Devlete Karşı Toplum: İnançsız, yasasız ve kralsız |
“Değişimin yolu, vahşilerin düşüncesini ciddiye almayı bilmiş çağdaş bir düşüncede kendisini gösterir.”
Son dönemde devrimci kamuoyunun gündemini işgal eden “komün” meselesi ve Öcalan’ın tarihte sınıf savaşımları yerine “komün ve devlet ikilemi” ni koyan tezi çokça tartışıldı. Biz, meseleye farklı bir pencereden bakmak için antropolojide “Kopernik Devrimi” yapan Fransız akademisyen Pierre Clastres’in ufuk açıcı eserini gündemimize aldık. Eser hakkında kafamızda temel bir fikir oluşması açısından önce kitabın ana fikrini özetleyen önemli bir alıntıyla başlayacağız.
İlkel toplum, kendisinden ayrılmış bir iktidarı yadsır; çünkü iktidarın gerçek kaynağı şef değil toplumun kendisidir. İlkel toplum doğası gereği şiddetin iktidarın özü olduğunu bilir. Bildiği için de iktidar ile iktidar kurumunu, emretme gücü ile şefliği sürekli birbirinden ayrı tutmaya çalışır. Bu ikisi arasındaki çizgiyi, sınırı koruyan unsur sözün alanıdır. Şefi salt sözün alanına, yani şiddetin tam karşıtı bir alana hapseden kabile her şeyin yerli yerinde kalmasını güvence altına alır ve iktidar ekseninin toplumun bünyesi dışına kaymasını ve her hangi bir güç değişikliğinin toplumsal düzeni alt üst etmesini önler. Şefin konuşma görevi, şefin kabileye sürekli sunmak zorunda olduğu bu söz akışı ona hiçbir zaman kapatamayacağı borcunu hatırlatan ve hatibin iktidara geçmesini yasaklayan bir güvencedir.
İlkel toplum, kendisinden ayrılmış bir iktidarı yadsır; çünkü iktidarın gerçek kaynağı şef değil toplumun kendisidir. İlkel toplum doğası gereği şiddetin iktidarın özü olduğunu bilir. Bildiği için de iktidar ile iktidar kurumunu, emretme gücü ile şefliği sürekli birbirinden ayrı tutmaya çalışır. Bu ikisi arasındaki çizgiyi, sınırı koruyan unsur sözün alanıdır. Şefi salt sözün alanına, yani şiddetin tam karşıtı bir alana hapseden kabile her şeyin yerli yerinde kalmasını güvence altına alır ve iktidar ekseninin toplumun bünyesi dışına kaymasını ve her hangi bir güç değişikliğinin toplumsal düzeni alt üst etmesini önler. Şefin konuşma görevi, şefin kabileye sürekli sunmak zorunda olduğu bu söz akışı ona hiçbir zaman kapatamayacağı borcunu hatırlatan ve hatibin iktidara geçmesini yasaklayan bir güvencedir.
Bugünkü insanlığın temeli paleolitik çağın ilkel komünleridir. Komün, doğadan topluma evrilen insanın ilk çekirdeğidir. Komün hayvanlardan ayrışan ilk insan topluluklarının temelidir. Komünlerin bir yanı aile ise diğer yanı klanlardır. Doğayla simbiyotik ilişki içinde yaşayan homo habilis ve homo erektustan doğayı kendisi için kullanışlı hale getiren homo sapiense geçiş, toplumsal iş bölümü ve sınıfsal ayrışmanın bu geçişsellik döneminde ortaya çıktığını göstermektedir. Yapılan son antropolojik araştırmalar sınıfsal ayrışmanın tarım devriminden önce başladığını gösteriyor. Bu anlamda komün çekirdeği, üretici güçlerin birincil tarihsel kaynağıdır. Maddeci antropolojinin yaklaşımı budur.
5 milyon yıllık insansı yolculuğun henüz çok genç bir türüyüz.
İnsanlık tarihi, neolitikle ya da yazının icat edilmesiyle başlamadı. İlk modern insandan (Sapiens) milyonlarca yıl öncesinin de göz önüne alınmadığı tarih, tarih değildir. Klan insanın ilk ve en saf halinin komünal birliğidir. İnsanlık tarihinin yüzde 98’i klandır. Geriye kalanın yüzde biri neolitik ve son kalan yüzde birlik dilim de aile, kabile, aşiret, kavim ve ulustur. Hikmet Kıvılcımlı tarihin sadece medeniyetle bir arada kullanılışını eleştirir. Yazısız, kendi tabiriyle “kitapsız” insanlığın yok sayıldığını iddia eder. Böylece, ”medeniyet çıktığı yeri inkâr etmiş ve bundan sonra da medeniyetin gidiş kanunları bir türlü anlaşılamamıştır” (Osmanlı Tarihinin Maddesi) der.
Tıpkı çiftçiler, işçiler, göçmenler ve azınlıklar gibi ‘ilkel’ insanların tarihi de yok sayılmaktadır. Onlar bir tür dünyanın ‘tarihsiz insanları’ olarak görülmektedirler. Sosyal bilimlerin yetersiz kaldığı ön tarih araştırmalarında antropolojinin yardımıyla paleolitik ve neolitiğe dair ayrıntılı bulgular elde edilmiştir. Antropoloji romantik bir ilkelcilik değil, insanlığın köklerini ve kendini anlama çabasıdır. (Barbarın Tarihi, Ezilenin Dini/Canan Özcan Eliaçık )
Tıpkı çiftçiler, işçiler, göçmenler ve azınlıklar gibi ‘ilkel’ insanların tarihi de yok sayılmaktadır. Onlar bir tür dünyanın ‘tarihsiz insanları’ olarak görülmektedirler. Sosyal bilimlerin yetersiz kaldığı ön tarih araştırmalarında antropolojinin yardımıyla paleolitik ve neolitiğe dair ayrıntılı bulgular elde edilmiştir. Antropoloji romantik bir ilkelcilik değil, insanlığın köklerini ve kendini anlama çabasıdır. (Barbarın Tarihi, Ezilenin Dini/Canan Özcan Eliaçık )
Yazılı tarihin, yani egemenlerin yazdığı son 5000 yıllık çizgisel-ilerlemeci Batı tarihçiliğinin yeniden çözümlenmesi kuşkusuz paleolitik ve neolitiğe yeni bir bakış sağlayacaktır. Tarihi, yazılı tarihin daha gerisine çekerek klan, aile ve kabileleri hem kendi içinde hem de geçişsel özellikleriyle antropoloji ve etnolojinin yeni verileriyle daha yakından ve ayrıntılı incelemek çağımıza dair sosyalist değerler dizisine katkı sağlayabilir.
‘Neolitikte işbölümü, hiyerarşi, aile ve mülkiyet vardır ama hukuk, iktidar ve devlet yoktur.’şeklindeki SSCB bilimler akademisine ait bu eski ve eksik maddeci tarih anlayışı, günümüz antropolojik ve etnografik buluşlarıyla çok daha doğru bir temele oturtulmuştur. Sadece neolitikte değil, paleolitikte bile devlet olmasa bile özel bir hukuk ve iktidarın bulunduğuna dair saha ve alan araştırmaları mevcuttur. Engels’in ilkel toplum için “hayranlık verici” tasviri burada yarı yarıya büyüsünü yitirmektedir!
Fransız f antropolog Pierre Clastres Amerikan yerlileri üzerine yaptığı araştırmalarda “vahşilerin biliminde” adeta bir Kopernik devrimi yapmıştır. Onun tezi “Devlete Karşı Toplum” dur. Evrensel olanın devlet değil siyaset ve toplum olduğunu ileri sürer. Bunu Amerikan yerlilerinin paleolitikten neolitiğe geçiş aşamasındaki yaşam döngülerini inceleyerek açığa çıkarmıştır. Örneğin tropikal ormanlardaki klan ve kabile şeflerinin otoritesinin sadece sembolik olduğunu, topluluk üyeleriyle nerdeyse eşit söz hakkına sahip olduğunu bu anlamda klan ve kabilede yaşananın “iktidarsız bir iktidar” olduğunu göstermiştir. Daha yükseklerde And Dağlarında yaşayan toplulukların ise şef, şaman ve ileri gelen öncü savaşçı bileşiminin otoriter bir iktidarı sürdürdüklerini göstermiştir.
P. Clastres, siyasal iktidarın insanın doğasından kaynaklanan bir zorunluluk değilse bile toplumsal ilişkilerin özünden kaynaklanan bir zorunluluk olduğunu, şiddetsiz siyasetin düşünülebileceğini oysa siyasetsiz toplumun düşünülemeyeceğini ifade ediyor. Başka bir deyişle iktidardan yoksun toplum yoktur, ilkel komünde bile!
Geçmişte birçok antropolog toplumların doğuştan iyi adapte olduğu inancıyla doluydu. Ancak günümüzde bu anlayışa karşı çok etkili karşı çıkışlar mevcuttur.
Arkaik toplum geçmişin keşfedilmesi gereken cennnetvari “kayıp topluluğu” değildir!
Bu kayıp topluluk arayışının nedeni, günümüz modern insanın yaşadığı karakter aşınmasının ve sefaletin aslında “insanın doğasında” olmadığı romantik inanışıdır. Bunun kökleri J.J. Rousseau’dan Marx-Engels’e kadar uzanan antropolojik verilerden yoksun bir dizi idealize edilmiş tarih anlayışına kadar uzanır. J.J. Rousseau’nun arkaik toplumun insanına dair “ Asil Vahşi ” tanımı bu öznel idealizme bir örnektir. Engels’in ilkel komünaları “hayranlık verici” diyerek övgüye boğması da günümüz bilgileri ışığında abartılı olarak değerlendirilebilir.
Şehirlerin suç ve düzensizlik kırsal toplumların ise uyum ve düzen içerisinde olduğu ve ancak, taşradan merkeze göç sonucu kırsalın bu iyi ve güzel özelliklerini yitirdiği görüşü, 19.yüzyıl aydın ve düşünürlerinin üzerinde mutabık kaldığı bir görüştü.
Paleolitiğin kusursuz bir eşitlikçi topluluk olmadığına, kadın, çocuk ve yaşlılara karşı zaman zaman acımasız olabildiğine ilişkin çok ciddi antropolojik-etnografik veriler mevcuttur. Yaşlıların yalnız bırakılarak ölüme terkedilmesi, erkeklerin av malzemelerini birbirlerinden kıskançlıkla saklaması, kötü avcıların ellerine sepet verilerek kadınlarla bitki toplamaya gönderilmesi, topluluk içinde sadece şeflerin birden fazla kadına sahip olma hakkı, kadınların sütten kesilene kadar cinsel ilişki yasağını delmek için bebeklerini öldürmeye zorlanması, kurban ayinleri, topluluk kurallarını çiğneyenlerin öldürülmesi, köleleştirme, komşu klan ve kabilelere yağma akınlarının düzenlenmesi ve kadınların kaçırılması gibi olayların gerçekleştiği klan ve kabileler de mevcuttu. P.Clastres tüm bunlara kitabında yer vermiş. Prehistorya da şiddetin evrensel tarihinin dışında değildi! İstisnaların kaideyi bozduğunu ileri sürmek zorundayız
Gerçekten tüm insanların eşit olduğu bir dönemi yaşamış mıdır dünya?
Birçok aydın ve düşünür tüm insanların eşit olduğu bir dönem olduğunu ve aslında eşitsizliğin uygarlığın (medeniyet) ortaya çıkmasıyla geliştiğini öne sürmüşse de, bu genel doğrunun fazlaca idealize edildiği tarihsel verilerle ortaya konulmuştur. Afrika ve Amerikan yerlilerinin bir kısmının eşit kandaş toplumların tersine soydan gelme otoritelerini kullanarak klan ve kabile içinde hiyerarşi yarattıkları bildirilmiştir. Bu anlamda tarih öncesi ve barbar toplumların hiç eleştirilmeyen toplumsal uyumu iddiası tartışmaya açılmalıdır. Bu konuda en azından doğaya ve insan ilişkilerine tam uyumdan ziyade nisbi uyum tanımı daha uygun olacaktır.
Elbette mükemmel bir topluluk yoktur, ideal bir adaptasyon da yoktur, sadece kusurlarda derece vardır. Bu insanlık tarihinde yaşamış tüm topluluklar için geçerlidir. Tarihin en eşitlikçi antik toplumlarında bile eğer cinsel yasakları aşmak için ya da toplumun besin gereksinimi için bebek öldürme varsa, yaşlıların yalnızlığa terkedilmesi ve avlanırken kendi kandaşlarına hile yapmak varsa, erkeklerin kendileri taze av eti yerken kadın ve çocuklara hayvan leşini reva görmeleri, -bu yamyamlığın da bir nedenidir.- söz konusu olmuşsa, doğaüstü güçlerle mücadele için kurban ayinleri düzenlenmişse, dul kalan kadınlar MÖ 4000 yılından 1930’lara kadar eşleri öbür dünyada yalnız kalmasın, huzur içinde yatsınlar diye kocalarının yanında diri diri yakılmışsa, insanlık tarihinde ideal bir uyum ve mükemmellik aramamak gerekir.
Tıpkı fizikçilerin kaos ve raslantısallık konusunda kabullenmek zorunda kaldıkları yeni gerçekler gibi, sosyal bilimler de insanların tarihsel........