Şiddet her yerdeyse, şimdi burada ne yapabiliriz?

Şiddet aslında bir iletişim biçimi. İnsanlar kendilerini ifade edemediklerinde, haklarını arayacak meşru bir yol bulamadıklarında ya da yolu bulduklarında bir işe yaramadığını gördüklerinde şiddete başvuruyor. Bu anlamda şiddeti ‘patolojik bir bireyin anormal davranışı’ olarak değil, bozuk bir sistemin ürettiği bir tepki olarak okumak gerekiyor. Bunu şiddeti meşrulaştırmak ya da şiddete mazeret bulmak olarak görmeyin; anlamamız için bir bakış açısı. Yoksa kişiyi şiddete yönelten hak arama davranışında, kendine hak gördüğü ya da hak bildiği (ama yoksun kaldığı) bir durumun sahiden o kişinin hakkı olup olmadığı, başka birinin hakkını yok edip etmediği, kısacası nesnel durumun ne olduğu ayrı bir tartışma. Şiddeti iletişim biçimi olarak güdüleyen (doğru ya da yanlış) algı kişinin hak ettiği ile şimdiki durumu arasındaki açık, bu hak arayışının ‘normal’ yollardan gerçekleşmemesi, hakkın beklediği biçimde ya da içine sinecek şekilde yerini bulmaması…

Şiddetin, bir arzu olmaktan çıkıp davranışa dönüşmesinde birkaç temel etken var. Bunların başında eşitsizlik ve statü kaygısı geliyor. Kaynaklar kıt olduğunda, statü her şey hâline geliyor. Altta kalmak çok korkutucu bir durum, adeta bir son hâline gelince, üste çıkmak için her yol mübah görünmeye başlıyor. Bunu okullardaki zorbalık olayları üzerinden çok net görebiliriz, zorbalık büyük ölçüde statü kazanma ya da koruma güdüsüyle işliyor. Aynı dinamik iş yerlerinde, toplumun farklı noktalarında da gözlenebilir.

İkinci önemli etken, şiddetin sıradanlaşması. Şiddet bir sorun çözme ve iletişim aracı olarak yaygınlaştıkça, gündelik bir araç olarak kabullenilmeye başlanıyor. Yöneticilerden televizyon kahramanlarına kadar uzanan bir kesimde şiddeti özendirici (şiddetin ‘istenen’ sonucu sağladığı) tutumlar gördüğümüzde, bundan en çok etkilenenler gençler oluyor. Çünkü gençler bir yandan neredeyse yetişkin bir beyne sahipken, öte yandan hayatın yüklerini........

© Şalom