Devlete Karşı Toplum: İnançsız, yasasız ve kralsız

“Değişimin yolu, vahşilerin düşüncesini ciddiye almayı bilmiş çağdaş bir düşüncede kendisini gösterir.”

Son dönemde devrimci kamuoyunun gündemini işgal eden “komün” meselesi ve Öcalan’ın tarihte sınıf savaşımları yerine “komün ve devlet ikilemi” ni koyan tezi çokça tartışıldı. Biz, meseleye farklı bir pencereden bakmak için antropolojide “Kopernik Devrimi” yapan Fransız akademisyen Pierre Clastres’in ufuk açıcı eserini gündemimize aldık. Eser hakkında kafamızda temel bir fikir oluşması açısından önce kitabın ana fikrini özetleyen önemli bir alıntıyla başlayacağız.

İlkel toplum, kendisinden ayrılmış bir iktidarı yadsır; çünkü iktidarın gerçek kaynağı şef değil toplumun kendisidir. İlkel toplum doğası gereği şiddetin iktidarın özü olduğunu bilir. Bildiği için de iktidar ile iktidar kurumunu, emretme gücü ile şefliği sürekli birbirinden ayrı tutmaya çalışır. Bu ikisi arasındaki çizgiyi, sınırı koruyan unsur sözün alanıdır. Şefi salt sözün alanına, yani şiddetin tam karşıtı bir alana hapseden kabile her şeyin yerli yerinde kalmasını güvence altına alır ve iktidar ekseninin toplumun bünyesi dışına kaymasını ve her hangi bir güç değişikliğinin toplumsal düzeni alt üst etmesini önler. Şefin konuşma görevi, şefin kabileye sürekli sunmak zorunda olduğu bu söz akışı ona hiçbir zaman kapatamayacağı borcunu hatırlatan ve hatibin iktidara geçmesini yasaklayan bir güvencedir.

İlkel toplum, kendisinden ayrılmış bir iktidarı yadsır; çünkü iktidarın gerçek kaynağı şef değil toplumun kendisidir. İlkel toplum doğası gereği şiddetin iktidarın özü olduğunu bilir. Bildiği için de iktidar ile iktidar kurumunu, emretme gücü ile şefliği sürekli birbirinden ayrı tutmaya çalışır. Bu ikisi arasındaki çizgiyi, sınırı koruyan unsur sözün alanıdır. Şefi salt sözün alanına, yani şiddetin tam karşıtı bir alana hapseden kabile her şeyin yerli yerinde kalmasını güvence altına alır ve iktidar ekseninin toplumun bünyesi dışına kaymasını ve her hangi bir güç değişikliğinin toplumsal düzeni alt üst etmesini önler. Şefin konuşma görevi, şefin kabileye sürekli sunmak zorunda olduğu bu söz akışı ona hiçbir zaman kapatamayacağı borcunu hatırlatan ve hatibin iktidara geçmesini yasaklayan bir güvencedir.

Bugünkü insanlığın temeli paleolitik çağın ilkel komünleridir. Komün, doğadan topluma evrilen insanın ilk çekirdeğidir. Komün hayvanlardan ayrışan ilk insan topluluklarının temelidir. Komünlerin bir yanı aile ise diğer yanı klanlardır. Doğayla simbiyotik ilişki içinde yaşayan homo habilis ve homo erektustan doğayı kendisi için kullanışlı hale getiren homo sapiense geçiş, toplumsal iş bölümü ve sınıfsal ayrışmanın bu geçişsellik döneminde ortaya çıktığını göstermektedir. Yapılan son antropolojik araştırmalar sınıfsal ayrışmanın tarım devriminden önce başladığını gösteriyor. Bu anlamda komün çekirdeği, üretici güçlerin birincil tarihsel kaynağıdır. Maddeci antropolojinin yaklaşımı budur.

5 milyon yıllık insansı yolculuğun henüz çok genç bir türüyüz.

İnsanlık tarihi, neolitikle ya da yazının icat edilmesiyle başlamadı. İlk modern insandan (Sapiens) milyonlarca yıl öncesinin de göz önüne alınmadığı tarih, tarih değildir. Klan insanın ilk ve en saf halinin komünal birliğidir. İnsanlık tarihinin yüzde 98’i klandır. Geriye kalanın yüzde biri neolitik ve son kalan yüzde birlik dilim de aile, kabile, aşiret, kavim ve ulustur. Hikmet Kıvılcımlı tarihin sadece medeniyetle bir arada kullanılışını eleştirir. Yazısız, kendi tabiriyle “kitapsız” insanlığın yok sayıldığını iddia eder. Böylece, ”medeniyet çıktığı yeri inkâr etmiş ve bundan sonra da medeniyetin gidiş kanunları bir türlü anlaşılamamıştır” (Osmanlı Tarihinin Maddesi) der.

Tıpkı çiftçiler, işçiler, göçmenler ve azınlıklar gibi ‘ilkel’ insanların tarihi de yok sayılmaktadır. Onlar bir tür dünyanın ‘tarihsiz insanları’ olarak görülmektedirler. Sosyal bilimlerin yetersiz kaldığı ön tarih araştırmalarında antropolojinin yardımıyla paleolitik ve neolitiğe dair ayrıntılı bulgular elde edilmiştir. Antropoloji romantik bir ilkelcilik değil, insanlığın köklerini ve kendini anlama çabasıdır. (Barbarın Tarihi, Ezilenin Dini/Canan Özcan Eliaçık )

Tıpkı çiftçiler, işçiler, göçmenler ve azınlıklar gibi ‘ilkel’ insanların tarihi de yok sayılmaktadır. Onlar bir tür dünyanın ‘tarihsiz insanları’ olarak görülmektedirler. Sosyal bilimlerin yetersiz kaldığı ön tarih araştırmalarında antropolojinin yardımıyla paleolitik ve neolitiğe dair ayrıntılı bulgular elde edilmiştir. Antropoloji romantik bir ilkelcilik değil, insanlığın köklerini ve kendini anlama çabasıdır. (Barbarın Tarihi, Ezilenin Dini/Canan Özcan Eliaçık )

Yazılı tarihin, yani egemenlerin yazdığı son 5000 yıllık çizgisel-ilerlemeci Batı tarihçiliğinin yeniden çözümlenmesi kuşkusuz paleolitik ve neolitiğe yeni bir bakış sağlayacaktır. Tarihi, yazılı tarihin daha gerisine çekerek klan, aile ve kabileleri hem kendi içinde hem de geçişsel özellikleriyle antropoloji ve etnolojinin yeni verileriyle daha yakından ve ayrıntılı incelemek çağımıza dair sosyalist değerler dizisine katkı sağlayabilir.

‘Neolitikte işbölümü, hiyerarşi, aile ve mülkiyet vardır ama hukuk, iktidar ve devlet yoktur.’şeklindeki SSCB bilimler akademisine ait bu eski ve eksik maddeci tarih anlayışı, günümüz antropolojik ve etnografik buluşlarıyla çok daha doğru bir temele oturtulmuştur. Sadece neolitikte değil, paleolitikte bile devlet olmasa bile özel bir hukuk ve iktidarın bulunduğuna dair saha ve alan araştırmaları mevcuttur. Engels’in ilkel toplum için “hayranlık verici” tasviri burada yarı yarıya büyüsünü yitirmektedir!

Fransız f antropolog Pierre Clastres Amerikan yerlileri üzerine yaptığı araştırmalarda “vahşilerin biliminde” adeta bir Kopernik devrimi yapmıştır. Onun tezi “Devlete Karşı Toplum” dur. Evrensel olanın devlet değil siyaset ve toplum olduğunu ileri sürer. Bunu Amerikan yerlilerinin paleolitikten neolitiğe geçiş aşamasındaki yaşam döngülerini inceleyerek açığa çıkarmıştır. Örneğin tropikal ormanlardaki klan ve kabile şeflerinin otoritesinin sadece sembolik olduğunu, topluluk üyeleriyle nerdeyse eşit söz hakkına sahip olduğunu bu anlamda klan ve kabilede yaşananın “iktidarsız bir iktidar” olduğunu göstermiştir. Daha yükseklerde And Dağlarında yaşayan toplulukların ise şef, şaman ve ileri gelen öncü savaşçı bileşiminin otoriter bir iktidarı sürdürdüklerini göstermiştir.

P. Clastres, siyasal iktidarın insanın doğasından kaynaklanan bir zorunluluk değilse bile toplumsal ilişkilerin özünden kaynaklanan bir zorunluluk olduğunu, şiddetsiz siyasetin düşünülebileceğini oysa siyasetsiz toplumun düşünülemeyeceğini ifade ediyor. Başka bir deyişle iktidardan yoksun toplum yoktur, ilkel komünde bile!

Geçmişte birçok antropolog toplumların doğuştan iyi adapte olduğu inancıyla doluydu. Ancak günümüzde bu anlayışa karşı çok etkili karşı çıkışlar mevcuttur.

Arkaik toplum geçmişin keşfedilmesi gereken cennnetvari “kayıp topluluğu” değildir!

Bu kayıp topluluk arayışının nedeni, günümüz modern insanın yaşadığı karakter aşınmasının ve sefaletin aslında “insanın doğasında” olmadığı romantik inanışıdır. Bunun kökleri J.J. Rousseau’dan Marx-Engels’e kadar uzanan antropolojik verilerden yoksun bir dizi idealize edilmiş tarih anlayışına kadar uzanır. J.J. Rousseau’nun arkaik toplumun insanına dair “ Asil Vahşi ” tanımı bu öznel idealizme bir örnektir. Engels’in ilkel komünaları “hayranlık verici” diyerek övgüye boğması da günümüz bilgileri ışığında abartılı olarak değerlendirilebilir.

Şehirlerin suç ve düzensizlik kırsal toplumların ise uyum ve düzen içerisinde olduğu ve ancak, taşradan merkeze göç sonucu kırsalın bu iyi ve güzel özelliklerini yitirdiği görüşü, 19.yüzyıl aydın ve düşünürlerinin üzerinde mutabık kaldığı bir görüştü.

Paleolitiğin kusursuz bir eşitlikçi topluluk olmadığına, kadın, çocuk ve yaşlılara karşı zaman zaman acımasız olabildiğine ilişkin çok ciddi antropolojik-etnografik veriler mevcuttur. Yaşlıların yalnız bırakılarak ölüme terkedilmesi, erkeklerin av malzemelerini birbirlerinden kıskançlıkla saklaması, kötü avcıların ellerine sepet verilerek kadınlarla bitki toplamaya gönderilmesi, topluluk içinde sadece şeflerin birden fazla kadına sahip olma hakkı, kadınların sütten kesilene kadar cinsel ilişki yasağını delmek için bebeklerini öldürmeye zorlanması, kurban ayinleri, topluluk kurallarını çiğneyenlerin öldürülmesi, köleleştirme, komşu klan ve kabilelere yağma akınlarının düzenlenmesi ve kadınların kaçırılması gibi olayların gerçekleştiği klan ve kabileler de mevcuttu. P.Clastres tüm bunlara kitabında yer vermiş. Prehistorya da şiddetin evrensel tarihinin dışında değildi! İstisnaların kaideyi bozduğunu ileri sürmek zorundayız

Gerçekten tüm insanların eşit olduğu bir dönemi yaşamış mıdır dünya?

Birçok aydın ve düşünür tüm insanların eşit olduğu bir dönem olduğunu ve aslında eşitsizliğin uygarlığın (medeniyet) ortaya çıkmasıyla geliştiğini öne sürmüşse de, bu genel doğrunun fazlaca idealize edildiği tarihsel verilerle ortaya konulmuştur. Afrika ve Amerikan yerlilerinin bir kısmının eşit kandaş toplumların tersine soydan gelme otoritelerini kullanarak klan ve kabile içinde hiyerarşi yarattıkları bildirilmiştir. Bu anlamda tarih öncesi ve barbar toplumların hiç eleştirilmeyen toplumsal uyumu iddiası tartışmaya açılmalıdır. Bu konuda en azından doğaya ve insan ilişkilerine tam uyumdan ziyade nisbi uyum tanımı daha uygun olacaktır.

Elbette mükemmel bir topluluk yoktur, ideal bir adaptasyon da yoktur, sadece kusurlarda derece vardır. Bu insanlık tarihinde yaşamış tüm topluluklar için geçerlidir. Tarihin en eşitlikçi antik toplumlarında bile eğer cinsel yasakları aşmak için ya da toplumun besin gereksinimi için bebek öldürme varsa, yaşlıların yalnızlığa terkedilmesi ve avlanırken kendi kandaşlarına hile yapmak varsa, erkeklerin kendileri taze av eti yerken kadın ve çocuklara hayvan leşini reva görmeleri, -bu yamyamlığın da bir nedenidir.- söz konusu olmuşsa, doğaüstü güçlerle mücadele için kurban ayinleri düzenlenmişse, dul kalan kadınlar MÖ 4000 yılından 1930’lara kadar eşleri öbür dünyada yalnız kalmasın, huzur içinde yatsınlar diye kocalarının yanında diri diri yakılmışsa, insanlık tarihinde ideal bir uyum ve mükemmellik aramamak gerekir.

Tıpkı fizikçilerin kaos ve raslantısallık konusunda kabullenmek zorunda kaldıkları yeni gerçekler gibi, sosyal bilimler de insanların tarihsel evrimindeki olumsuz, negatif gerçeklerle yüzleşmelidirler. Hayatın potansiyel tehlikelerinden kaygı duyan insanların, bu kaygı ve korkularının kaynağı olan doğaüstü güçleri bastırmak için insan kurban etmeleri bir uyum mekanizması olarak görülebilirse de mesela bir kafa avcılığı, kadın sünneti ve dul kadınların kocalarıyla birlikte yakılması gibi uygulamalar insan ihtiyaçlarının kaçınılmaz evrimsel baskısı sonucu meydana gelmemiştir!

“Sorun şu ki toplumların yazılı tarihinden günümüze yaşadığı olumsuzlukları ispatlayan kanıtlar elimizde yeterince mevcut olmasına rağmen ilkel düzene ilişkin güvenilir kanıtlar çok daha azdır. Paleolitiğe dair elimizde neolitik kadar bilgi yoktur ne yazık ki.” ( 5 Milyon Yıl/Prof. Peter Bellwood/Avustralyalı arkeolog)

Şimdi paleolitikte en temel meseleye geliyoruz.

İlkel komünal topluluklarda iddia edildiği gibi gerçekten “iktidar” olgusu yok muydu? Tümüyle “inançsız, yasasız ve kralsız” mıydılar? İlkel topluluklarda “itaat” var mıydı? Nietzsche’nin iddia ettiği gibi “itaat” tarihin ilk dönemlerinden günümüze “kalıplaşmış bir vicdan” olabilir mi? İtaate yatkınlık diye bir sosyaliteden ne kadar bahsedebiliriz? İtaat inançsız, yasasız ve kralsız ilk topluluklarda da var mıydı?

Arkaik toplumlarda siyasal iktidar biçimlerine göz atmak tarihçilerin üzerinde en az durduğu meselelerin başında gelir. Toplumsal antropoloji alanında sayıları giderek artan çalışmalar bu konularda yeni ufuklar açacak özelliktedir.

İktidar en basit tanımıyla emir-itaat ilişkisine bağlı olarak ortaya çıkar. Eğer bu temel ilişki biçimi yoksa iktidar olgusundan bahsetmek olanaksızdır. İktidarın özü şiddete dayanır ve iktidar yükleminden, yani şiddetten ayrı düşünülemez. Bu elbette kapitalist modernite içindeki bir tanımdır.

Murray Bookchin ,”İnsanlığı Yeniden Büyülemek” kitabında “Pleistosene Geri Dön!” (Buzul çağından günümüze olan dönem) ve Earth First!” (Önce Dünya!) taraftarlarını “eko mistikler” ve “derin ekolojistler” diyerek eleştirir. Tarım halklarının yerine neden avcı-toplayıcı klan halklarının tercih edilebildiğini sorgular. Paleolitiğe, geri dönmemiz gereken “eşsiz bir tinsellik” atfetmenin antropolojik verilere ters düştüğünü, bu anlayışın aynı zamanda “endişe verici bir saflık” olduğunu belirtir.

İdealleştirilmiş ‘ilkel’ bir dünyaya dönmeye çalışarak ekolojik bir duyarlılık bulunmaz. Tarih öncesi döneme ait grup ve kabile toplumlarında insanlık nerdeyse tamamen kontrol edilemez doğal güçlerin ve gerçekliğin açıkça yanlış ve anlaşılması güç tasavvurlarının insafına kalmıştı… Derin ekolojistler muhtemel hiç var olmayan bozulmamış ve ilkel bir geçmişin efsanevi kavramlarını henüz kazanılmamış bir geleceğin hümanist bir tasavvurunun yerine geçirmeye çalışıyorlar.

İdealleştirilmiş ‘ilkel’ bir dünyaya dönmeye çalışarak ekolojik bir duyarlılık bulunmaz. Tarih öncesi döneme ait grup ve kabile toplumlarında insanlık nerdeyse tamamen kontrol edilemez doğal güçlerin ve gerçekliğin açıkça yanlış ve anlaşılması güç tasavvurlarının insafına kalmıştı… Derin ekolojistler muhtemel hiç var olmayan bozulmamış ve ilkel bir geçmişin efsanevi kavramlarını henüz kazanılmamış bir geleceğin hümanist bir tasavvurunun yerine geçirmeye çalışıyorlar.

Murray Bookchin’in bu analizini tartışmayı genişletmek için buraya koyuyoruz. Bookchin neolitiğe “karşı devrim” diyerek paleolitiği yüceltenlere, “ bu hiç var olmamış bir efsanedir ”- diyerek karşı çıkıyor. İnsanı paleolitikte doğa güçlerinin adeta oradan oraya savurduğu savunmasız bir güç gibi gösteriyor. “Muhtemelen hiç var olmamış ve bozulmamış bir ilkel geçmişin efsanevi kavramları” diyor! Paleolitikte ‘doğa birincildir insan ikincildir’ demeye gelen bu çözümleme antropolojik verilerle elbette uyuşmuyor, çok öznel bir değerlendirme olarak kalıyor. İlkel komün ile medeniyet arasındaki geçişselliği kaybediyor. Yaptığı siyaset tekinsiz ve güvenilir olmayan bilimsel temellere dayanıyor. Sırtını paleolitiğe dayayan eko-mistikleri eleştirirken, paleolitiğin kendisini de “ilham alınacak çok fazla bir toplumsallık içermediği” yönünde tarihin kenarına itiyor.

Son bir eleştiri paleolitik insanın içinde yaşadığı çevreyi “doğa” olarak tanımlayacak kavrayışa henüz ulaşamadığını iddia etmesi. İlkel komünarların çevreyi tabiat/doğa olarak değil bir “habitus” olarak görmesi! Paleolitik insanlarının doğal ve doğal olmayanı ayırt edemeyeceğini ifade etmesi doğru bir yaklaşım değildir. Neolitiğin doğa bilincinin karşısına paleolitiğn habitus bilincini koymak! Yanlış bir denklemdir bu. İspanya Pirenelerde, Fransız mağaralarında ve Doğu Afrika göller bölgesinde ilk Sapienslerin yaptığı aletler ve çizimler onların hayatının habitatın ötesinde, içinde yaşadıkları çevrenin en azından bir toprak ana (“Gaia”) olduğunu kavradıklarını göstermektedir. Bookchin’in paleolitiği ele alışı onun en azından çok temel bir eseri, Lewis H. Morgan’ın “Eski Toplumu”nu yeterince okumadığını ya da ciddiye almadığını gösteriyor.

Lewis H. Morgan’ın “Eski Toplum” yapıtı bilindiği üzere başta Iroquoiler olmak üzere Amerikan yerlilerinin arkaik tarihi üzerine bir başyapıttır. Prehistorya çalışmalarında hala güncelliğini korumaktadır.

Öncelikle arkaik topluma dair Avrupa merkezci tanım ölçütlerinden kurtulmamız gerekiyor. Bu toplumları Batı’nın ele alış biçimi “yazısızdırlar ve geçim ekonomisi ile hayatta kalırlar” kavramları ile başlar. Peki, “geçim”i Batı historyası nasıl tanımlamıştır?

“Artı-değer üretecek güçten yoksun, doğa koşullardaki olumsuzlukların kaynakların hızla azalmasına yol açtığı ve yaşamlarını açlığa karşı bitmeyen bir mücadele içinde sürdürdükleri” (Pierre Clastres ) şeklindeki tanım, bize bu toplulukların beslenme gereksinimini karşılayacak olanaklardan çok yoksun olduğunu anlatmaktadır. Peki, bu doğru mudur gerçekten? Antropolog Pierre Clastres, Güney Amerika yerlileri üzerine yaptığı sayısız alan araştırmalarında Batı prehistoryacılarının bu analizinin doğru olmadığını değerlendirmektedir.

Paleolitik dönem avcı-toplayıcı toplulukları aslında ‘ilk bolluk toplumları’dır. Geçim ekonomisi koşullarında yaşayan örneğin Güney Amerika’daki pek çok arkaik toplumun, topluluğun bir yıllık tüketimine eşit miktarda bir artık ürün üretebildiklerini de söylemeden geçmeyelim. Demek ki ihtiyacın iki katı bir üretim ya da iki kat daha fazla bir nüfusu besleyecek bir üretim söz konusudur. Bu durum arkaik toplumların arkaik olmadığını göstermiyor elbette. Asıl amacımız ilkel komünlerin içinde bulundukları gerçek ekonomik durumdan ziyade, Batılı gözlemcilerin geçim ekonomisine ilişkin alana dair analitik bilgiden yoksun olduklarının gösterilmesidir. (P. Clastres )

Paleolitik dönem avcı-toplayıcı toplulukları aslında ‘ilk bolluk toplumları’dır. Geçim ekonomisi koşullarında yaşayan örneğin Güney Amerika’daki pek çok arkaik toplumun, topluluğun bir yıllık tüketimine eşit miktarda bir artık ürün üretebildiklerini de söylemeden geçmeyelim. Demek ki ihtiyacın iki katı bir üretim ya da iki kat daha fazla bir nüfusu besleyecek bir üretim söz konusudur. Bu durum arkaik toplumların arkaik olmadığını göstermiyor elbette. Asıl amacımız ilkel komünlerin içinde bulundukları gerçek ekonomik durumdan ziyade, Batılı gözlemcilerin geçim ekonomisine ilişkin alana dair analitik bilgiden yoksun olduklarının gösterilmesidir. (P. Clastres )

Bu açıklamadan çıkan sonuçlardan biri, arkaik topluluklara dair Batı’nın sık kullandığı “az gelişmişlik” tanımlamasını da sorgular niteliktedir. Geçim ekonomisi bilimsel değilse az gelişmişlik te aynı derecede bilimsel değildir, ideolojiktir. 19.yüzyıl proletaryası da okuma yazma bilmeyenlerin ağırlıkta olduğu ve hiç te iyi beslenmeyen bir gerçeklik değil miydi? Demek ki geçim ekonomisi arkaik toplumun bir göstergesi olmak için çok zayıf bir unsurdur. Geçim ekonomisi Avrupa merkezciliğin Asya, Afrika ve Amerika’yı tarihin kenar mahallelerine attığı çok sayıdaki ideolojik unsurlarından biridir denilebilir. Neden kendisine yeten ve kendisine denk bir olgunluğa sahip bir toplum değil de az gelişmiş bir toplum yaftası takılmaktadır Amerika’nın yerlilerine, Asya’nın, Ortadoğu’nun komünalarına?

Bütün bunların girişte bahsettiğimiz arkaik topluluklarda siyasal iktidar meselesi ile ilişkisine gelirsek, ilkelleri ve vahşileri, güçlükle yaşayan az gelişmiş insanlar olarak değerlendiren batı bakış açısı, aynı zamanda siyaset ve iktidar üzerinde de alışılmış söylemleriyle eleştiri alanımıza girmektedir.

Sözgelimi Brezilya’yı ilk keşfeden Avrupalılar Tupinamba yerlileri için , ‘inançsız, yasasız, kralsız insanlar’ demişlerdir. Gerçekten de yerlilerin şefleri her tür iktidardan yoksundur. Fransa, Portekiz ve İspanya gibi otoritenin doruk noktasına ulaştığı mutlak monarşilerde yetişmiş insanlar için bundan daha anlaşılmaz bir şey olamazdı. Bu yüzden yerlileri uygar toplumdan habersiz barbarlar olarak gördüler. (P.Clastres)

Sözgelimi Brezilya’yı ilk keşfeden Avrupalılar Tupinamba yerlileri için , ‘inançsız, yasasız, kralsız insanlar’ demişlerdir. Gerçekten de yerlilerin şefleri her tür iktidardan yoksundur. Fransa, Portekiz ve İspanya gibi otoritenin doruk noktasına ulaştığı mutlak monarşilerde yetişmiş insanlar için bundan daha anlaşılmaz bir şey olamazdı. Bu yüzden yerlileri uygar toplumdan habersiz barbarlar olarak gördüler. (P.Clastres)

Barbarlığı ve iktidarsızlığı olumsuz anlamda kullanan bu önyargının nedeni Batı’nın tasarısı olan modern uygarlık anlayışıdır. Dışarıdan müdahale olmaksızın, kendi iç dinamiğiyle olgunlaşamayan toplumlar Batı’nın evrensel olduğunu iddia ettiği ideolojisine göre toplumsal birer ucubedirler.

Buna göre tarih tek yönlüdür. İktidardan yoksun toplumlar batının artık geride bıraktığı bir aşamanın imgesi oldukları halde, batının kültürü onlar için ulaşılması gereken aşamanın imgesidir. Böylece batının iktidar sistemi en iyi olarak kabul edilmekle kalmaz, arkaik toplumların da kesinlikle buna benzer bir gelişme gösterecekleri ileri sürülür. (P. Clastres)

Buna göre tarih tek yönlüdür. İktidardan yoksun toplumlar batının artık geride bıraktığı bir aşamanın imgesi oldukları halde, batının kültürü onlar için ulaşılması gereken aşamanın imgesidir. Böylece batının iktidar sistemi en iyi olarak kabul edilmekle kalmaz, arkaik toplumların da kesinlikle buna benzer bir gelişme gösterecekleri ileri sürülür. (P. Clastres)

Kapitalist modernite başlangıcından beri siyasal iktidara, hiyerarşi-otorite eksenini yatay kesen emir-itaat ilişkisi temelinde bakmıştır. Dolayısıyla gerçek ya da muhtemel bütün iktidar biçimleri iktidarın özünü peşinen şiddet, baskı ve eşitsizliğe indirgemiştir. Oysa paleolitik ve neolitik toplulukların azımsanmayacak bir kısmında görüldüğü gibi iktidar, şef ile klan ve ya kabile üyeleri arasında eşit paylaşılmıştır. Bu anlamda şeflik, şamanlık ve güçlü savaşçıların otoritesinin becerileriyle hak edilmiş olmakla birlikte, -başka türlüsü mümkün değildir- , sembolizmin ötesine geçmediğini, o dönemde henüz bir kast oluşturmadığını söylemek gerekiyor. Bu eşitlikçi ‘demokratik’ klan iktidarı olabildiği gibi devletsiz konfedere bir kabile olarak da tarihteki yerini almıştır. Kapitalist modernitenin farklılıkları birbirine eşitleyerek yok etmesinin karşısında Marksist antropolojinin farklılıkların bir arada yaşayabildiği tarihsel toplulukları açığa çıkarması kayda değer olmanın ötesinde 21. yüzyıl sosyalizmine önemli bir katkı sunacak özelliktedir.

“Devlete Karşı Toplum” un yazarı Clastres, aslında farkında olmadan bugün bizim tartıştığımız önemli bir konunun –devlet, komün ve iktidar- öncüllerini çok önceden görebilmiştir. Ancak reel sosyalizm döneminde yaşadığı için siyasal iktidara dair tezlerini çok ileriye taşıyamamıştır. SSCB’de parti ve devletin de ötesinde siyasal iktidarın çok dar bir azınlığın (aparatçik) elinde merkezileşmesi belki de onu frenleyen en önemli kısıt olmuştur. Bu yüzden Batı modernizminin iktidar yaklaşımını eleştirdiği kadar ilkel komün iktidarı ya da göçebe demokrasisi konusunda Kopernik devrimini gerçek anlamda tamamlayamamıştır. İktidar çözümlemesinde Batı yaklaşımı ile kendi yaklaşımı arasında gelgitler yaşadığı görülmektedir. Güney Amerika yerlilerini savunma adına Batı’nın onlara atfettiği inançsız, yasasız ve kralsız eleştirisini “evet tam da söylediğiniz gibidir” diyerek karşılamaktan imtina etmiş, siyasal iktidarın böyle de olabileceğini, tabiri caizse sadece “kullanım değeriyle” ,bir sömürü ve baskı aracı olmaksızın da var olabileceğini yüksek sesle dillendirmemiştir.

Komünal ve göçebe topluluklarda iktidar, kökleri derinde olan bir çınar ağacı gibidir, toprak ve gökyüzüyle ilişki içinde serpilip büyümüş doğal bir yapıdır. Canlı bir strüktür denilebilir. Henüz “değişim değeri” içermeyen, mülkiyet üzerinde oturmayan bir iktidardır, âmâ iktidardır! Sadece kullanım değeri olan, sermaye üretmeyen, toplumun kendisini üreten bir iktidar. Clastres buradan “devletsiz iktidar” formülasyonunu geliştirebilirdi. Ama bunun için önce Sovyet iktidarını eleştiri süzgecinden geçirmesi gerekiyordu!

Clastres’in üzerinde durduğu, toplumsal güçlerin çatışmadığı ilkel komünlerde, iktidarın var olup olmadığı, varsa nasıl bir biçim aldığıdır. Keza Marksizm’de iktidar olgusu toplumsal güçlerin çatışması olmaksızın ortaya çıkamaz, vuku bulamaz. Oysa arkaik toplumlarda çatışmasızlıkla yürüyen toplumsal yaşam örnekleri mevcuttur. Clastres tam bu noktada Batı’nın basmakalıp gerekçilerinin ötesinde “kendimize yeni bir güneş seçmenin zamanı geldi” der arkasından ekler: “Değişimin yolu, vahşilerin düşüncesini ciddiye almayı bilmiş çağdaş bir düşüncede kendisini gösterir”.

İlkel toplulukların çoğu, her türlü siyasal organdan mahrum şekilde tarihin siyaset öncesi döneminde takılıp kalmışlar, ilerleyememişlerdir. Ama içlerinden bazıları başlangıçtaki karmaşa ve kaotik ilişkilerden sıyrılarak insana özgü siyasal örgüt aşamasına ulaşabilmişlerdir. Clastres bu özel iktidarın adını “doğrudan toplumsal denetim” şeklinde tanımlıyor. Aslında bu tanım hem doğrudan demokrasiyi hem de işçi sınıfının söz, yetki karar hakkını, her ikisini tek başına içinde barındıran çok yaratıcı bir tanımdır. Sosyalizmde devleti iktidarsız bir iktidar olarak hayal etmenin öncülünü veren bir tanımla karşı karşıyayız. Eğer devlet meselesinde yol almak istiyorsak, Clastres’in dediği gibi, “Değişimin yolu, vahşilerin düşüncesini ciddiye almayı bilmiş çağdaş bir düşüncede kendisini gösterir.”

Siyaset dışını siyaset olmaksızın düşünmek nasıl imkânsızsa doğrudan toplumsal denetimi, yani toplumu iktidar olmaksızın düşünmek de öylesine imkânsızdır. Siyaset biliminin bugüne kadar aşamadığı epistemolojik engel, Batı düşüncesinin Batılı olmayan toplumları kültürel etnosantrizm temelinde ele almasından kaynaklanıyor. İktidarın diğer bütün biçimlerinin ölçüsünü Batı referanslı görürsek bilimi bir ‘kanı’ düzeyine düşürüyoruz demektir. (Clastres)

Siyaset dışını siyaset olmaksızın düşünmek nasıl imkânsızsa doğrudan toplumsal denetimi, yani toplumu iktidar olmaksızın düşünmek de öylesine imkânsızdır. Siyaset biliminin bugüne kadar aşamadığı epistemolojik engel, Batı düşüncesinin Batılı olmayan toplumları kültürel etnosantrizm temelinde ele almasından kaynaklanıyor. İktidarın diğer bütün biçimlerinin ölçüsünü Batı referanslı görürsek bilimi bir ‘kanı’ düzeyine düşürüyoruz demektir. (Clastres)

Clastres’in kendine özgü “Kopernik Devrimi” yavaş yavaş açığa çıkıyor. O tarihin itici gücü olarak “siyaset” ve “siyasal iktidar”ı işaret etmektedir. “Siyaset tarihsel hareketin ilk itici gücüdür. Topluluklardaki mutlak farklılaşmayı yaratan şey siyasal iktidardır!” der. Amerikan yerlileri üzerine yaptığı alan araştırmalarında toplulukların en belirgin özelliğinin demokrasi ve eşitlik duygusu olduğunu ifade eder.

Brezilya’daki ilk gezginlerin ve etnografların birçok kez belirttiği gibi yerli şefin en çarpıcı özelliği, otoriteden hemen hemen bütünüyle yoksun oluşudur. (Clastres)

Brezilya’daki ilk gezginlerin ve etnografların birçok kez belirttiği gibi yerli şefin en çarpıcı özelliği, otoriteden hemen hemen bütünüyle yoksun oluşudur. (Clastres)

Peki, bu durumda, kendini ortaya koymaktan yoksun bir iktidarın anlamı nedir? Otoritesi olmayan bir şef nasıl tanımlanır? Böylesine dayanaktan yoksun bir kurum varlığını nasıl korur? Açıklığa kavuşması gereken şey, hemen hemen güçten yoksun bir iktidarın, otoritesiz bir şefliğin nasıl ayakta kalabildiğidir? Bunun cevabını Clastres şöyle verir:

İlkel kabilelerde Şef’in dört temel özelliği vardır. Şef bir barış mimarıdır. Toplumdaki ılımlı eğilimi temsil eder. Mülkiyet konusunda cömert olmalıdır. Birden çok kadınla birlikte olma hakkı,-‘çokkarılılık’- bir tek ona tanınmıştır. Ve sonuncusu, ancak iyi bir hatip şef olabilir. Askeri bir sefere çıkıldığında şef savaşçıların tümü üzerinde mutlak bir egemenliğe sahiptir. Ama barış yapılır yapılmaz şef bütün gücünü yitirir. (…) Şef tartışmaları yatıştırmak, anlaşmazlıkları tatlıya bağlamakla yükümlüdür. Üstelik bunları zaten sahip olmadığı ve kendisine tanınmayan bir güce başvurarak değil, yalnızca saygınlığına, adilliğine ve belagatine güvenerek yapmalıdır. O cezalandırıcı bir yargıçtan çok, uzlaştırmaya çalışan bir hakemdir. (…) Şef için söz bir ayrıcalıktan çok bir görevdir. Sözcüklere hükmetmek onun işidir. Öyle ki, şefi konuşan insan olarak değil de, konuşan insanı şef olarak gören yerlilere ait bu formül tüm Amerika kıtası için geçerlidir. Şefin dil üzerinde kurduğu tekel yerlilerin bu durumdan asla gocunmamaları nedeniyle daha da güçlenmiştir. (Clastres/Devlete Karşı Toplum)

İlkel kabilelerde Şef’in dört temel özelliği vardır. Şef bir barış mimarıdır. Toplumdaki ılımlı eğilimi temsil eder. Mülkiyet konusunda cömert olmalıdır. Birden çok kadınla birlikte olma hakkı,-‘çokkarılılık’- bir tek ona tanınmıştır. Ve sonuncusu, ancak iyi bir hatip şef olabilir. Askeri bir sefere çıkıldığında şef savaşçıların tümü üzerinde mutlak bir egemenliğe sahiptir. Ama barış yapılır yapılmaz şef bütün gücünü yitirir. (…) Şef tartışmaları yatıştırmak, anlaşmazlıkları tatlıya bağlamakla yükümlüdür. Üstelik bunları zaten sahip olmadığı ve kendisine tanınmayan bir güce başvurarak değil, yalnızca saygınlığına, adilliğine ve belagatine güvenerek yapmalıdır. O cezalandırıcı bir yargıçtan çok, uzlaştırmaya çalışan bir hakemdir. (…) Şef için söz bir ayrıcalıktan çok bir görevdir. Sözcüklere hükmetmek onun işidir. Öyle ki, şefi konuşan insan olarak değil de, konuşan insanı şef olarak gören yerlilere ait bu formül tüm Amerika kıtası için geçerlidir. Şefin dil üzerinde kurduğu tekel yerlilerin bu durumdan asla gocunmamaları nedeniyle daha da güçlenmiştir. (Clastres/Devlete Karşı Toplum)

Güney Amerika yerli topluluklarında en çok çalışan kişi şaşırtıcı olsa da Şef’tir. Bu kadar ayrıcalıklarına rağmen iktidardan bu kadar yoksun başka bir kuruma tarihin hiçbir döneminde rastlanmamıştır.

Her şey bu toplumların kendi siyasal çerçevelerini, bir kural haline getirdikleri bir sezgiye, ‘iktidarın özünde zorba olduğu’ inancına göre kurduklarını düşündürüyor. Bu inanca göre iktidar (Şeflik+şaman+ileri savaşçılar) kabilenin üzerinde, denetlenmesi olanaksız ayrı bir dünya yaratarak işleyecektir.

Her şey bu toplumların kendi siyasal çerçevelerini, bir kural haline getirdikleri bir sezgiye, ‘iktidarın özünde zorba olduğu’ inancına göre kurduklarını düşündürüyor. Bu inanca göre iktidar (Şeflik+şaman+ileri savaşçılar) kabilenin üzerinde, denetlenmesi olanaksız ayrı bir dünya yaratarak işleyecektir.

Buradan anlaşılıyor ki siyasal iktidarı ortaya koyuş biçimleri oldukça zekicedir. İktidarı, “olumsuz bir güç olduğunu bilerek kendi denetimlerinde kurmak” diyebileceğimiz bir usta işi var karşımızda! Yerli toplumların siyasal felsefelerinin temelinde daha yaratırken iktidarın ne denli tehlikeler içerdiğini sezmiş olmaları yatmaktadır. Sonuçta bu sistemde şefin aslında topluluğun elinde bir bakıma “tutsak” olduğunu ileri sürmek abartı olmayacaktır. Söz şefinse yetki ve karar da kabile üyelerinin oluyor adeta. Sözlerimizi Clastres’in bizim için gayet önemli olan cümleleri ile bitirelim:

Tarihi olan halkların tarihinin sınıf mücadelelerinin tarihi olduğu söylenir. Tarihi olmayan halkların tarihinin de, aynı ölçüde geçerli bir yaklaşımla, devlete karşı mücadelelerinin tarihi olduğunu söyleyebiliriz.

Tarihi olan halkların tarihinin sınıf mücadelelerinin tarihi olduğu söylenir. Tarihi olmayan halkların tarihinin de, aynı ölçüde geçerli bir yaklaşımla, devlete karşı mücadelelerinin tarihi olduğunu söyleyebiliriz.

Sosyalizmin ilk çağ odaklı da düşünülmesi gerekliliği, özellikle Marksizm’in üzerinde çok yoğunlaşmadığı devlet ve iktidar olgusunu paleolitik ve neolitik toplumlar üzerinden yeni bir pencere açarak tartışılabileceğini tespit etmeliyiz.


© sendika.org