeri farklar Mahir’in, bütün olanaklardan yararlanmaya çalışan bir devrimcinin bakışına sahip olmasıyla onun eleştiricilerinin statik, devrimci olmayan yaklaşımları arasındaki farkın nedenlerindendir.
Mahir Çayan ve arkadaşlarının Kemalizm’i bir müttefik olarak değerlendirmiş olmaları onların gerek ASD’ye Açık Mektup’ta gerekse de “1965-1971 … Dev-Genç” broşüründe Kürt sorununu “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” çerçevesinde değerlendirmesine engel olmamıştır.
Abdullah Öcalan: “Mahir Çayan’ın İzinde”
Öcalan’ın yazısı bazı cezaevi görüşmeleri, 1990 ve 2000’lerdeki bazı röportajları ve kitaplarından bölümlerden oluşuyor.
Öcalan kitapta yayımlanan bölümlerde Mahir Çayan’ı İTÜ’deki bir toplantıda Mihri Belli’yi eleştirirken dinlediğini ve onun Kürt sorunu konusundaki ileri tezlerinden etkilendiğini belirtiyor.
… Mahir’in İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Sinan Kazım Özüdoğru ve Yusuf Küpeli’yle birlikte “şovenizme ve modern revizyonizme karşı biz bir kopuş yürüteceğiz” dedi. (Öcalan, s. 409)
… Mahir’in İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Sinan Kazım Özüdoğru ve Yusuf Küpeli’yle birlikte “şovenizme ve modern revizyonizme karşı biz bir kopuş yürüteceğiz” dedi. (Öcalan, s. 409)
Mahir’in Kürt sorununda Kemalizm’i aşıyorum demesi, hayatını bu uğurda ortaya koyması dev bir adımdır. (Öcalan, s. 410)
Mahir’in Kürt sorununda Kemalizm’i aşıyorum demesi, hayatını bu uğurda ortaya koyması dev bir adımdır. (Öcalan, s. 410)
Öcalan hem Denizlerin Sivas’a doğru yöneldiğini hem de Mahirlerin Kızıldere’den (Karadeniz’den) doğuya doğru yöneldiğini iddia ediyor.
Mahirler, Denizler o zaman bile Kürdistan’a doğru seferler yapıyorlar. Gidip “acaba orada bir gerilla yaratabilir miyiz” diye. Onun için Kürt sorununu ortaya çıkarıyorlar. İbrahim Kaypakkaya gibi. (Öcalan, s. 410)
Mahirler, Denizler o zaman bile Kürdistan’a doğru seferler yapıyorlar. Gidip “acaba orada bir gerilla yaratabilir miyiz” diye. Onun için Kürt sorununu ortaya çıkarıyorlar. İbrahim Kaypakkaya gibi. (Öcalan, s. 410)
İbrahim Kaypakkaya Dersim’de yakalandı. Denizler hızla doğuya doğru gidiyorlardı. Mahir hakeza Kızıldere’den sonra oraya kayacaktı. (Öcalan, s. 411)
İbrahim Kaypakkaya Dersim’de yakalandı. Denizler hızla doğuya doğru gidiyorlardı. Mahir hakeza Kızıldere’den sonra oraya kayacaktı. (Öcalan, s. 411)
Öcalan, kendi düşüncesini Mahir’e mal ediyor gibi görünüyor. Mahirlerin Karadeniz’in daha doğusunda veya Kürdistan’da bir mücadeleye hazırlandıklarına ilişkin hiçbir veri yoktur. THKP-C’yi oluşturacak olan devrimciler (çok basit düzeyde de olsa) ön hazırlıklarını Orta Karadeniz (Ordu), Akdeniz ve Ege dağlarında yapmışlardır.
Benzer bir iddia Mahir’in “en temel sorun Kürt sorunudur” yaklaşımında olduğu söylenerek tekrarlanıyor:
… Mahir Çayanlar’ın “en temel sorun Kürt sorunudur. Bu çözümlenmeden Türkiye Devrimi gelişme kaydedemez”. Ve bunun yanında sosyalizm, onun irade gücü olması için söyledikleri sanki yokmuş gibi, İbrahim Kaypakkaya ulusal sorun üzerine sanki o kadar kapsamlı çalışmayı ve de eylemini bu temelde gerçekleştirmemiş gibi bir yadsıma var. (Öcalan, s. 411) (Mahir Sayın’ın yayınladığı “Erkeği Öldürmek” kitabındaki söyleşiden, 1998)
… Mahir Çayanlar’ın “en temel sorun Kürt sorunudur. Bu çözümlenmeden Türkiye Devrimi gelişme kaydedemez”. Ve bunun yanında sosyalizm, onun irade gücü olması için söyledikleri sanki yokmuş gibi, İbrahim Kaypakkaya ulusal sorun üzerine sanki o kadar kapsamlı çalışmayı ve de eylemini bu temelde gerçekleştirmemiş gibi bir yadsıma var. (Öcalan, s. 411) (Mahir Sayın’ın yayınladığı “Erkeği Öldürmek” kitabındaki söyleşiden, 1998)
Mahir’in veya P-C’nin “en temel sorun Kürt sorunudur” şeklinde bir saptaması nerede var? Yok… Mahir’in söylemediği şeyleri ona söyleterek kendi hedeflerinin aracı haline getirmek doğru bir yaklaşım değildir. THKP-C’nin oluşum döneminde Kürt sorunu hakkındaki en geniş değerlendirme 1971 Ocak ayında yayımlanan “ASD’ye Açık Mektup” (ASDAM) broşüründe yer almaktadır. Bu yazıda Mihri Belli’nin “milli mesele” ile ilgili görüşü aşağıdaki şekilde eleştirilmektedir:
Bütün bunların temelinde “milliyetçi devrimci” küçük-burjuva radikallerine proleter devrimcilerin kendilerinden pek farklı olmadıklarını, temelde devrimci milliyetçi olduklarını ima ederek, şirin gözükme yatmaktadır. Mihri Belli’nin aynı şirin gözükme gayretlerini milli meselede de görmekteyiz. Mihri Belli’ye göre, Türkiye’deki milli meselenin her zaman ve her şart altında tek bir çözüm yolu vardır; Kürt emekçi halkının çıkarlarıyla bağdaşan tek formül vardır; o da, meseleyi şartlar ne olursa olsun, misak-i milli sınırları içinde ele almak gerekir. Oysa bu görüş, temelden yanlış ve anti-sosyalist bir görüştür. Bilindiği gibi, devrimci proletarya milli meseleyi ulusların kendi kaderini tayin hakkının ışığı altında ele alır. Biz, ulusların kendi kaderini tayin hakkının ışığı altında diyoruz ki: “Her şart altında, her zaman meseleyi misak-ı milli sınırları içinde ele almak gerekir veya Kürt emekçi halkının çıkarlarıyla bağdaşan tek çözüm yolu ayrılma hakkının kullanılmasıdır” diyen görüşler yanlıştır. Bu görüşlerin sahipleri, her iki tarafın burjuva ve küçük-burjuva milliyetçi unsurlarıdır. Oysa, devrimci proletarya, meseleyi diyalektik bir tarzda ele alır. Yani, ulusların kendi kaderini tayin etme hakkının öngördüğü ayrılma, özerklik, federasyon vs. çözüm yollarının hangi şartlar altında ve ne zaman geçerli olabileceğini açıkça ortaya koyar. (Biz bu meseleyi ayrı bir yazıda etraflı bir şekilde ortaya koyacağız. Bu kısa açık mektubun amacı bu olmadığı için bu meseleye burada girmiyoruz.) (Çayan vd., 1971, s. 194)
Bütün bunların temelinde “milliyetçi devrimci” küçük-burjuva radikallerine proleter devrimcilerin kendilerinden pek farklı olmadıklarını, temelde devrimci milliyetçi olduklarını ima ederek, şirin gözükme yatmaktadır. Mihri Belli’nin aynı şirin gözükme gayretlerini milli meselede de görmekteyiz.
Mihri Belli’ye göre, Türkiye’deki milli meselenin her zaman ve her şart altında tek bir çözüm yolu vardır; Kürt emekçi halkının çıkarlarıyla bağdaşan tek formül vardır; o da, meseleyi şartlar ne olursa olsun, misak-i milli sınırları içinde ele almak gerekir.
Oysa bu görüş, temelden yanlış ve anti-sosyalist bir görüştür. Bilindiği gibi, devrimci proletarya milli meseleyi ulusların kendi kaderini tayin hakkının ışığı altında ele alır. Biz, ulusların kendi kaderini tayin hakkının ışığı altında diyoruz ki: “Her şart altında, her zaman meseleyi misak-ı milli sınırları içinde ele almak gerekir veya Kürt emekçi halkının çıkarlarıyla bağdaşan tek çözüm yolu ayrılma hakkının kullanılmasıdır” diyen görüşler yanlıştır. Bu görüşlerin sahipleri, her iki tarafın burjuva ve küçük-burjuva milliyetçi unsurlarıdır. Oysa, devrimci proletarya, meseleyi diyalektik bir tarzda ele alır. Yani, ulusların kendi kaderini tayin etme hakkının öngördüğü ayrılma, özerklik, federasyon vs. çözüm yollarının hangi şartlar altında ve ne zaman geçerli olabileceğini açıkça ortaya koyar. (Biz bu meseleyi ayrı bir yazıda etraflı bir şekilde ortaya koyacağız. Bu kısa açık mektubun amacı bu olmadığı için bu meseleye burada girmiyoruz.) (Çayan vd., 1971, s. 194)
ASDAM’daki bu bölüm “milli mesele” (Kürt sorunu) konusunda, içinde bulunulan dönem açısından, önemli bir ileri adımdır.
Kürt sorununun ele alındığı diğer önemli THKP-C belgesi, Yusuf Küpeli tarafından kaleme alınan ancak kolektif bir ürün olarak 1971 Mart ayında yayımlanan “1965-1971 Türkiye’de Devrimci Mücadele ve Dev-Genç” broşürüdür. Bu broşürde değişik vesilelerle Kürt sorunu üzerinde durulmaktadır. Bunlar içinde belirleyici olan bir yerde şöyle yazılmıştır:
Marksist-Leninistlerin bütün meselelere halkların gerçek mutluluğunu, gerçek barışı sağlıyacak olan sosyalist hareketi güçlendirme açısından bakacaklarını ve milli meseleye de bu açıdan bakmak gerektiğini; şartlara göre ayrılma, bölgesel özerklik, federasyon haklarının savunulacağını veya sadece asimilâsyon politikasına karşı çıkılacağını unutuyor! (1965-1971 … Dev-Genç, 1971, s. 77)
Marksist-Leninistlerin bütün meselelere halkların gerçek mutluluğunu, gerçek barışı sağlıyacak olan sosyalist hareketi güçlendirme açısından bakacaklarını ve milli meseleye de bu açıdan bakmak gerektiğini; şartlara göre ayrılma, bölgesel özerklik, federasyon haklarının savunulacağını veya sadece asimilâsyon politikasına karşı çıkılacağını unutuyor! (1965-1971 … Dev-Genç, 1971, s. 77)
Bu pasaja konulan dipnotta da “Millî mesele hakkındaki görüşlerimizi başka bir yazıda etraflıca koyacağız” denilmektedir. Ancak mücadelenin seyrinin değişmesi ve 26 Nisan 1971’de sıkıyönetimin ilan edilmesinin ardından “millî mesele” hakkında yazılacağı ifade edilen yazılar yazılamamıştır. ASD’ye Açık Mektup’ta da (ASDAM), “(1965-1971 … Dev-Genç” broşüründe de ihtimaller ortaya konularak ufkun MDD’ye göre genişliği ortaya konulmuştur. Bu yazılarda hiçbir yöntem mutlak ve her durumda geçerli bir yöntem olarak kabul edilmemiştir. Bu devrimci bir tutumdur. Ancak bu konular üzerinde durma olanağı sonradan ortadan kalkmıştır.[5]
Mahir’in düşüncelerinin en olgunlaşmış ve son halini yansıtan Kesintisiz Devrim 2-3 yazısında da Kürt sorunu üzerinde özel olarak durulmamıştır. Bu metin, cezaevi ve kaçaklık koşullarında, THKP-C’nin bölündüğü zor şartlarda yazılmıştır ancak Mahir’in ve birlikte hareket ettikleri devrimcilerin yaklaşımını yansıtmaktadır. Kesintisiz Devrim 2-3’te sadece daha önce aktardığımız alıntıda (Çayan, 2025, s. 318) Kürt halkı anılmaktadır. Mahir’in Kesintisiz Devrim 2-3’te ele alacak kadar kritik görmediği Kürt sorunu konusunun Mahir açısından “en önemli sorun” olarak görüldüğü iddiası temelsiz bir iddiadır. Kürt Sorunu karşısındaki tutum ve UKTH, THKP-C’yi şekillendiren önemli ayrım noktalarından birisini oluştursa da Mahirlerin “kopuş”unun başlangıcına “Kürt Sorunu”nu koymak abartı olacaktır.
Eğer onlar olumlu bulunarak sahiplenileceklerse de yetersiz veya yanlış bulunarak eleştirileceklerse de söyledikleri ve yaptıkları üstünden değerlendirilmeleri gerekir; yapmadıkları ve söylemedikleri şeyleri onlar adına söyleyerek değil. Mahir ve arkadaşlarının, içinde bulundukları dönem açısından gerekli olanı söylemişler, yazmışlar ve yapmışlardır.
Işık Ergüden: “Mahir Çayan Düşüncesi Üzerine”
Ergüden, yazıdan anlaşıldığı kadarıyla, dünyaya “komünist-anarşist” (s. 438 ve s. 464) bir bakışla bakmaktadır.
Ergüden, yazıya “tarihyazımı” üstüne birkaç sayfalık bir girişle başlıyor. Yazı bittiğinde bu girişin okuyucuya “onların statükoya karşı direnişini sahiplenelim, düşüncelerini müzeye kaldıralım” sonucuna varmak için bir tirat olduğu anlaşılıyor.
… tarihyazımının geçmişi tekrarlama, tekrarlatma kaygısı taşımaması gerekirken; tarihyazımının asıl gayesi mümkün olduğunca nesnel, herkesi ve her şeyi kavrayıcı, veyahut öznel olsa dahi kendi öznelliğini sergileyip not düşmeyi amaçlayan bir metin oluşturup o tarihe dair geleceğe bırakılmış bir bilgi notu olmakken; sol tarihyazımları, özellikle nostaljik ve mitolojik yapılarıyla, bir tarihyazımından ziyade kavga aracı olmayı, slogan ve bayrak işlevi görmeyi, şimdiki zamanda bir türlü yaratılamayan etkiyi hamaset buhurlarıyla sarmalanmış, abartılıp yüceltilmiş imgelerle yoğurup ortaya bir amalgam gibi, aynı zamanda da bir dogma gibi sürmeyi neredeyse temel kaygı edinmiştir. (Ergüden, s. 436)
… tarihyazımının geçmişi tekrarlama, tekrarlatma kaygısı taşımaması gerekirken; tarihyazımının asıl gayesi mümkün olduğunca nesnel, herkesi ve her şeyi kavrayıcı, veyahut öznel olsa dahi kendi öznelliğini sergileyip not düşmeyi amaçlayan bir metin oluşturup o tarihe dair geleceğe bırakılmış bir bilgi notu olmakken; sol tarihyazımları, özellikle nostaljik ve mitolojik yapılarıyla, bir tarihyazımından ziyade kavga aracı olmayı, slogan ve bayrak işlevi görmeyi, şimdiki zamanda bir türlü yaratılamayan etkiyi hamaset buhurlarıyla sarmalanmış, abartılıp yüceltilmiş imgelerle yoğurup ortaya bir amalgam gibi, aynı zamanda da bir dogma gibi sürmeyi neredeyse temel kaygı edinmiştir. (Ergüden, s. 436)
Tabii, böyle düşünen yazarlar çokça var, “düşünce özgürlüğü” de olduğu için yazabilirler de ama yazarın, inandırıcı olabilmek için, bu iddiasını kuvvetli şekilde destekleyecek olgular ve mantıksal açıklamalar sunmasında yarar var… Ki Ergüden’in yazısında bunlar yok.
Ergüden, Mahirlerin siyasal özne haline geldikleri 1960’ları ve 70’leri “hegemonyaların dağıldığı” bir dönem olarak tanımlıyor. Türkiye’de hem TİP’in hem MDD’nin tezlerinin, hatta bir melezleşmeyle Yön Hareketi’nin tezlerinin, SSCB ve Komintern hegemonyasından etkilenmiş tezler olduğunu, Çin’in de benzer tezleri ortaya attığını belirtiyor (Ergüden, s. 441).
Dolayısıyla dönemin Türkiye ortamında çatışan siyasal tezlerin özünde bir farklılık içermediğini söylemek bir abartı olmayacaktır. (Ergüden, s. 442)
Dolayısıyla dönemin Türkiye ortamında çatışan siyasal tezlerin özünde bir farklılık içermediğini söylemek bir abartı olmayacaktır. (Ergüden, s. 442)
… Türkiye sol hareketlerinin tarihinde daha ziyade 1970’li yıllarda sayı bakımından yüzün üstüne çıkan parti, grup ve fraksiyon arasındaki farklılıkların yapısal olmaktan uzak terminolojik ifade farkları olduğu söylenebilir. (Ergüden, s. 442)
… Türkiye sol hareketlerinin tarihinde daha ziyade 1970’li yıllarda sayı bakımından yüzün üstüne çıkan parti, grup ve fraksiyon arasındaki farklılıkların yapısal olmaktan uzak terminolojik ifade farkları olduğu söylenebilir. (Ergüden, s. 442)
Bu iddia gerçekten şaşırtıcı bir iddia. Ergüden, muhtemelen kendi bakışını “geniş ölçekten bakış” olarak değerlendiriyordur. Dünyaya yüz milyonlarca kilometre uzaktan bakılınca karalar, denizler, yükseltiler, çukurlar arasındaki farklar uzaydaki mesafenin yanında nedir ki? Dünya yüzeyinde bize çok büyük gelen 10-15 oC ısı farkları uzay boşluğundaki -270 oC sıcaklıkla karşılaştırıldığında ne önem taşır ki? Uzayın 13,5 milyar yıllık yaşının yanında bizim hepi topu 70-80 yıl süren yaşamlarımızdaki yaşlı, genç, çocuk, kuşak vb. farklarımız ne kadar da önemsiz… Ancak biz faniler, belirli sıcaklık aralıklarında yaşayabilen, suda boğulan, birkaç gram ağırlığındaki kurşunu yiyince ölen canlılarız. Siyaseten de bizim için bizi etkileyen ve bizim etkileyebildiğimiz farklar, önem taşıyor. “Olimpos’taki ölümsüz tanrılar ne der?” bilemeyiz ama, düzeni silahlı mücadele ile değiştirmek isteyen ile seçimler yoluyla sosyalizme geçmek isteyen “tezlerin” arasında; sivil faşist saldırılara karşı silahlı öz savunma örgütlemeye çalışan ile “biz bu oyuna gelmeyeceğiz” diyen arasında fani insanlar (1960 ve 70’ler ve bugün yaşayanlar) açısından “terminolojik ifade farkları” dışında “yapısal” fark vardır.
Meselenin körlük boyutu bir yana… 1960’lı ve 70’li yıllarda sosyalist hareket içerisindeki bazı ayrışmaların bir kısmının, hele ki Işık Ergüden’in yazdığı gibi 100’ü aşan grup söz konusuysa, ideolojik temelli ayrılıklardan ziyade kişisel meselelerden kaynaklandığı rahatlıkla tahmin edilebilir. Dönemi genellikle de, ideolojik ve politik olarak zayıf yapıların içinde yaşayanlar ile o dönemde içinde bulunduğu siyasal yapıya mesafelenenler o dönemdeki ayrılıkların ideolojik ayrılıklar olmadığını iddia etme eğilimindedirler. Türkiye çapındaki mücadele açısından bir anlam ifade etmeyen gruplar ve ayrılıklar vardır ama Türkiye sosyalist hareketinin o dönemdeki bütün ayrılıkları “anlamsız ayrılıklar” olarak değerlendirilemez. Oldukça önemli ideolojik ve politik farklar mevcuttur.
Işık Ergüden, Mahir Çayan’ın oligarşi, gizli işgal, gizli faşizm, açık faşizm gibi kavramları üstünde dururken, günümüze gelip “faşizm” ile “burjuva demokrasisi” arasında karşıtlık olmadığını ifade ediyor:
… bugüne gelindiğinde bu ayrım noktasının “demokrasi”nin aleyhine büyük ölçüde ortadan kalktığı, küresel dünyadaki yönetim tarzlarının bol geçişli ve karma nitelikte olduğu, “faşizm”le “burjuva demokrasisi” denen kavramın birbirine pek de tezat olmadığı, hatta “demokrasi” kavramıyla kapitalizmin pek de özdeleştirilebilir olmadığı görülebilir. (Ergüden, s. 455)
… bugüne gelindiğinde bu ayrım noktasının “demokrasi”nin aleyhine büyük ölçüde ortadan kalktığı, küresel dünyadaki yönetim tarzlarının bol geçişli ve karma nitelikte olduğu, “faşizm”le “burjuva demokrasisi” denen kavramın birbirine pek de tezat olmadığı, hatta “demokrasi” kavramıyla kapitalizmin pek de özdeleştirilebilir olmadığı görülebilir. (Ergüden, s. 455)
Son yıllarda gerçekte bir “burjuva demokrasisi” olmadığı şeklindeki görüşleri sık ifade ediliyor ve taraftar buluyor. Ancak bunlar ideolojik savrulmalar ortamında, “radikal” görünen sert nitelemelerin sıklıkla söylenmesinden oluşan ve teorik olarak doğru olmayan yaklaşımlar. “Demokrasi kavramıyla kapitalizmin pek de özdeleştirilebilir olmadığı” iddiası böyle bir iddiadır. “Demokrasi” uzayda tanımlanan, hiçbir kusuru olmayan, ideal düzen değildir. Marksistler soyut bir “demokrasi” yerine “burjuva demokrasisi” ve “proleter demokrasisi” gibi kavramları tercih ederler. “Burjuva demokrasisi” de “faşizm” de burjuva diktatörlüğünün farklı biçimleridir. Tabii ki, burjuva diktatörlüğünün “burjuva demokrasisi” biçimi proletarya ve diğer halk katmanları açısından “faşizm” biçimine göre tercih edilir şeklidir. Komünistler bundan dolayı “faşizme karşı birleşik cephe”ler önermişlerdir. Öte yandan “burjuva demokrasisi” de “burjuva diktatörlüğü”nün bir biçimi olarak içinde burjuvazinin zor aygıtlarını, baskıyı vb. içerir. Ancak bunlar burjuva demokrasisinde daha altta, daha gerideki uygulamalardır. Ön planda olan ise ekonomik güç, devletin ve sermayenin ideolojik etki aygıtları vb. aracılığıyla sağlanan hegemonyadır. Gerçekliğin, geniş kitlelere ulaşırken prizmadan geçerek kırılması sonucunda baş aşağı veya değişik şekillere bürünmüş olarak görünmesi ve böylece kitlelerin sistemi benimsemeye devam etmesi, kurulu düzeni değiştirmeye çalışırlarsa daha kötü sonuçlarla karşılaşabilecekleri kaygısı nedeniyle mevcut düzeni kabullenmesi gibi olgular söz konusudur. Sonuçta “burjuva demokrasisi” hiçbir zor ve baskı mekanizmasının olmadığı bir sistem değildir. Bir çok kapitalist ülkedeki “burjuva demokrasileri” işte bu şartlarda birer “faşizm” değil “demokrasi”dirler. Bunların “burjuva” ve “baskı” yüzlerine bakarak “faşizm” olarak nitelemek belki içimizi soğutabilir ama siyasal mücadelede geniş kitlelere bilinç taşınmasında, uygun hareket noktalarının belirlenmesinde işe yaramadığı gibi bizi yanlış yollara sürükler.
Aşağıdaki uzun cümlede birkaç adet tartışmalı yan var.
… özellikle 1970’lerin ikinci yarısındaki etkileriyle bakıldığında, THKP-C’nin arzulamadığını varsayabileceğimiz bir rotanın şekillendiği, “silahlı mücadele”nin üstlenilemeyen siyasi görevler karşısında bir tür ileriye doğru kaçış işlevini hep görerek siyasal alanı (düşünce, tartışma, demokrasi alanını) giderek daralttığı, toplumun en “ileri” kesimlerindense en “geri” kültürel kesimlerine hitap etmenin, liderlik ve eylem kültünün yolunu açtığı, (devletin vahşetinin hep ortada olduğu bu ülkede) ölümlerle, kahramanlık, direniş, dayanışma örnekleriyle kendini var kılmaya çalışarak silahı (dolayısıyla siyaseti) -ne yazık ki ya da kaçınılmazcasına- tartışma dışı tuttuğu görülecektir. (Ergüden, s. 463)
… özellikle 1970’lerin ikinci yarısındaki etkileriyle bakıldığında, THKP-C’nin arzulamadığını varsayabileceğimiz bir rotanın şekillendiği, “silahlı mücadele”nin üstlenilemeyen siyasi görevler karşısında bir tür ileriye doğru kaçış işlevini hep görerek siyasal alanı (düşünce, tartışma, demokrasi alanını) giderek daralttığı, toplumun en “ileri” kesimlerindense en “geri” kültürel kesimlerine hitap etmenin, liderlik ve eylem kültünün yolunu açtığı, (devletin vahşetinin hep ortada olduğu bu ülkede) ölümlerle, kahramanlık, direniş, dayanışma örnekleriyle kendini var kılmaya çalışarak silahı (dolayısıyla siyaseti) -ne yazık ki ya da kaçınılmazcasına- tartışma dışı tuttuğu görülecektir. (Ergüden, s. 463)
Bu pasajı birkaç ayrı yönden değerlendirmekte yarar var. Birincisi 1970’li yılların ikinci yarısındaki etkisi altında “THKP-C’nin arzulamadığının var sayılabileceği bir rotanın” şekillendiğinden söz ediyor. Bu dönemde THKP-C’nin etkisiyle oluşan rota hangisidir? Kitlesel öz savunmayı, kitle militanlığını ön plana çıkaran Devrimci Yol’un rotası mı, ses getiren silahlı eylemler yapmaya yönelen Devrimci Sol’un rotası mı, kitle çalışmasını gerekli bulmayıp dar gruplarla ses getiren silahlı eylemler yapmaya yönelen MLSPB ve Acilciler gibi grupların rotası mı?
İkincisi, silahlı mücadelenin siyasal alanı (düşünce, tartışma, demokrasi alanını) giderek daralttığı durumun örnekleri nelerdir? Burada genel olarak Türkiye’deki siyasal alanın daralmasından mı, sosyalist sol içindeki siyasal alanın daralmasından mı söz ediliyor? Türkiye’deki siyasal alanın (düşünce, tartışma, demokrasi alanının) giderek daralmasının sorumluluğunu silahlı mücadeleye bağlamak Türkiye’deki faşizmi yok saymak olur. Sol içindeki “siyasal alanın” daralmasından söz ediliyorsa bu alanı genişletme eğiliminde kimlerin olduğunu bilmemizde yarar var. TKP mi genişletiyor, Aydınlık mı, TKP/ML mi yoksa TDKP mi?
Üçüncüsü, “toplumun en “ileri” kesimlerindense en “geri” kültürel kesimlerine hitap etme” ifadesi kimi ve neyi kast ediyor? THKP-C izleyicilerinin birbirinden oldukça farklı politikalar izleyen kesimlerinden hangisi toplumun en “geri” kültürel kesimlerine hitap etmiştir? Bu “en geri kültürel kesimler” kimlerdir? THKP-C kökenli grupları genel olarak düşündüğümüzde toplamda üniversite gençliği içinde önemli bir ağırlıkları vardır. En geri kesim üniversite gençliği midir? Öğretmenler içinde ciddi bir ağırlık vardır. En geri kesim öğretmenler midir? Şehir, kasaba ve köylerin bir bölümünde liseli gençlik kesimleri içinde ciddi bir taraftar ve militan kitlesi vardır. En geri kesimler bunlar mıdır? İşçi sınıfı içindeki etki alanı, diğer bazı alanların gerisinde kalsa da, toplamda işçi sınıfı içinde epey seslenilen insan bulunmaktadır? Bunlar mı…? Kendi kaderlerini değiştirmek için devrimcilerin öncülüğünde harekete geçen köylüler mi? Hangi toplumsal kesimdir bu THKP-C’lilerin hitap ettiği “en geri kültürel kesimler”? Acaba Ergüden açısından “en ileri kültürel kesimler” kimlerdir? Eğer Ergüden “hayır, sizin sözünü ettiğiniz kesimlere “geri kültürel kesim” demiyorum, sorun söz konusu sınıf ve tabakaların “geri” olan kesimlerine sesleniliyor olmasıdır” diyorsa, soruları şöyle güncelleyebiliriz: O zaman bize söz konusu sınıf ve toplumsal tabakaların “ileri” kültürel kesimlerine ilişkin örnekler verin, lütfen. 1975-80 dönemi Dev-Genç’inin hitap ettiği üniversiteli kesimlerine göre daha “ileri” kültürel kesimler kimlerdi? O ateşten yıllarda ne işlerle iştigal ediyorlardı? Köylerde ve kasabalarda THKP-C devamcısı gruplarla birlikte hareket eden köylüler, liseli gençlik kesimleri ve bu şehirlerin değişik işlerde çalışan emekçilerinden daha “ileri” olan kesimler buralarda o tarihlerde ne işlerle uğraşmaktaydı? Daha yüksek devrimci değerler mi üretmişlerdi? Şehirlerde P-C kökenli devrimcilerin örgütlü olduğu yoksul gecekondu mahallelerinden daha “ileri kültürel kesimler” hangi gruplarda veya kurumlarda örgütlüydü ve neler yapıyorlardı? İşçi sınıfı içinde, örneğin, Yeraltı Maden-İş’te örgütlenen maden işçileri ve Devrimci Metal-İş’te örgütlenen işçilerden daha “ileri” değerler üretenler kimlerdi? (Daha kalabalık olanlar diye sormuyorum, var olduğunu biliyorum. Ama buradaki meselemiz “kalabalık” olma hali değil, “ileri” olma halidir.) Sorular böyle çoğaltılabilir ve Türkiye tarihinin bize göstermiş olduğu gelişmelere göre bunlara verilebilecek tutarlı ve mantıklı bir cevap yoktur.
“Liderlik ve eylem kültü” 1970’lerin ikinci yarısında hangi THKP-C kesimleri içinde belirleyicidir ve bu kesimlerin belirleyiciliği nedir? THKP-C kökenli en kitlesel grup olan Devrimci Yol’un liderleri geniş kitleler tarafından bilinen kişiler değildir, kültleşmesi de söz konusu değildir. TKP’nin İsmail Bilen için, Bilen’in Genel Sekreterliği döneminde, 75. Yaş günü nedeniyle yayımladığı “Bilen Yoldaş Çok Yaşa” (1977) gibi bir doküman 1970’lerde THKP-C izleyicileri tarafından yayımlanmamıştır. Devrimci Sol’un 1990’lardaki Dursun Karataş kültleştirmesi 1970’lerin ikinci yarısında henüz gerçekleşmemiştir. Diğer THKP-C kökenli gruplardan da kültleşecek kadar öne çıkan kimse ben bilmiyorum. Ergüden biliyorsa bize açıklarsa iyi olur.
Ergüden, Marksist örgütlenmelerin geçmişteki çizgisinin günümüzde bir karşılığının olmadığı üzerine 1 sayfaya yaklaşan, tek cümlelik bir açıklama yaparak sadede geliyor:
2000’li yılların ilk çeyreğini tamamlamakta olan günümüzden geriye doğru baktığımızda, 1960’lı, 1970’li yılların yaygın özelliği olarak genel anlamda ortak bir “proletarya diktatörlüğü” anlayışını benimseyerek, bunu da egemen bir çizgi olarak Marksizm-Leninizm … etrafında şekillendirerek devrim yapmak için örgüt kurmanın, … kitlelere de -ister gazete yoluyla isterse de silahlı eylemle- dışardan bilinç aktarma çabasının bugünün gerçekliğinde pek bir anlam taşımadığı, artık dar anlamda örgütlerin kurulmadığı … temsiliyet ve ikâmecilik türü politikaların çöktüğü: mücadele biçimlerinin her alana ve ortama göre son derece karmaşık, çelişik ve yaratıcı nitelikler edindiği, bütün bu çeşitliliğin birbirine zıt değil, tamamlayıcı olduğu; merkezi devlet aygıtını ve kapitalist iktisadı sarsan “yeni-gerilla” hareketleri bütünün, “foko”ların herkesin kendi bulunduğu alandan, kendi somut sorunlarından, kendi görüş alanlarından yürüttüğü bireysel ya da toplu spesifik mücadelelerden geçtiği; aşkınlaştıkça, kapsayıcılaştıkça etkisini artıracak, “gerilla”dan “ordu”ya dönüşecek bu yeni muhalefet hareketlerinin -gezegenin ve insanlığın ömrü izin verirse- bize yeni isyan ve başkaldırı imkânları sunacağı; bütün bu perspektif değişimi içinde THKP-C’yi o dönemki çizgisiyle savunmaya kalkışmaktansa o dönemde yarattığı dönüşüm gücüyle örnek almak gerektiği, THKP-C’nin süreklilik ve kopuş çizgisindeki gerilimde durabilme, hem egemen toplumsal yapının hem de egemen sol çizgilerin statükosunu sarsabilme cesaretiyle örnek olduğu söylenebilir. (Ergüden, s. 463-464)
2000’li yılların ilk çeyreğini tamamlamakta olan günümüzden geriye doğru baktığımızda, 1960’lı, 1970’li yılların yaygın özelliği olarak genel anlamda ortak bir “proletarya diktatörlüğü” anlayışını benimseyerek, bunu da egemen bir çizgi olarak Marksizm-Leninizm … etrafında şekillendirerek devrim yapmak için örgüt kurmanın, … kitlelere de -ister gazete yoluyla isterse de silahlı eylemle- dışardan bilinç aktarma çabasının bugünün gerçekliğinde pek bir anlam taşımadığı, artık dar anlamda örgütlerin kurulmadığı … temsiliyet ve ikâmecilik türü politikaların çöktüğü: mücadele biçimlerinin her alana ve ortama göre son derece karmaşık, çelişik ve yaratıcı nitelikler edindiği, bütün bu çeşitliliğin birbirine zıt değil, tamamlayıcı olduğu; merkezi devlet aygıtını ve kapitalist iktisadı sarsan “yeni-gerilla” hareketleri bütünün, “foko”ların herkesin kendi bulunduğu alandan, kendi somut sorunlarından, kendi görüş alanlarından yürüttüğü bireysel ya da toplu spesifik mücadelelerden geçtiği; aşkınlaştıkça, kapsayıcılaştıkça etkisini artıracak, “gerilla”dan “ordu”ya dönüşecek bu yeni muhalefet hareketlerinin -gezegenin ve insanlığın ömrü izin verirse- bize yeni isyan ve başkaldırı imkânları sunacağı; bütün bu perspektif değişimi içinde THKP-C’yi o dönemki çizgisiyle savunmaya kalkışmaktansa o dönemde yarattığı dönüşüm gücüyle örnek almak gerektiği, THKP-C’nin süreklilik ve kopuş çizgisindeki gerilimde durabilme, hem egemen toplumsal yapının hem de egemen sol çizgilerin statükosunu sarsabilme cesaretiyle örnek olduğu söylenebilir. (Ergüden, s. 463-464)
Ergüden sonrasında ise geçip gitmiş ama izi uzun süre kalan bir kuyruklu yıldız benzetmesi yaparak “komünist-anarşist ütopyaya” o dönemin ve o insanların gözüyle yeniden bakabilme imkânı ve çoğul bellek üzerinde durarak yazısını bitiriyor (s. 464).
Sonuçta Ergüden, “tarihyazımı” konusuna nasıl bakılması gerektiğine ilişkin birkaç sayfalık girişi ve buradaki uzun cümlesiyle bize THKP-C’nin politik önermelerini bir yana bırakmayı, sadece “o dönemde yarattığı dönüşüm gücüyle” ve “statükoyu sarsabilme cesaretiyle” örnek almayı öneriyor.
İnsan “ben son 25 yılda bir şey mi kaçırdım? Devrimci örgütlenmeden vazgeçilip Ergüden’in anlattığı merkezsiz muhalefet hareketleriyle peş peşe devrimler yapıldı, emperyalizm geriletildi, kapitalist sömürü zayıflatıldı, siyasal sistemler daha “demokratik” hale geldi de benim mi haberim yok?” diye düşünmeden edemiyor. Sosyalist ve devrimci hareket açısından durumun pek parlak olmadığı ortada olmakla birlikte, Ergüden’in önerileri de sosyalist solun genişçe kesimlerinin yıllardır denediği ve sonuçları itibariyle önceki yöntemlerden daha başarılı olmayan yöntemlerdir.
Devrimciler ve sosyalistler hakkında bu şekilde kitapların çıkması, tartışmaları yenilemek ve geliştirmek açısından yararlıdır.
Bu derleme kitapta, Mahir Çayan ve düşüncesi üzerine yazılan yazılardan, görüş farklarımızın çok olduğu, bazıları üstünde durduk. Üstünde durduğumuz bu yazılardan ve kitaptaki diğer yazılardan öğrenilecek epey şey var olmakla birlikte dikkatli şekilde, süzerek okumakta yarar görünmektedir.
Bu yazarların algılama biçimlerinin Mahir’in 1970’te sahip olduğu devrimci bakış açısının “yüksekliği” ile kıyaslanamayacak bir seviyede kaldığı, Mahir Çayan’ı doğru şekilde değerlendiremedikleri görülmektedir.
Devrimciler, bütün güncel gelişmeleri takip ederek ve pratik mücadelenin derslerinden de yararlanarak politika oluşturmalıdır. Ancak her konjonktürel dalganın köpüklerini devrimci teori ve yöntemin yerine geçirmeye çalışmak doğru değildir.
Mahir Çayan’ın temel tezleri, Türkiye devrimci hareketinin geleceği açısından önemli dayanak noktalarından birisi olmayı sürdürmektedir.
[1] Kitap 2026 Mart ayında piyasaya sunulmuş olmakla birlikte kitap künyesinde tarih olarak 2025 yazdığı için künyeyi bu şekilde yazdım. Yazıda bu kitaptan yapılan alıntılar “(yazar soyadı, s. no)” şeklinde gösterilecektir.
[2] Feyizoğlu, Turhan. 1997. Mahir (3. Baskı). Ankara: Doruk Yayımcılık.
Feyizoğlu’nun kitabında da yanlış bilgiler bulunabileceği düşünülebilir tabii ki. Ancak, en azından burada atıf yapılan konularda, sunulan bilgiler değişik kaynaklarla desteklenmektedir.
[3] Mahir Çayan Kitabı üzerine yazı hazırlığına başladığımda henüz Oğuzhan Müftüoğlu’nun Birgün TV’deki 12 Mart söyleşisi (Link) olmamıştı ve Ertuğrul Kürkçü ile ilgili tartışma başlamamıştı. Oğuzhan Müftüoğlu’nun söyleşisinin özel olarak Ertuğrul Kürkçü’yü eleştirmek için yapılmış bir söyleşi olduğunu düşünmüyorum. Ancak yine de bu konudaki soruya ilişkin verdiği cevabın ideolojik ve politik bir eleştiri olmanın dışına çıkması yanlıştı. Ertuğrul Kürkçü konusundaki kişisel düşüncem ise şöyledir:
Ertuğrul Kürkçü’nün Kızıldere’den sağ kalmasına ilişkin çeşitli suçlayıcı yaklaşımlar var. Kendi kanaatimi sağlıklı şekilde oluşturabilmek için geçtiğimiz yıllarda birçok kaynağı bu gözle de okudum. Sonuçta Ertuğrul Kürkçü’nün sağ kalmasında kınanacak bir durum ben görmüyorum, savaşlarda/çatışmalarda böyle şeyler olabilir. Mahkeme döneminde yaptığı suçlayıcı açıklamaları, tabii ki, doğru bulmuyorum. Bunları moral bozukluğunun da etkisiyle yaşanan savrulmalar olarak görüyorum. Kürkçü’nün 72 sonrasındaki süreçte de THKP-C’ye ve devrimci harekete genel bakışına vb. katılmıyorum. Cezaevinden çıktıktan sonraki siyasi çizgisiyle hiçbir dönem yollarımız kesişmedi. Bununla beraber sosyalist harekete katkı vermeye çalışmış, doğrusuyla yanlışıyla halk saflarında mücadeleyi sürdürmüş bir sosyalist olduğunu düşünüyorum. Farklı düşünürüz, farklı yerlerde yer alırız ama aramızdaki farklılıklar, uzlaşmaz çelişkiler değil, halk safları içindeki görüş farklılıklarıdır. Bu nedenle de tartışmaların omuz omuza mücadeleyi olanaksız hale getirmeyecek şekilde yapılması gerektiğini düşünüyorum.
[4] 1965-1971 Türkiye’de Devrimci Mücadele ve Dev-Genç. 1971. Kurtuluş Yayınları. (Web: dybelgeleri.net)
[5] Mahir Çayan Kitabı’ndaki yazısında Mahmut Memduh Uyan da ASD’ye Açık Mektup ve “1965-1971 … Dev-Genç” broşüründeki Kürt sorunu hakkındaki bölümler üzerinde durmaktadır. (Uyan, s. 420)