1 Mayıs’a giderken 19 Mart’ı anımsamak: Aştıklarımız, ayrıştıklarımız, aşacaklarımız… |
19 Mart isyanı toplumsal kurtuluşun yolunun sokaktan geçtiğinin güncel bir kanıtıdır. Neoliberal politikalar ile büyümüş, korku iklimine hapsedilmiş ve kariyercilik zırvalıklarıyla ayakta duran gençliğin başkaldırısı ajitasyon konusu olmaktan ziyade “mümkün”lerimizi güncelleştirmek için somut bir dayanak olmalıdır.
Beyazıt’ta barikatı yıkmamız Saray rejiminin bugüne kadar gençliğe yüklediği anlamı yerle bir etmiştir. Sebebi oldukça açık: Yıkılamaz olan barikatlar ayaklar altında ezilirken ortada ne korku ne de devletin büyüklüğü vardı. Ve o gün “aşılamaz”, “yapılamaz”, “yıkılamaz” düşünceleri reddedildi.
19 Mart isyanıyla daha ilk gününden verilmesi gereken fikri ve anlamı ortaya koymuştuk: Hiçbir şey yenilemez değildir ve yeterince savaşırsak her şey mümkündür! Şişli yürüyüşünde, Maçka’da, Saraçhane’de binlerce insanı bir araya getiren ve kontrolü devlete bırakan değil eline alan kalabalığı yaratan sebep de tam olarak felç halinin kırılmış olmasıydı.
19 Mart gününe dair bugüne kadar çok şey söylendi. Ancak 19 Mart’ın yarattığı isyan günleri yeterince konuşulmadı. Yıldönümü vesilesiyle bu sürecin muhasebesini yapmak da bugünkü sorunların sebeplerini ortaya çıkarabilir, yarına koyacağımız hareket dinamiğine dersler çıkarabilir.
Bozdoğan’ı arkamıza alabilirdik
Beyazıt’ta barikatın aşılmasının ardından, hemen sonraki gün yine Beyazıt’ta toplandık. İstanbul’daki diğer üniversiteler de beklendi ve Vezneciler’de gerçek bir üniversite buluşması yaşandı. Saraçhane’ye yüzünü dönen gençliğin dilinde her şeyden çok “Kurtuluş sokakta, sandıkta değil!” ve “Her yer Taksim, her yer direniş!” sloganı vardı.
Ayağa kalkmış bir nesil, direnişi daha ilk gününden direniş alanında, Taksim’de var etmek istiyordu. Saraçhane’ye varıldığında ortak bir kararla “Taksim’e yürüyoruz” çağrısı yaptık. Bu sırada Bozdoğan henüz kapatılmamış, geçiş yolu hâlâ açıktı. Binlerce öğrenci “Her yer Taksim her yer direniş” sloganıyla Bozdoğan’a doğru yürümeye başlayınca polis de hareketlendi, telaşlı bir şekilde Bozdoğan geçişini kapatmaya gidiyorlardı. Önümüzde sadece bir sıra barikatsız bir polis engeli vardı. Belki de İstanbul’da isyanın seyrini değiştirecek o gün, başta CHP temsilcileri olmak üzere eylem komitesinde yer alan diğer parti temsilcileri tarafından hezimete sürüklendi.
Yaklaşık bir saat boyunca polisle görüşme, CHP temsilcilerinin aradan çekilmesini sağlamak vb. ile uğraştıktan sonra önümüzde birkaç sıra barikat ve kapanmış bir Bozdoğan duruyordu. İlk dersimizi daha ikinci günden çıkardık: Bugüne kadar düzen sınırları içerisinde durmuş, pasifize edilmiş, korku iklimine terk edilmiş gençliğe karşı bir sorumluluğumuz var ve bunu polis görüşmelerine ya da “gençliğin” isyanında söz hakkı bulunmayan parti temsilcilerine terk etmemeliyiz. O gün arkamızda, beklediği için tepki gösteren çok büyük bir kalabalık vardı ve kitlenin iradesi eylem komitesinin çok daha ilerisindeydi. 20 Mart Saraçhane buluşması Taksim’e bir yol açabilirdi, Bozdoğan’ın meşhur barikatları anlamsızlaşabilirdi. Böyle olmadı ancak orada motivasyonumuzu sağlayan şey, bir saat önce açık olduğu görülen Bozdoğan’da kurulan barikatlarla çatışmaktı. Aslında o gün hem siyasetlerin hem de üniversite dayanışmalarının ittifak ilişkilerini, saflaşmalarını belirginleştirmeye başlamıştı. Direniş çizgisi bir yana, düzenin çizdiği sınırlarda kalmak bir yana…
Öğrenci mitinginden Saraçhane mitingine
20 Mart’ta Bozdoğan aşılabilecekken partilerin klasik eylem prosedürlerine göre davranması itibariyle kaçırılmış tarihsel bir hata henüz tam olarak farkına varılmadan 21 Mart’ta Beyazıt öğrenci mitinginde buluştuk. Beyazıt Meydanı’ndan Saraçhane’ye doğru yürüyüşte arkaya baktığımızda kortejin sonunu göremiyorduk. Kuşkusuz bu büyük kalabalık, önceki günlerde açığa çıkan direniş eğiliminin ve bir arada olmanın verdiği gücün etkisiyle oluşmuştu. Ancak kitle kalabalıklaştıkça devrimciler için daha zorlu olan bir sorun da ortaya çıkıyordu. Ucu bucağı olmayan bu yürüyüşlere öncülük edecek hiçbir kolektif çaba ve emek yoktu. Yanlış anlaşılmasın, ortadaki direniş eğilimini bastırmak ve enerjiyi “devrime saklamak” isteyen bir grup siyasetin kolektif bir emek ve çabası vardı. Ancak devrimci olan yaklaşım yani direniş eğilimini bir çizgi olarak örgütleyerek, anlamlı birliktelikler yaratma ve pruvanın ucunu sorunların kaynağına yöneltmek için bir öncülük sağlayamamıştık. Başta kendimizi bu muhasebenin muhatabı yaparak devrimcilerin bundan ders çıkarmasını zorunlu hale getirmemiz gerekiyor.
İlerleyen günlerde de her sabaha operasyonla uyanmak, zamanımızın bir kısmını Çağlayan’da geçirmeyi zorunlu kılıyordu. Yüzlerce kişi gözaltındayken ve tutuklanıyorken, sokaktaki direnişten taviz vermeyen gençlik oldukça sade ve net bir şekilde nerede, ne zaman, ne yapılması gerektiğini zaten gösteriyordu. Ki ilk operasyonlarda ağırlıklı olarak örgütlü insanların gözaltına alınması muhtemelen devlet tarafından sokaktaki direnişi sönümlendirmeye yönelik bir hamleydi. Ancak direnişin örgütlü kapasitenin çok daha ötesinde olduğu ilk operasyon sonrasında da görününce gözaltına alınanlar kitlesinde yoğunluk giderek örgütsüz insanlara doğru yönelmişti. Saray’ın 23 yıllık iktidarı boyunca itaatkâr bir nesil yaratma çabası ilkin 19 Mart’ta barikatın aşılmasıyla yıkıldıysa ikinci olarak da gözaltı ve tutuklamalar sürecinde bir adım olsun geri atılmamasıyla yıkılmıştır. “Silivri soğuktur” şakalarıyla büyüyen bu nesil alnı ak, başı dik bir şekilde barikatın en önünde çatışmaya devam etmiştir.
Karanlığa karşı binlerce ışık
İstanbul’un dört bir yanındaki üniversitelerden çıkıp Maçka’da toplanan binlerce öğrencinin kayyum atanan Şişli Belediyesi’ne doğru yürüyüşü 19 Mart sürecinin en anlamlı eylemlerinden biriydi. Onbinlerce kişi İstanbul sokaklarını doldurmuştu, gençlik halkla buluşmuştu. Varılacak yerin bir anlamının olması, hesap sormaya gidiyor olmak bu yürüyüşü değerli kıldı. Bir CHP temsilcisine sahip çıkmak değildi mesele, üniversitelerde her gün karşılaştığımız kayyum atamalarından bıkmış insanların tepkisi vardı orada. Mesele kendi yaşadıklarımızla mevcut olan durum arasında bir bağ kurulmasıydı. Ki bu kitlelerin düzen karşıtı bir pozisyonda mücadeleye katılmasını sağlamak için önemli bir fırsat da oluşturmuştu.
Şişli yürüyüşü kendi başına değerli olduğu kadar İstanbul’da yaşanacak bir toplumsal hareketin çatışma dinamikleri açısından da elimize veri vermiş oldu. O gün İstanbul trafiği açısından önemli birkaç cadde yürüyüş için trafiğe kapatılmıştı. Bu büyük yürüyüşlerin trafiği kilitlediği ve halkın her kesimini ortak bir sorun etrafında bir araya getirdiği oranda ne kadar etkili olabileceğini biraz geç fark etmiş olduk. Şişli yürüyüşü sonrasında Levent taraflarında yol kesme eylemleri, yürüyüş fikirleri dolaşıma sokulmuştu. Finans merkezlerinin yollarını tıkayarak yıkıcı bir etki yaratılmasına dair öneriler vardı ancak şehir merkezinden çok da uzaklaşılmadı.
Her geçen gün artan kalabalık aynı zamanda büyük bir güç ve irade barındırıyordu kendi içinde. Bu süreç içerisinde çeşitli yerlerde ucu bucağı görünmeyen yürüyüşler, eylemler yapıldı. Zaten üniversitelerde forumlar ve eylemler her gün sürüyordu. İnanılmaz bir motivasyon, militanlık, kitlesellik ve güç vardı gençliğin bünyesinde. Bu bünyeyi sentezleyerek, işgal eylemlerine dönüştürmek isyanı hak alıcı bir perspektifte sıçratacaktı. Çünkü 19 Mart süreci yalnızca o günkü öfkenin dışavurumu ve o ana dair bir karşı koymuş değil aynı zamanda kalıcı bir hak kazanımı yaratmalıydı. Toplumsal hafızayı şekillendirecek olan da bu sıçrama olmalıydı.
Hak alıcı perspektifte birçok eylem yapıldı, kampüslerin bir kamusal alan olarak kullanımından, üniversitelerin kayyumuyla, polisiyle işgal altında olduğu algısı olabildiğince kazanıldı. İsyan sonrasında da bunun etkilerini gördük, görüyoruz. Ancak sönümlenmeden ziyade daha ileri ve daha güçlü bir toplumsal hareket için sıçrama gerekliydi.
Çıkardığımız derslerden bir diğeri tam olarak bu noktada belirdi: Hak alıcı bir perspektif ve devrimi ertelemeyen bir anlayış fikrini her yerde yayacak ve bunu örgütleyecek kadar örgütlü bir toplam yaratmak ve toplumsal muhalefetin de bu eksende gelişmesine yönelik etkide bulunmak gerekiyordu.
Motivasyon, militanlık, kitlesellik ve gücün sentezlenmesinin doğurduğu heyecan ve ufuk hala daha 19 Mart sürecinin değerini anlamak ve yeni 19 Martlar için bir moral kaynağı oluyor. Ancak bir ders çıkarmamıza sebep olması ve bu sıçramaya konu olmaması itibariyle de eksik taraflarını göz önüne koyuyor. Bu eksik taraf bir yandan yukarıda kendimize biçtiğimiz görev, diğer yandan da bu sentezin bağımsız çizgiye sıkı sıkıya bağlı olması gerekmesi. En nihayetinde demokratik öğrenci hareketinin temel potansiyeli kendi talepleri ve hareketinin bağımsız bir şekilde varolmasını sağlamaktır. Örgütlü bir öğrenci hareketi için de bu, zorunlu şartlar arasında yer almalıdır. Aksi takdirde gençliğin potansiyeli ve yapabilecekleri hatta sorunları eklektik bir şekilde ele alındığında zaten bir kurtuluş yolu ufukta yer almamaktadır.
27 Mart Cevahir eylemi
Militan ve kitlesel eylemlerin ardından eylem komitelerinde bir arayış başlamıştı. İsyanın yönünü nereye doğrultacağımız konusunda çeşitli fikirler vardı ama günler o kadar hızlı geçiyordu ki oturup düşünmek ve tartışmak doğru düzgün sağlanamadı bile. O dönem İstanbul Üniversiteler Koordinasyonu üzerinden kararlar alınıyor ve sürekli bir yere yürüyüş çağrısı çıkılıyordu.
27 Mart günü öncesinde de Cevahir’e çağrı çıkılmıştı. Ancak eylemin içeriği, güzergahı, varacağı sonuca dair hiçbir bilgi de ortaya koyulmuyordu. 27 Mart günü uzun uğraş ve ısrarlar sonucunda eyleme birkaç saat kala eylemin Cevahir’den Maçka’ya doğru henüz hangi yollardan vb. gidileceği belli olmayan ve pek bir içeriğe de sahip olmayan bir çağrı olduğunu öğrendik. O dönem İstanbul Üniversiteler Koordinasyonu içerisinde yer alan arkadaşlara “Bir alışveriş merkezinden bir parka yürümenin altındaki politik fikir nedir?” diye sorduğumuzda ise “Kitle yürümek istiyor” cevabını almıştık. Cevahir eylemine hem organize ediliş biçimi itibariyle güvensizlik yaratması hem de “kitleyi” gezdirmeye çıkarırcasına bir “politik öncülük” sağlanmaya çalışılması nedeniyle eleştirerek katılmamıştık. Cevahir eyleminde yaşananları bütün detaylarıyla hatırlatmak gereksiz ancak katılımcıların eylemin örgütçüleri tarafından ortada bırakıldıklarını hissettikleri bu eylemin ortaya çıkardığı sonuçların üstünden atlanamaz. 28 Mart gününe gençliğin çok büyük bir kısmı inanılmaz bir güvensizlik ve tepkiyle uyandı. Bu güvensizlik “kalabalıkta” ciddi bir azalmaya sebep oldu. Bir diğer yandan da Cevahir eyleminin faturası sadece o eylemin sorumlularına değil tüm sol örgütlenmelere kesildi.
Hasarlar alınmış olmasına rağmen gençliğin direngenliğinde ve iradesinde değişen hiçbir şey olmadı. Örgütsüz kitlelerin ileri potansiyeline bu noktadan odaklanabiliriz. Tek derdi adalet, eşitlik ve demokrasi mücadelesi olan bir gençlik hareketi yaşanan tüm olumlu/olumsuz gelişmeleri yine kendi bünyesinde hesabını yaparak sürekli bir ilerleme kat etmiştir. Üniversitelerin öz örgütlenmeleri sahneye kontrolü ele alan haliyle çıkmış ve kendi mücadelesini daha sıkı sarılarak sahiplenmiştir. Konuşmamız gereken de yaslanmamız gereken de budur.
Bugünden geriye baktığımızda birçok ders ve sonuç çıkarabiliriz. Bu daha deneyimli ve düşman karşısında daha iradi olmamızı da sağlayan kritik bir güçtür. Bu gücü savruk kullanmadan direniş çizgisini devrimci bir hedefte örgütlemek ve gençliğin iradesini devrimci mücadele içerisinde taşımak o günden beri görevimiz olarak duruyor. Geleneksel anlamda örgütlü bir gücün önemini yadsımadan, toplumsal muhalefetin organize oluş ve karşı koyuş anlamında örgütlü hareket etmesini sağlayacak politik öncülüğün yaratılması gerektiğini de biliyoruz.
19 Mart isyanı üniversitelerin öz örgütlenmelerinin öncülüğünde gelişmiş bir hareket olarak, böylesi süreçlerde ortaya çıkan öz örgütlenmelerin politik doğrultusunun nasıl sağlanacağı sorusunu güncel olarak önümüze koymuştur. 19 Mart isyanı toplumsal hareketlerle ilişkileri açısından devrimciler için belli şartları tekrar öne çıkarmıştır: İnandırıcılık, süreklilik, güven.
Bunlar sağlandığı takdirde aşılamaz olan barikatlar aşıldığında ve “mümkün” gözükmeyen yollar açıldığında örgütlü bir güç yaratmak için bir adım önde olacağımız aşikardır.
Şimdi önümüzde duran 1 Mayıs için bu irade ve politik güçle sahneye çıkma vakti. 19 Mart isyanıyla toplumsallaşan 1 Mayıs Taksim iradesi politik bir zafer ortaya koydu. 1 Mayıs alanı hep Taksim Meydanı’ydı ancak 19 Mart’la bütünleşen 1 Mayıs 2025 Taksim yolunu açmıştı. 2026 1 Mayıs’ı da açılan yola ziyaretçi olanların değil açtığı yolda direnişi taşıyanların iradesiyle yaratılacak.