Modern İnsanın Sessiz Çöküşü: Ümitsizlik |
Ümitsizlik, çağımızın en sessiz fakat salgın gibi yayılan, bulaşan rahatsızlıklarından biridir. Rahatsızlık ifadesi kullandım çünkü ümitsizlik önce bireye, sonra aileye ardından topluma bulaşan bir kanser hücresi gibidir. Önce bireyi arından da toplumu içten içe çökertir ve öldürür. Bu salgın gibi yayılan bulaşıcı, öldürücü rahatsızlığın önüne geçmek yerine üzülerek ifade etmeliyim ki modern dünya ya da modern insan bu rahatsızlığı gizlemektedir. “Her şey yolunda” “güçlüyüm, mutluyum, sağlıklıyım” imajını sosyal medyanın vitrinlerinde sergilemekte, iç dünyadaki anlam yorgunluğu, gelecek kaygısı ve kaderle kavga görünmez bir şekilde maalesef sosyal hayatta çoğalmaktadır. Artık ümitsizlik bir ruh hâli değil, bir gündelik sosyal hayat rutini hâline gelmektedir. Bu sosyal portre de, içinde yaşadığımız toplumu adeta “gizli ümitsizler cemiyeti”ne dönüştürmektedir.
Gizli ümitsizler cemiyetinde bireyler sokaklarda yan yana yürürler; fakat birbirlerini tanımazlar. Aynı otobüstedirler, aynı koridorda ders verirler, aynı sınıfta öğrencilerinin gözlerine bakarlar. Gülümserler, konuşurlar, ders anlatırlar… Ama içlerinde konuşulmamış bir kırılma, duyurulmamış bir hal, anlatılamayan bir yorulmuşluk taşırlar.
Bu cemiyetin omurgasını oluşturan duygu şudur: “Benim hikâyem toparlanmaz.”
Risale-i Nur’un ışığı, işte bu saklı ümitlerin üstündeki örtüyü kaldırır ve ümitsizliği sadece bir ruh hâli olarak değil; imanın sönükleştiği, toplumsal bağların gevşediği, insanın kendini kozmos içinde sahipsiz sandığı bir hâl olarak analiz eder. Bu açıdan baktığımızda ümitsizliğin sosyolojisi, bireysel bir psikoloji değil, toplumsal-manevî bir çözülmenin........