Gökyüzüne Bakmak II Gökte Kutsalı Aramak: İnanç, Düzen ve İnsan Zihninin Uyanışı

Bir önceki yazıda gökyüzünün insan için nasıl bir aynaya dönüştüğünü söylemiştik. İnsan, başını kaldırdığında yalnızca yıldızlara değil, kendi varlığının anlamına ve kozmik düzende kapladığı yere bakıyordu.

Ama bu bakış burada bitmiyor.

Gökyüzüne yönelen göz önce merakı uyandırır; ardından hayranlığı ve kaçınılmaz olarak sorgulamayı. Uzun süre göğe bakan insan şunu fark eder: Yukarıda gördüğümüz şey rastgele bir karmaşa değildir. Orada bir düzen vardır. Tekrar eden, ölçülebilen, öngörülebilen bir ritim?

İşte o ritim, insan düşüncesinde kutsaldan bilime uzanan en derin yolu açmıştır.  Gökyüzü, hem inancın hem bilginin ilk sahnesidir. Ve biz hâlâ o sahnenin altında, aynı soruları sormaya devam ediyoruz:

Gördüğümüz yalnızca ışık mı, yoksa geçmişin bize ulaşan sesi mi?

Bu düzen nasıl işliyor?

Kim ya da ne bu kusursuz ritmi sürdürüyor?

Bu sonsuzluk içinde yerimiz neresi?

Bir rastlantının ürünü müyüz, yoksa evrenin kendi hikâyesinin bir parçası mı?

Yıldız tozundan doğmuş bilinçli varlıklar mı, yoksa evrenin kendini anlamaya çalışan yüzü mü?

Zamanın içinde sürüklenen küçük canlılar mıyız, yoksa zamanı anlamlandıran tek tanık mı?

Ve belki de en sarsıcı soru: Evren bizsiz de var olabilir, ama biz evreni anlamadan gerçekten var olabilir miyiz?

Gecenin zifiri karanlığında bu sorular yıldızlar gibi zihnimizde yanıp sönerken, aslında göğe değil; kendi varlığımızın en derin, en sessiz ve en gizemli katmanlarına doğru yaptığımız o uzun yolculuğun farkına varırız.

İlk insanlar için gökyüzü, ulaşılmazdı.               Dokunulamıyor, değiştirilemiyor, kontrol edilemiyordu.

Bu yüzden güçlüydü. Güçlü olan ise kutsal sayıldı.                     Yıldızların şaşmaz hareketleri, Güneş'in her sabah doğması,     Ay'ın düzenli döngüsü?

Tüm bunlar evrende rastlantıdan fazlası olduğunu........

© Samsun Son Haber