‘Kuyruk Acısı’nın Öyküsü |
Zaman zaman bazı kimseler hasım muhatapları için, “Senin bu sözlerini anlamak zor değil, neden böyle konuştuğunu biliyoruz. Sende kuyruk acısı var” derler. Muhatap da, “Bende kuyruk acısı filan yok, asıl sende kuyruk acısı var ki, böyle söylüyorsun” der. Tartışma bu şekilde devam edip gider.
Bilge ve gariban bir adam bir gün gezinti için dağa giderken ormanda dar ve derin bir mağaraya rastladı. Mağaranın ağzına yanaşıp derinliğine baktı; dipsiz bir kuyu gibi derin olduğunu fark etti. Tam o sırada mağaranın içindeki kayanın dibinden upuzun bir engerek yılanı çıktı. Bilge adam korkuyla irkildi ve geri çekildi. Ancak yılan hikmet lisanıyla konuştu ve bilge adama korkmamasını, kendisine zarar vermeyeceğini söyledi. Sonra ağzında getirdiği bir altını mağaranın girişindeki kayanın üzerine bıraktı.
Bilge adam hayretler içinde kaldı; sevinçle altını aldı, şöyle bir baktı, kontrol etti, altının gerçek bir altın olduğunu anladı ve cebine koydu. Sonra uzun uzadıya yılanla dertleşti; aralarında samimi bir dostluk oluştu. Yılan her gün mağaranın ağzına gelmesini ve bir altını buradan almasını tembih etti. Bilge adam da her gün mağaranın ağzına giderdi; yılan onun geldiğini görünce, mağaradan çıkar, kayanın üzerine bir altın bırakır ve her günkü gibi bilge adamla dertleşirdi. Günler haftalar bu minval üzere devam edip gitti. Bilge adamın oğlu ve eşi, getirdiği altınların kaynağını merak ettiler ama bilge adam bu sırrı onlarla paylaşmak istemedi.
Ancak bir gün bilge adam hastalandı, yatağa düştü ve dağa çıkamaz oldu. Birkaç gün sonra altınsız geçen günlerinin fazlalaştığını görünce Ali adındaki oğlunu yanına çağırdı; yılanla olan hikâyesini ve getirdiği altınların kaynağını ona anlattı. Böylece sırrını ifşa etmiş oldu. Oğluna dağa çıkmasını, filan yerdeki........