Bir Seyyahın İzinde

Biz geçen kışın bir akşamında Münâzarat yolculuğuna çıkmıştık. Bahar geldi ve geçti. Şimdi yazı yaşıyoruz. Mevsimden mevsime geçtikçe aslında kısa sürecek zannettiğimiz bu keşif yolculuğu gittikçe uzamaya başlamıştı. İlerledikçe daha işin başında olduğumuzu anlıyorduk. Kâh çiçek deryasına dönmüş ovalarda kanatları benek benek tefekkür dolu kelebekler gibi, kâh avını keskin gözleri ve çevik kanatlarıyla gözetleyen avcı şahinler gibi yol alıyorduk. Girişinde rıhlet eden; çıkışında seyyah ve kimyager olan Üstad Bediüzzaman’ın bu İlk çağlardan Ortaçağlara, Asr-ı saadette dolaşarak 19. Yüzyıla hitap eden ve oradan günümüze seslenen Münazarat’taki anlam katmanlarını kazdıkça bazen kuyu diplerine bazen minarelerin şerefelerine inip çıkıyorduk.

Evet bir kış gecesinde şehir ışıklarının uzaktan titreye titreye nazarlarımıza ulaştığı bir bağ evinde, içerde yanan teneke sobanın çıkardığı çıtırtılar eşliğinde rıhlet-i şitaiyyeden rıhlet-i sayfiyyeye o büyük insanın, o seyyahın, o kimyagerin izinde Münazârat’ın sayfaları arasında Hızır (a.s.)’ın izini arar gibi anlam katmanlarının peşine düşmüştük. Tam bir bast- ı zamanı, tayy-ı mekânı yaşatan ifadeleri bizi ilk çağlarda, Orta çağlarda, Asr-ı saadette, 19. Yüzyılda gezdiriyor; toplumların, devletlerin, savaşların, inkılabların, ihtilallerin içinden geçirerek cephesinde insan yazılı iki ayaklı sandık içinde hakikatın mücevher gibi saklandığı kalp yolcuğu yapıyorduk. İstanbul’dan Van’a Diyarbakır’a; Başet başlarından Beytüşşebab derelerine; Ferraşin ovasındaki aşiret çadırlarından Arap şehirlerine oradan Kafkaslara, Balkanlara, Kuzey Afrika’dan, Hind ü Çine, Cava adalarına kadar uzanan bir yolculuktu bu. Şam’da Şems’i arayan Mevlana’yı andırıyordu. Zira Münazarat’ın devamı olan Hutbe-i Şamiyye orada Mevlânâ’ya Şems yerine Mesnevî’yi bulduran kaderî sır, Bediüzzaman’a Risale-i Nurları bulduracaktı.

Bu, konusu siyaset, idare, sosyoloji, eğitim, bilim, maddî ve manevî kalkınma, ekonomi, demokrasi, meşveret, ortak akıl, ittihad, ittifak ve İslamiyet-İnsaniyet kardeşliğinden bahisle yeni bir medeniyet kurma ve inşa çalışması olan Münazarat, edebiyatın ve belağatın rengarenk cinân-ı cenânlarında bizi gezdirdikçe cehaletimizin, nâdânlığımızın daha çok farkına varıyorduk.

Nurların ve nurânların eşliğinde, edebiyatın edebi içindeki cümlelerde manaların müvazenesini ve adaletini gördükçe bir ummanın kıyısında olduğumuzu anlıyorduk. Sıdkın, doğruluğun kaybolan ayak izlerini suallere verdiği cevaplarda görüyorduk. Tarihin dağlarından derelerinden geçiyor, Kosova’dan-Selanik’ten Şam’a Mekke’ye, Medine’ye uzanan o uzun seferde Yunus Emre ilahileri, halk türküleri, sivrisinek tantanaları, balarısı demdemeleri arasında Kur’an’ın ilahî nağmeleriyle çok sesli musiki gibi, çok sesli bir meclis, çok sesli bir ölüm ve çok sesli bir diriliş, çok renkli bir bahar, çok bereketli bir yağmur, çok katmanlı bir metin tahlili yaşatıyordu.

1910’ların yaklaşık 5 milyon kilometrekarelik Osmanlı coğrafyasında seyyah olup gezen Bediüzzaman, bugünkü yol güzergahlarını baz alacak olursak -zira şimdiki yolların çoğu yoktu- Üsküp-İstanbul arası 811 km; Bitlis-Kostroma arası 2.901 km; Kostroma-Bulgaristan arası 2.680 km.; Sofya-İstanbul arası 550 km; Selanik-İstanbul arası 596 km.; Diyarbakır-Van arası 362 km,; İstanbul-Diyarbakır arası 1.144 km; Van-Şırnak arası 351 km. daha bilemediğimiz nice kilometrelerce yolculuklar yapmış Bediüzzaman 19. ve 20. asrın başında 21. asrın........

© Risale Haber