Rabıta-i mevt ve mutluluk |
Normal ve sıradan bir gün. Hava nispeten sıcaktı. Tam bir sonbahar havası. Mutluluk raşeleri akıyordu havadan. Arabanın ıvır zıvırı. Bir yağ değişimi tek başına cep yakmaya yetiyor. İki taziye. Ölen ölene. Günde binlerce insan ölüyor, inlerce insan doğuyor. Her dakika dolar boşalır bir han bu dünya. Ölüm her şeyden daha yakın insana. İnsanın daima unuttuğu, bilinçaltına atmaya çalıştığı en büyük iç sıkıntısı ölüm. Hayattan daha gerçek. Hayattan daha büyük bir talebi olabilir mi? Ağaçlar yapraklarını döküyor, otlar sararıyor. Doğa ölüyor sonbaharda. İlkbaharda diriliyor. Milyonlarca yıldır devam eden bir döngü, bir devr-i daim. Onun için tefekküre değer bir kıymet-i harbiyesi yok.
Yeknesaklık perdesi. Ne kadar kırmak istesen de rutin ve yeknesak hayat. Hayatın içine en fazla birkaç dakika derince bakabiliyorsun. Sonra kaçıyorsun, dağılıyorsun. İş, aş, diğer meşguliyetler kaçırıyor hayattan seni. İyi ki kaçırıyor. Ölümü en fazla beş dakika düşünebiliyorsun. Sonra hiç ölmeyecekmiş gibi hunharca ve şehvetle hayatın içine atlıyorsun, dört elle yapışıyorsun. Beyaz bir kefenden başka hiçbir şey götüremiyor insanlar. Buna rağmen nasıl bu kadar hunharca, şehvetle ve iştahla sarılabiliyorlar hayata? İnsanları bırak, kendin nasıl yapabiliyorsun bunu?
Kendime neden haksızlık ediyorum ki! Kırk dokuz yıldır hiçbir zaman........