menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Netanyahu'nun Altıgen Planı bir kuşatma mimarisi mi?

23 0
27.02.2026

Samsun Kent Haber köşe yazarı Hüseyin Kurt, Netanyahu'nun Altıgen Planını yazdığı köşe yazısında "Yavaş yavaş inşa edilen bir kuşatma mimarisi mi?  Ortada yeni bir harita var. Üstelik bu harita yalnızca düşmanları işaretlemiyor; İsrail’in kendini nereye yerleştirmek istediğini de gösteriyor" dedi.

Netanyahu’nun Altıgen Planı: Ortadoğu’da Yeni Bloklaşma

Netanyahu, geçtiğimiz günlerde İsrail iç istihbarat servisi Shin Bet (Şabak)’in liderlik konferansında. bir konuşma yaptı. Bu konuşmada, İsrail’in karşı karşıya olduğunu savunduğu, iki ayrı tehdit eksenini açık biçimde tanımladı.

Altıgen olarak nitelendirdiği yeni bir, bölgesel ittifak vizyonunu da duyurarak ülkesinin güvenlik stratejisinde yeni bir çerçeve ortaya koydu.

Bu çıkışlar, İsrail’in tehdit algısını güncellemesinden çok, daha fazlasını içeriyor.

Ortada yeni bir harita var.

Üstelik bu harita yalnızca düşmanları işaretlemiyor; İsrail’in kendini nereye yerleştirmek istediğini de gösteriyor.

Netanyahu artık 'tehditleri yönetmekten' söz etmiyor. Bölgeyi üç ayrı blok halinde tasnif ediyor ve İsrail’i bu mimarinin merkezine koyuyor.

Bu, savunmacı bir refleks değil.

Daha çok, düzen kurma iddiası taşıyan stratejik bir çerçeve.

Peki soru şu: İsrail gerçekten kendini mi savunuyor, yoksa rakiplerini çevreleyen bir sistem mi inşa ediyor? Bu, geçici bir ittifak arayışı mı, yoksa kalıcı bir jeopolitik yapı mı?

Bu soruların cevabı, Netanyahu’nun çizdiği iki tehdit ekseninde saklı.

Bu iki cepheli tehdit haritası nedir?

Birincisi, 'Yaralı ama Tehlikeli' diye tanımladığı Şii Ekseni.

Netanyahu’nun ilk hattı İran merkezli blok. Hizbullah, Husiler, Irak’taki Şii milis ağları ve Suriye içindeki bazı yapılar bu çemberin parçaları. İsrail bu hattı hâlâ askerî bir tehdit olarak görüyor. Füze kapasitesi, vekil savaşlar, kuşatma stratejisi…

Ancak dikkat çekici olan tanımlamadaki değişiklik.

Artık bu eksen varoluşsal tehdit olarak değil, kontrol altına alınmış ama bitmemiş bir risk olarak kodlanıyor. Yaralı ama tehlikeli ifadesi boşuna değil.

Gerçekten zayıfladılar mı?

Son 48 saatte ABD ile İran, Umman arabuluculuğunda Cenevre’de nükleer görüşmeleri sürdürüp Viyana’da teknik temas için takvim konuşurken, ABD eş zamanlı olarak İran’ın petrol gelirleri ve füze ağını hedef alan yeni yaptırımlar açıkladı ve süreç diplomasi ile baskının birlikte yürüdüğü bir zemine oturdu.

Şu an için anlaşılan veya değişen bir durum da yok.

İran balistik kapasitesini büyütmeye devam ediyor. Nükleer programı durmadı. ABD’li yetkililerin son açıklamaları da İran’ın bölgesel füze ağının aktif olduğunu gösteriyor. Yani eksen çökmüş değil. Ama İsrail sahada daha rahat hareket edebildiğini düşünüyor.

Bu, İsrail için bir fırsat penceresi algısı yaratmış durumda.

İkincisi ise, asıl kırılma Radikal Sünni Eksen söylemi.

Asıl dikkat çekici bölüm burada başlıyor.

Netanyahu, Hamas’ı, Katar’ı ve Türkiye’yi aynı ideolojik hatta yerleştiriyor. Siyasi İslam’ı stratejik tehdit kategorisine sabitliyor. Üstelik devletlerle silahlı örgütleri aynı düzleme koyarak.

Bu, diplomatik açıdan küçük bir cümle değil. Bu bir etiketleme.

Türkiye ve Katar’ın Hamas’la aynı başlık altında anılması, İsrail’in tehdit tanımını ideolojik zemine taşıdığını gösteriyor.

Bu, askerî bir sınıflandırmadan çok daha geniş bir hamle.

Bu tasnif ne doğurur?

Diplomatik kanallar daralabilir. Türkiye kalıcı bir karşı blokta konumlandırılabilir. Katar Körfez içinde daha fazla baskı görebilir. Gazze sonrası kırılgan olan Türkiye-İsrail ilişkileri, bu söylemle daha sert bir zemine oturabilir.

İsrail tarafında ise karışık olan iç kamuoyuna verilen mesaj net: “Yalnız değiliz ve tehditler ideolojik boyutta.”

İsrail’in hedefi Tam Çember, yani Hexagon (Altıgen) Mimarisi.

Netanyahu’nun asıl projesi ise üçüncü blok. Kendi ifadesiyle tam çember.

Bu klasik bir askerî ittifak değil. Daha karmaşık bir yapı.

Savunma, enerji, ticaret ve istihbarat katmanlarını birleştiren çok katmanlı bir mimari.

Peki bu yapıda kimler var?

Doğu’da Hindistan. IMEC koridoru. Çin’in Kuşak-Yol hattına alternatif bir ticaret zinciri. Hindistan Başbakanı Modi’nin İsrail’i ziyareti ve savunma teknolojileri iş birliği, bu hattın askerî boyutunu da güçlendiriyor.

Körfez’de BAE, Bahreyn, Fas, Sudan, Mısır, Ürdün. Suudi Arabistan henüz resmen dâhil değil ama potansiyel halka olarak masada.

Batı’da Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi. Doğu Akdeniz enerji bloklaşması. Deniz yetki alanları ve boru hatları üzerinden şekillenen yeni denklem.

Güney’de Etiyopya ve Kızıldeniz hattı. Bab el-Mendeb güvenliği. Husilere karşı bariyer.

Bu yapı askeri mi? Evet.

Ekonomik mi? Kesinlikle.

Enerji temelli mi? Büyük ölçüde.

Ama hepsinden önemlisi: sistem kurucu.

Bu bir ittifak değil. Bir jeopolitik çerçeve hamlesi.

Bu kez tarih tekerrür ediyor ama tersinden.

1950’lerde İsrail, Arap kuşatmasını kırmak için Türkiye, İran ve Etiyopya ile çevre doktrini geliştirmişti. Bunun adı da Periphery Doctrine idi.

Bugün tablo tersine dönmüş durumda.

İsrail açısından eskinin müttefikleri, bugünün çevrelenmesi gereken aktörleri olarak görülüyor. Bu, sadece taktik değişimi değil; 70 yıllık güvenlik mimarisinin yer değiştirmesi anlamına geliyor.

İsrail artık kuşatmayı kırmaya değil, kuşatmayı kurmaya çalışıyor.

Peki bu tabloda ABD nerede duruyor?

İsrail’in kurmaya çalıştığı bu yapı, ABD’den bağımsız mı?

Pek mümkün görünmüyor.

ABD’nin bölgesel yükü paylaşma eğilimi, Trump döneminde daha belirgin hâle geldi. NATO maliyetleri tartışmaları, Orta Doğu’daki güvenlik harcamalarının müttefiklere devri...

ABD’nin İran’la olası nükleer müzakere ihtimali ise İsrail’i daha bağımsız bir eksen kurmaya itiyor olabilir.

Güvenlik garantilerindeki belirsizlik, bölgesel aktörleri alternatif ittifaklar aramaya yöneltiyor.

Suudi Arabistan-Pakistan yakınlaşması da bu arayışın bir parçası.

Tüm bu gelişmeler Türkiye için ne anlama geliyor?

Netanyahu’nun Türkiye’yi Radikal Sünni Eksen içine yerleştirmesi sıradan bir diplomatik ifade değil. Bu bir stratejik etiketleme.

IMEC hattı, yani Hindistan’ı Orta Doğu üzerinden Avrupa’ya bağlayan koridor, Türkiye’yi devre dışı bırakabilir.

Doğu Akdeniz’de İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs Rum Kesimi hattı Türkiye’yi deniz yetki alanlarında yalnızlaştırmaya çalışabilir.

Türkiye’nin terör hamisi algısıyla yaftalanması, BM’de diplomatik baskı yaratabilir.

Ancak Türkiye otomatik pozisyon alan bir aktör değil.

Körfez’de denge kurma, Afrika Boynuzu’nda varlık gösterme ve alternatif ticaret projeleriyle yanıt üretme kapasitesi var.

Bu tablo, karşılıklı hamlelerin artacağı bir döneme girileceğini işaret ediyor.

İsrail’in kurguladığı bu mimarinin zayıf noktaları elbette var.

Hiçbir blok kusursuz değildir.

Suudi Arabistan henüz masada değil.

Filistin meselesi çözülmeden Körfez kamuoyunun baskısı sürecektir.

Hindistan, Çin gerilimi nedeniyle her adımda dikkatli davranacaktır.

İsrail iç siyaseti ise kırılgan ve güvenlik söylemi seçim dönemlerinde sıkça kullanılır.

Üstelik Pakistan–Afganistan gerilimi Güney Asya hattını da belirsizleştiriyor.

Bu sağlam bir yapı mı, yoksa kırılgan mı?

Bunu zaman gösterecek.

Bu gelişmeler için dünyada yeni bir Soğuk Savaş başlıyor desek abartmış olmayız.

Bölge artık sadece ülkelerin rekabet ettiği bir alan değil.

Blokların karşı karşıya geldiği bir zemin.

İsrail savunma psikolojisinden çıkıp düzen kurucu rolüne geçmek istiyor.

Türkiye ve Körfez ülkeleri bu tasnife otomatik boyun eğmiyor.

ABD’nin rolü değişken.

Çin faktörü arka planda.

Harita çiziliyor. Ama kalem henüz kesinleşmiş değil.

Asıl soru hala masada duruyor!

Bu bir savunma hattı mı?Yoksa yavaş yavaş inşa edilen bir kuşatma mimarisi mi?

Cevabı, önümüzdeki aylar belirleyecek.


© Samsun Kent Haber