Risale-i Nûr’un Üzerindeki ‘Lillâh’ Mührü
Bismillâh’tan Rıza-yı İlâhîye Açılan Sırlı Bir İşâret
Bâzen bir kitap yalnız cümleleriyle konuşmaz; tertibiyle de konuşur.
Bâzen bir külliyât yalnız okunmaz; mimârisiyle de tefekkür edilir.
Bâzen de bir hakikât, satırların içinde ders verildiği gibi, satırların dizilişinde, eserlerin birbirine açılışında, harflerin istikâmetinde ve şeklin sükûtunda da kendini gösterir.
Risâle-i Nûr Külliyâtı’na bu nazarla bakıldığında, insanın kalbine hem hayret veren hem de derîn bir mesûliyet yükleyen mânidâr bir kapı açılıyor. Bu kapı, basit bir şekil benzerliğinden ibâret değildir. Metin, tertip, yazı yönü, Osmanlıca/Kur’ân harfleri, Külliyât’ın iç mimârisi ve hizmetin rûhu bir araya geldiğinde, göze görünen bir şekilden kalbe inen bir mânâ doğuyor:
لِلّٰهِ / Lillâh: Allâh için.
Üstâdımız Bediüzzamân Said Nûrsî Hazretleri, Şuâlar’da Risâle-i Nûr Külliyâtı’nın iç tertibini şu ifâdelerle beyân eder:
“Malûmdur ki; Risâle-i Nûr başta otuz üç aded Sözler’dir ve Sözler nâmıyla yâd edilir. Fakat Otuz Üçüncü Söz müstakil değil, belki otuz üç aded Mektûbât’tan ibârettir ve Mektûbât nâmıyla zikredilir. Sonra Otuz Birinci Mektûb dâhi müstakil değil, belki otuz bir aded Lem’alardan mürekkebdir ve Lem’alar adı ile müştehirdir. Sonra Otuz Birinci Lem’a dâhi müstakil olmamış, o da inşâallâh otuz bir aded Şuâlardan mürekkeb olacak.”[1]
Bu ifâde ilk bakışta bir eser tasnifi gibi görünebilir. Fakat dikkatle bakıldığında, burada yalnız kitap adları sıralanmıyor; Risâle-i Nûr’un iç içe açılan büyük îmân mimârisi gösteriliyor.
Üstâd Hazretleri, “Risâle-i Nûr başta otuz üç adet Sözler’dir ve Sözler nâmıyla yâd edilir” buyuruyor. Bu beyân, “Sözler”in yalnız Külliyât’ın birinci kitabı olmadığını; aynı zamânda Risâle-i Nûr’un ana unvanı, çekirdek ismi ve manevî menşei hükmünde olduğunu gösteriyor. Çünkü devâmında görüyoruz ki Otuz Üçüncü Söz, Mektûbât’a; Otuz Birinci Mektûp, Lem’alar’a; Otuz Birinci Lem’a ise Şuâlar’a açılıyor.
Demek ki Risâle-i Nûr’da “Sözler” yalnız bir başlangıç değildir; bir çekirdektir.
“Mektûbât”, o çekirdekten açılan bir dal gibidir.
“Lem’alar”, o daldan parlayan nûrânî çiçekler gibidir.
“Şuâlar” ise o çiçeklerden âleme yayılan ışıklar gibidir.
Bu açıdan Risâle-i Nûr Külliyâtı dağınık risâleler toplamı değildir. Her eser bir diğerine kapı açar. Her kitap başka bir mânevî mertebeye geçit verir. Her bölüm kendi başına kıymetli olduğu gibi, Külliyât bütünü içinde de yeni bir mânâ kazanır.
Nasıl ki bir ağacın kökü, gövdesi, dalları, yaprakları ve meyveleri ayrı ayrı görünür; fakat hepsi aynı hayâtın farklı tezahürleridir. Aynen öyle de Sözler, Mektûbât, Lem’alar ve Şuâlar ayrı kitaplar gibi görünse de hakikâtte aynı Kur’ânî dersin, aynı îmân dâvâsının ve aynı nûrânî hizmetin farklı mertebelerde açılmış tecellileridir.
Bu sebeple Görsel 1, yalnız bir külliyât sıralaması değildir. O görsel, Şuâlar’daki beyânın şekle dökülmüş hâlidir. Sözler’den başlayan, Mektûbât’a açılan, Lem’alar’da derînleşen ve Şuâlar’da genişleyen bir îmân mimârisinin haritasıdır.
Görsel 1
Fakat mesele burada bitmiyor.
Bu şemâ, bugünkü Latin harfli ve soldan sağa okuma alışkanlığımızla çizildiğinde bir tertip gösteriyor. Ancak Risâle-i Nûr’un ilk telif, istinsah ve neşir iklimi Latin harfleri değil, Osmanlıca yazı dünyâsıdır. Osmanlıca ise sağdan sola doğru yazılır ve okunur. Öyleyse Risâle-i Nûr’un iç mimârisini, doğduğu yazı istikâmetiyle de düşünmek gerekir.
Görsel 2’de şemâ yatay olarak ters çevrildiğinde, yani sağdan sola okunacak hâle getirildiğinde, Külliyât’ın akışı Osmanlıca yazı yönüne yaklaşır. Artık Sözler sağ tarafta merkezî bir başlangıç gibi durur; Mektûbât onun soluna, Lem’alar daha ileriye, Şuâlar ise aşağı doğru açılan bir devâm halkasına yerleşir.
Görsel 2
Görsel 3’te bu yapı Kur’ân harfleriyle yazıldığında ise yalnız alfabe değişmiş olmaz; şemâ kendi tarihî yazı elbisesini giyer. Artık karşımızda Latin harfleriyle hazırlanmış teknik bir liste değil, Risâle-i Nûr’un ilk yazı hafızasına daha yakın bir külliyât haritası vardır.
Görsel 3
İşte bu noktada insanı hayrete sevk eden mânidâr bir görünüm ortaya çıkar: Sağdan sola çevrilmiş ve Osmanlıca yazılmış bu şemâ, Kur’ân harfleriyle لِلّٰهِ (lillâh) lafzını hatırlatır. Özellikle Görsel 4’teki yazım formu ile mukâyese edildiğinde, şemânın ana hatlarıyla bu lafza bakan bir görünüm kazandığı fark edilir.
Görsel 4
Burada dikkatli olmak gerekir. Bu okuma, herkesi bağlayan kat’î bir akide delili olarak sunulmamalıdır. Bir şekil benzerliği üzerinden îmânî bir hüküm binâ edilmez. Fakat bu ihtiyât, görünen mânâyı bütünüyle önemsizleştirmeyi de gerektirmez. Çünkü “işârî tefekkür”, yalnız şeklin kendisine değil; şekil ile mânâ arasındaki münâsebete bakar.
Burada ise münâsebet zayıf değildir; bilâkis oldukça kuvvetlidir.
Çünkü şemânın temeli hayâlî değildir; bizzat Üstâd Hazretlerinin Şuâlar’daki külliyât tertibine dayanmaktadır.
Şemânın sağdan sola çevrilmesi keyfî değildir; Risâle-i Nûr’un ilk yazı dili olan Osmanlıca’nın tabii istikâmetine uygundur.
Kur’ân harfleriyle yazıldığında ortaya çıkan görünüm, لِلّٰهِ / lillâh lafzını hatırlatmaktadır.
Daha önemlisi, bu lafzın mânâsı Risâle-i Nûr’un baştan sona ders verdiği hakikâtle tam bir uyum içindedir.
Çünkü Risâle-i Nûr’un dâvâsı zâten lillâhtır.
“Lillâh” ne demektir?
Allâh için.
Allâh nâmına.
Allâh rızası yolunda.
Allâh’a ait.
Allâh’a adanmış.
Kendi nâmına değil, Allâh nâmına hareket etmek.
Nefis hesâbına değil, Kur’ân hesâbına çalışmak.
Şöhret, menfaat, tarafgirlik........
