Mülkiyetsiz bir felsefe: Dünya herkese yeter

Doğayla mücadele etmeyen, hiçbir hiyerarşiyi hedeflemeyen ve kendi içinde de üstünlük barındırmayan Romanlar, asırlar boyunca doğal hayatın ritmiyle uyum içinde nefes aldılar. Elekleriyle, tırpanlarıyla, yonttukları tahta kaşıklarıyla toprağa zarar vermeden, dünyayı kanatmadan var oldular. Gittikleri her yere farklı renkler, ezgiler ve değerler kattılar.

Çadırlarını kurdukları hiçbir toprağa "Burası benimdir" demediler. Çünkü özel mülkiyetin, toprağı parsellemenin ve suyu zapt etmenin doğaya ihanet olduğunu içgüdüsel olarak biliyorlardı. Onların inancında dünya, üzerinde yaşayan tüm canlılara, ağaçlara ve insanlara yetecek kadar büyük ve bereketliydi. Onlar; sınırların, savaşların ve fetihlerin değil, barışın ve mevsimlerin döngüsünün bir parçasıydılar.

Çitlerin, betonların ve sürgünlerin çağı

Ancak insanlığın hırsı büyüdükçe, dünyanın rengi solmaya başladı. Kapitalizmin dişlileri dönmeye, yeryüzüne çekilen sınırlar kalınlaşmaya başladı. Egemen kültürlerin doğa üzerinde kurduğu mutlak tahakküm, ilk olarak doğanın çocuklarını hedef aldı. Ormanlar tel örgülerle kapatıldı, nehir kenarları zapt edildi, tarım arazileri endüstrileşti ve toprağın her bir karışı tapulandırıldı. Güvenlikçi politikalar, ırkçılık ve asimilasyon rüzgârları bu kadim halkı yersiz yurtsuz bıraktı. Üstün ırk fetişizmi ve toprağa hükmetme arzusu, Hitler faşizmi döneminde onları fırınlarda toplu ölümlere........

© sendika.org