Gökyüzüne Bakmak I İnsan Olmanın En Eski Alışkanlığı |
İnsanlık tarihi boyunca değişmeyen çok az şey vardır. Diller değişti, şehirler kuruldu, imparatorluklar yıkıldı, bilim ilerledi. Ama bir şey hep aynı kaldı:
İnsan, gökyüzüne bakmayı hiç bırakmadı.
Belki de bu yüzden gökyüzü, insanlığın en eski aynasıdır. Ateşin çevresinde toplanan ilk insan topluluklarından, modern teleskopların başında sabahlayan bilim insanlarına kadar herkes başını kaldırıp aynı göğe baktı. O bakışlarda yalnızca yıldızlar yoktu; korku vardı, hayranlık vardı, merak vardı.
Ve her bakış, kaçınılmaz sorulara dönüştü:
Biz kimiz?
Bu evrenin neresindeyiz?
Nereden geldik, nereye doğru savruluyoruz?
Varoluşumuz bir rastlantı mı, yoksa henüz anlayamadığımız daha büyük bir düzenin parçası mı?
Ve bu sonsuz sessizlikte, bizden başka bilinçler de bize bakıyor olabilir mi?
Yıldızlara bakarak yolumuzu bulduk, zamanın akışını ölçtük, mevsimleri ayırt ettik. Ama asıl önemlisi, kendimizi anlamaya çalıştık. Çünkü gökyüzü, hiçbir zaman sadece yukarıda duran bir manzara olmadı; o, insanın iç dünyasının da bir yansımasıydı.
Gökyüzüne bakmak, yalnızca yukarı bakmak ta değildir. Aynı anda hem geçmişe, hem geleceğe, hem de insanın kendi içine bakmasıdır. Çünkü gökyüzü, hiçbir zaman yalnızca yıldızlardan ibaret olmadı;anlamın, bilinmeyenin ve merakın sahnesi oldu.
Yıldızlarla Anlatılan Hikâyeler
İlk insanlar gökyüzüne baktığında, orada matematiksel denklemler değil, hikâyeler gördü.Orion bir avcıydı,Cassiopeia kibirli bir kraliçe,Samanyolu tanrıların yürüdüğü bir yoldu. Zamanla gökyüzü, mitlerin doğduğu bir sahneye dönüşüyordu.
Bu bir "bilgisizlik" değildi.
Bu, insan zihninin doğasıydı.
İnsan bilmediği şeyle karşılaştığında onu görmezden gelmez; ona anlam yükler. Yıldızlara bakıp korkularını, umutlarını, tanrılarını ve kaderini yerleştirdi. Çünkü bilinmeyenle yaşamanın tek yolu, onu hikâyeye........