menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir toplum projesi olarak hapishaneler: Kuyu tipleri hepimiz için yapılıyor

14 0
12.11.2025

Cezaevi dediğin, eninde sonunda, birilerine dededen kalmış verimsiz bir arazinin üzerine kurulmuş bazı yapılardır. Hepsini toplasan orta büyüklükte bir ilçenin yüzölçümü ve nüfusu eder. Bu nüfusun tamamına yakını sistemin hırsızlığa, cinayete ve başka suçlara ittiği yoksullardan oluşur. Küçük bir azınlık siyasidir. Hepsi bir iki köyü dolduracak sayıda insanın nasıl bir önemi vardır ki bu binalarda kalacak en fazla birkaç bin siyasi tutsak için yapılan birtakım mimari seçimler ülkelerin –bilhassa da bizim gibi “yalnız ve güzel” ülkelerin– tarihinde, önemli dönüm noktalarını oluşturur?

Zindana onunla birlikte iki delikanlı daha girdi. Birisi dedi ki: … Bize bunun yorumunu haber ver. Çünkü biz seni iyilik edenlerden görüyoruz.” (Kuran, Yusuf, 36)

Dünyanın en uzun savaşlarından birini henüz bitiren Kürt gerilla hareketinin Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nin işkencehanelerinden doğduğu, devletin has adamlarının bile kabul ettiği bir olgu. 90’ların kentlerini çatışma ve barikatlarla dolduran devrimci yapıların kültür ve tarihyazımında Metris, Mamak, Sağmalcılar, Buca, Ümraniye, Ulucanlar gibi mekânların ağırlığı, bu cezaevlerinin kentlerin bir kenarında kapladıkları yerin kat kat üstündedir. F Tipleri’nin 28 Şubat’taki MGK toplantısının en önemli başlığı olduğu birkaç yıl içinde açığa çıktı. Bu hücre tipi modeli hayata geçirmek için yapılan, bir gecede 30 tutsağın katledildiği ve ismiyle bile tiksinti uyandıran “Hayata Dönüş” operasyonlarının hedef aldığı hapishaneler, bugün içinde yaşadığımız karanlığa giden yolda söndürülen ilk ışıklardı. Halkı biraz daha köşeye sıkıştırmak isteyen bütün iktidarların ilk yaptığı şey, hücreleri daha da daraltmaktır.

Bentham’ın Panoptikon’undan beridir kapatılma yerlerinin yalnızca içeridekilerle ilgili bir şey olmadığını biliyoruz. Hapishaneler her zaman ama her zaman toplum projeleridir. Çünkü sınıflı toplumlar da eninde sonunda hapishanedir. AKP’nin tek parti iktidarının verdiği bunalımla “Hepimiz bir açık hava hapishanesinde yaşıyoruz” diye bazen üzerine fazla düşünmeden söylediğimiz bir cümlenin ifade ettiği şeyden bahsetmiyorum. Rıfat Ilgaz’ın o güzelim şiirde “İçerideki içeride mahzun, dışarıdaki dışarıda” diye anlattığı halden de. Bunlar da yanlış değildir elbet ama dışarısının bir açık hava hapishanesi olmasının mecazı, benzerliği, söz sanatını aşan boyutları var.

Her şeyden önce, toplumun neredeyse tümünü oluşturan emekçi kitlelerin çalışmaya, üretmeye ve isyandan uzak durmaya devam etmesi için disiplin altında tutulması gerekir. İçeride disiplini gardiyan sağlar, dışarıda polis, asker ve müdür. Acemilerden başka herkes sırf copla disiplin sağlanmayacağını bildiği için başka araçlar devreye sokulur: içeride psikolog, imam ve tasarlanmış “aktivite”ler, dışarıda okul, camii, medya… bu ideolojik aygıtlara başka örnekler akla gelecektir. Hepimiz, kendi aralarında dozajı değişen sopa ve havuçla terbiye edilmekteyiz her an.

Cezaevindeki bir mahpus gibi biz de çoğu zaman bir yerlere kapatılırız: okula, işyerine, eve… Buralara “isteyerek” girmemiz bir şey değiştirmez çünkü mecburi bir istektir bu; olur da istemediğimize karar verirsek sürüm sürüm sürüneceğimiz bir hayat, köprü altlarında bizi beklemektedir. Bizim de mahpuslar gibi “havalandırma” saatlerimiz var; bu saatleri dostlarla buluşarak, komşulara giderek, koşu veya yoga yaparak, bazen de irili ufaklı ekranlara dalarak geçiririz. İşe veya okula gidip gelirken egzoz dumanları soluyarak koştura koştura geçtiğimiz yolları saymazsak, bu havalandırma saatlerinin çoğu “içeride” geçirilir: kafelerde, oturma odalarında, yemekhanede, gym’de… Gece olunca da demir çelik kapıları kilitleyip yatarız; cezaevlerinde gardiyan, evlerde kendimiz; hatta biz bazen gardiyanlardan daha çok kilit vururuz kapılarımıza. Yine de kapıyı kimin kilitlediği önemli bir fark olmalı ki çoğu insan cezaevinde değil dışarıda “kapatılmayı” tercih eder. Ne ki kendimize ve hayata karşı dürüst olursak şu gerçeği fark etmekte gecikmeyiz: İçerideki mahpuslara söylemeyin haklı olarak kızarlar ama, aslında yaşadığımız hayat, arazisi fazla geniş, binaları daha çeşitli bir mahpusluk hayatından ibarettir.

Yûsuf’u öldürün, ya da bir yere atın ki, babanızın yüzü (sevgisi) size kalsın, sonra yine sâlih bir kavim olursunuz.” (Kuran, Yusuf, 9)

Bu benzerlikleri yalnızca biz fark ediyor olamayız değil mi? Sistemin anahtarlarını elinde tutan azınlık, hapishanelerin, denetim altında tutmak istedikleri büyük toplumun mükemmel bir maketi olduğunun çok iyi farkındadır. Bu yüzden de, aklı başında her mimar gibi, yeni projelerini önce model üzerinde denerler.

Bir grubun en bilinçli ve cüretli kesimlerini denetlemek, toplumun bütününü kapatacak hapishanenin anahtarını sıkı tutmayı sağlar. İbrahimî dinlerin en ilginç mitoslarından biri olan Yusuf Kıssası’nda Yusuf’u öldürerek babalarının sevgisine mazhar olacağını düşünen kardeşler gibi, zindancılar da devrimcileri etkisiz hale getirerek topluma çekidüzen vermeyi, aparatı oldukları düzeneğe hizmet sunmayı, “sâlih”........

© sendika.org