Ya savaştan sonra

Fotoğraf: Hürmüz Boğazı’na demirlemiş gemiler, Reuters

İlk görselde bir diktatörün etrafında bağlılık yemini edenleri, ikinci görselde ise bağlılık yemini ettikleri diktatörü krallık sarayında suikastla öldürenleri görüyoruz. İlk görselin baş aktörü Trump, diğerininki ise Roma krallarından Caligula.

Trump’ın savaş politikalarını, emperyalizmin şafağında ortaya çıkan klasik sömürgecilik dönemindeki ekonomik-politik benzerliklerle tanımlamıştık. Ancak onun liderlik tarzı ve kişisel özellikleri daha çok Roma imparatorlarını andırmaktadır. Aşağıda ismi geçen Romalı liderler, dünya tarihçileri tarafından her biri hedonist katiller olarak tanımlanmıştır. Romalı diktatörler nasıl ki toplumu cumhuriyetin kuralları ile değil kendi “arzuları” ile yönettilerse Trump da “Hukuk mu? Hukuk benim ahlaki pusulam neyse odur” diyerek yönetiyor.

Tiberius (MS 14-37 yılları arasında hüküm sürdü) Bakirelerin idam edilmesi yanlış kabul edildiğinden, mahkûm edilen genç kızlar idam edilmeden önce cellat tarafından tecavüze uğrardı.

Caligula (MS 37-41 yılları arasında hüküm sürdü) Söylentilere göre, geceleri muhafızlarıyla birlikte şehri dolaşıyor, fahişelerle çılgın orgiler düzenliyor ve maiyeti ayrılırken genelevleri yakıyordu. Bir keresinde, sirkteki sıkılmış kalabalık Caligula’yı yuhaladı. Yuhalayanların dilleri kesildi ve vahşi hayvanlar tarafından parçalanmaları için arenaya atıldılar. Caligula’nın en hoşlandığı şey, şehrin aşırı kalabalık hapishanelerini düzenli olarak boşaltarak mahkûmları aç aslanlara yem etmekti. “Cesaret” adını verdiği atını rahip ve konsolos olarak tayin etmesi, onun iyice aklını yitirdiğinin düşünülmesine neden oldu.

Neron (MS 54-68 yılları arasında hüküm sürdü) 17 yaşında imparator olan Neron’un MS 64’teki Büyük Roma Yangını’ndan sonra, şehrin yanışını izlerken lir çaldığı rivayet edilir. Hristiyanlara yönelik acımasız zulmü artırdı. Genç dinin mensupları işkence gördü, arenalarda öldürüldü, başları kesildi, yağda veya suda kaynatıldı, çarmıha gerildi ve insan meşalesi haline getirildi.

Domitian (MS 81-96 yılları arasında hüküm sürdü) Mahkûmları özel odalarında görmekten, zincirlerini elinde tutmaktan ve onları hadım etmekten hoşlanırdı. Domitian, halka açık etkinliklerde gösteriş yapmayı severdi ve kölelerini parmaklarını tahta bir levha üzerine yayarak kendisinden epey uzakta durmaya zorlar, ardından korkmuş kölenin parmaklarının arasına oklar atardı.

Commodus (MS 176-192 yılları arasında hüküm sürdü) Roma imparatorları arasında, İmparator Marcus Aurelius’un oğlu Commodus kadar acımasız ve kana susamış olanı azdı. Öldürmeyeceği hiçbir şey ve kimse yok gibiydi. En sevdiği hobilerinden biri, kölelerine bizzat saç-sakal tıraşı yapmaktı. Bu, nazik bir teklif gibi görünse de, Commodus’un “kazara” burun, kulak, dudak, yanak ve çene parçalarını kesme alışkanlığı vardı.

New Yorker Dergisi kapağına savaşın zenginler kulübü Mar-a Lago’dan yönetilmesini taşıdı.

Mar-a-Lago, Florida Palm Beach’de Trump’ın sahibi olduğu, sadece milyarderlerin içeri girebildiği bir kulüp. New Yorker dergisi Trump’ın İran’a savaş başlatma emrini buradan verdiğini duyurdu. “Trump, İran savaşının ilk 42 saatini Mar-a-Lago’daki perdelerle çevrili bir odada takip etti.” New Yorker dergisi, Trump’ın savaş emrini verdiği bu mekânı, “dünyanın en lüks ve sivillere açık savaş karargâhı” olarak tanımlarken, Trump’ın savaş emri vermeden önce salonda toplanan bağışçıların arasına karışıp “God Bless the USA” şarkısı eşliğinde dans bile ettiğini yazdı. Danstan sonra Trump “İşimin başına dönmeliyim. Herkes iyi eğlenceler” diyerek kendince dizayn ettiği “durum odasına” geçti.

Normal şartlarda ABD başkanları savaş kararı ve emrini ya Beyaz Saray’daki “Durum Odası’nda” (Situaion Room) ya da ormanlık bir sığınak olan Camp David’de almışlardır. New Yorker dergisi bu durumu şöyle tasvir ediyor: “Tarihte hiçbir zaman siviller bir yandan ellerinde içkileriyle hafif çakır keyif ortalıkta dolanıp, diğer yandan Ortadoğu’da bir savaş başlatma planları yapan başkomutanla burun buruna gelme şansına sahip olmamıştı.” Dünya, Caligula ve Neron gibi Romalı diktatörlerin yaptığı gibi kriz ve savaş anında bile zevk-i sefasından ödün vermeyen bir diktatörün ellerindedir. Trump’ın ilk dönemindeki ulusal güvenlik danışmanı John Bolton, “Hafta sonu planlarınızı bölmek istemem ama evden çalışırken savaş çıkaramazsınız. Başkan kriz anında Oval Ofis’te ya da Durum Odası’nda olmalıdır” derken Trump’ın Amerikan halkı ve dünya için nasıl da tehlikeli ve pervasız bir kişilik olduğunun haberini veriyordu.

Trump, aynı zalim ve soysuz Roma imparatorları gibi şiddeti ve öldürmeyi eğlenceli bulan bir şahsiyettir. Epstein dosyasından öğrendiğimiz kadarıyla yine Romalı imparatorlar gibi sapkın ilişkilere düşkündür. Siyonizm yanlısı Evanjelist din adamlarını Oval Ofis’te toplayarak el ele tutuştuğu garip dini ayinin benzerlerini Roma’nın zalim ve sapkın liderlerinde de görürüz. Caligula’nın Roma’daki tüm tanrı heykellerinin yüzünün kendisiyle değiştirilmesi emrini vermesiyle Trump’ın Nobel’in kendisine verilmesi gerektiğini söylemesi arasında pek te büyük bir fark yok! Yukarıda sayılan imparatorların hemen hepsi ya hükümet içindeki en yakın dostları, ya kendisini koruyan askerler ya da halk tarafından öldürüldüler. Bazıları ise Neron gibi halkın eline düşmemek için intihar etti.

Savaş hakkında savaşın ilk haftasındaki yazımızın başlığı, “Emperyalizm bu sefer sonuna kadar gidecek mi?” şeklinde idi. Gidemeyeceği anlaşıldı. Şimdi “Ya savaştan sonra” diyeceğiz, bunu tartışacağız. Savaşta emperyalizmin yenilmesini, en azından galip gelmemesini isteyen bizler, savaş sonrasında ya da savaşa ara verildiği koşullarda İran ve başta İsrail, Türkiye ve Körfez Emirlikleri olmak üzere bölge devletleri ile ABD, Çin ve Rusya gibi büyük güçlerin yönelimleri hakkında ne gibi gelişmeler bekliyoruz?

Trump sonrası ABD emperyalizminde ön plana çıkan şey, düzeni sırtında taşıyan bir güç olarak ABD’nin düzenin maliyetini artık üstlenmek istememesidir. Kendini ikinci cihan harbinden itibaren dünya düzeninin kurucu gücü ilan eden ABD, 80 yıllık bu serüvende “imparatorluğu”nun cilalarının döküldüğünü, alabildiğine yıprandığını görerek büyük bir değişimin zorunluğunu hissediyor. Trump bu değişimde ABD finans kapitali tarafından ilk keskin kılıç olarak görevlendirilmiş bulunuyor. Başta Avrupa olmak üzere, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri, Pasifikte Avustralya ve Japonya ve komşusu Kanada’ya yıpranmış hegemonyasının yeniden tesis edilmesi ve emperyalist ittifakın devamı için hem askeri hem de iktisadi bir maliyet tablosu çıkarmış bulunuyor. Bu konuda ne kadar ciddi olduğunu Kanada’yı ABD’nin bir eyaleti olarak kendine katılmaya davet ederek, Avrupa’yı da “kâğıttan kaplanlar” olarak itham ederek gösteriyor. ABD hem kendi müttefiklerine hem de dışarıya karşı yürüttüğü barbar akınlarıyla Rusya ve Çin’in toparlanmasına izin vermeden yeni bir nizamın taşlarını döşemek istiyor.

Dünya bugün ne tek kutuplu ne de çok kutuplu bir düzene sahip. Gerçek şu ki, dünya eski ve yakın geçmiştekine benzer bir düzenden mahrum vaziyette. Uluslararası sistem bugün yeni bir nizam oluşturacak siyasi iradeden yoksun haldedir. Ne ironiktir ki Erdoğan “dünya beşten büyüktür” diyerek uzun zamandır bu gerçeği dile getirmektedir.

Mesela Fransız devrimi dünya halklarının özgürlük ve demokrasi ile ilk kez tanıştığı tarihsel bir dönemdi, sonra dünya üzerinde “güneş batmayan bir imparatorluk” olarak Büyük Britanya emperyal düzenini yaşadı, sonra büyük Ekim Devrimi ile dünyanın üçte birinin sosyalizmden yana olduğu bir dönem, sonra soğuk savaş dönemi, sonra sosyalizmin yıkılması ile ABD’nin tek başına liderliğe soyunduğu “yeni dünya düzeni”, sonra 11 Eylül ile “terörizmle mücadele” dönemi. Bundan sonrası ise emperyalizm “sonsuz savaşlar” diye adlandırmayı uygun gördüğü değerler ve anlamlardan yoksun bir dönemin kapısını açtı. Ancak geçmiştekine benzer bir çağ tanımını ya da bir dönem değerlendirmesini bir türlü yapamadı. Sonuçta dünya kaotik ve öngörülemez bir sürece evirildi. Bugün dünya bir nizamdan yoksun hale geldi. Adı olmayan bir düzen içinde gücü gücüne yetenlerin mücadele ettiği bir dönemin içindeyiz. 20. yüzyıl emperyalizm ve proleter devrimler çağı olarak tarihe geçti, 21. yüzyıl emperyalist barbarlığa karşı ayaklanmalar biçimde yol alsa da henüz adı olmayan bir nizamdır. Bir çağ değerlendirilmesi yapacak onca veri olmasına rağmen hala tanımsızlığını korumaktadır. İşte bu tanımsızlık emperyalizmin hegemonya kaybının sonuçlarından biridir ve dünya devrimciliği için çok büyük bir fırsat penceresidir! Hegemonsuz bir dünya, dünya işçi sınıfı ve emekçi halkları için en tercih edilen dünyadır!

Bu düzensizlik içinde düzen adaları yaratmanın koşulları vardır. Bugünkü savaşlar mevcut uluslararası düzen çökerken onun yerini neyin alacağına dair verilen mücadelenin bir ürünüdür. Bu noktada “merkezsiz bir dünya düzeni ” (Özge Öner/ Cambridge Üni.) tartışması çok yol açıcıdır. Ekonomi doçenti yazar, 1929 ekonomik krizini, Britanya’nın artık düzen kuramayacak kadar zayıflaması ve ABD’nin o dönem henüz bu rolü üstlenmeye hazır olmamasıyla oluşan bir liderlik boşluğu ile ilişkilendirirken bugünkü nizamsızlığın açıklanmasında bize bir girizgâh veriyor. ABD hala askeri kapasite, finansal ağlar ve rezerv para bakımından öncü bir konumda olsa da küresel ekonominin başta Çin olmak üzere Doğu’ya kayması iki başlı bir durum ortaya çıkarıyor. Siyasi merkez Batı’da ama ekonomik merkez Doğu’da! Siyaset ve ekonomi artık tek bir merkezde değil. Küresel üretim, ticaret ve büyüme artık Atlantik havzasında değil Asya’da! Ama işte ekonominin Doğu’ya doğru bu stratejik kayması beraberinde yeni bir siyasi nizamı getiremiyor. Çünkü Çin uluslararası düzeni kendi etrafında yeniden kurma kapasitesine sahip değil. Onun küresel liderlik mi yoksa bölgesel üstünlük mü, hangisini istediği bile henüz net değil. Siyasi merkezin hegemonyasının aşındığı ekonomik merkezin ise çok kutupluluğu bir söylemin ötesine taşıyamadığı koşullarda elbette merkezini yitirmiş bir dünyadan bahsetmekte sakınca yok, zaten gerçek olan da bu.

Mevlana kendi döneminde, “Dün dünde kaldı cancağızım artık yeni şeyler söylemek lazım” demişti. Karl Marx, kapitalizmin şafağında, büyük teknolojik dönüşümleri anlatmak için “Eskiden söz içeriği aşıyordu, şimdi içerik sözü aşıyor” derken değişimin zorunluğuna dair benzer bir vurguyu yapıyordu. Aradan bir 80 yıl geçtikten sonra İtalyan Marksist Gramsci liberalizmin çöküşü, faşizmin yükselişini “Şimdi canavarlar zamanı, eski öldü ama yeni doğamıyor” şeklinde formüle etmişti. Her çağda insanın yeniyi aramaktan vazgeçmediğini ancak bunu yaparken geçmişten bir türlü kopamadığını ya da geçmiş hurafelerin onun peşini bırakmadığını anlıyoruz. Bu tarihin geçişselliğidir. Yukardaki aforizmalar bize bu geçişselliğin ne denli sancılı geçtiğini anlatıyor.

Bu nizamsızlıkta ABD’nin ana fikri Suriye, Venezüella, Grönland ve İran’da tümünde düzenin 80 yıl boyunca üzerine yıktığı maliyetin artık karşılığını almaktır. Çünkü ABD göreli olarak zayıfladığının farkındadır. Çok açık bir hegemonya kaybı içindedir. ABD bu yüzden başta kendi müttefikleri olmak üzere tüm dünyayı kendine borçlu olarak görmektedir. ABD’nin yeni savaş politikalarında siyasi-jeopolitik emellerden ziyade bildiğiniz o en eski klasik sömürgecilik dönemindeki gibi savaşlarla değerli madenler elde etmek, ticaret yolları üzerinde hâkimiyet kurmak ve bol bol para kazanmak anlayışı vardır. Bildiğiniz o klasik zenginliklere çökme politikası. “Ulusların zenginliği” ABD’nin yeni hedefidir. Mesela İran savaşıyla sanıyor musunuz ki ABD çok büyük paralar kaybediyor, tersine savaşın tüm harcamalarını artık İran’ın bir rehinesi haline getirdiği Körfez ülkelerinin üzerine yıkıyor. İran savaşı ABD’yi ömür boyu Körfez Emirlikliklerinin koruyucusu haline getirmiştir. Bu elbette petrol şeyhlerine çok yüklü bir bodyguardlık ücretine mal olacaktır. Trump, Körfez monarşilerini “Ne olur bizi yaralı bir aslanla baş başa bırakma” diyecek bir kıvama getirdikten sonra gelsin petro-dolarlar!

ABD ve İsrail bugün, tüm dünyanın gözünde artık taşınmaz hale gelen bir kötülüğün zirvesini temsil ediyorlar.

Her ne kadar kimi çevreler görünüşte , “kazananı olmayan savaş” dese de, aslında kazanamadığı için yenilmiş sayılan ABD ve İsrail’dir. Yenilmediği için “kazanan” ise İran’dır. Ancak İran için yenilmemenin bedeli ülkesinin en az bir 30 yıl geriye düşmesi olmuştur. ABD ve İsrail için galip gelememenin bedeli ise;

1- Haksız bir savaşa girmeleri ve bunu namertçe sürdürmelerinden dolayı kendi halkları ve ülkelerindeki muhalif güçler tarafından kınanmaları ve protesto edilmeleri. “Krala Hayır!” (No King) gösterileri ABD’nin 3000 şehir ve kasabasında gerçekleştirildi. Trump boşuna........

© sendika.org