Dünya Yükünü Çekmeye Geldim: Halil Yürür
Bazı insanlar vardır yaşantılarıyla çağları omuzlarında taşırlar. Sabırla dünya yükünü omuzlarlar. Her türlü zorluğu karşı koyarlar. Kında kılıç gibidirler. Kında cemalî, kından çıktıklarında celalîdirler. Onlar erenlerdir. Erenlerin sağı, solu belli olmaz. İki yanı keskin kılıçlardır. Halil Yürür bu erenlerden.
Halil Yürür, nam-ı diğer Koca Halil 1930 yılında Antalya’nın İbralı Kasabasında dünyaya gelir. 16 yaşında (1946) Gönenli Mehmet Efendiden Kur’an dersleri almak için İstanbul’a gelir. Valide Camiinde yatar. Valide Sultan ve Muratpaşa Camiinde okur. Gönenli, Halil’e her gün otuz kuruş verir. O paranın bereketiyle hayatını sürdürür.
Gönenli 1944 yılında Bediüzzaman ile Denizli Hapsinde dokuz ay yatmıştır. Üstadın kokusu hâlâ üzerindedir. Koca Halil ilk defa onda koklar Nur kokusunu. Kur’an okuya okuya yarısını ezberler. Onda kendi sesini arar. Kendini Nur’a götürecek kokunun izini arar. Gâh coşkun, gâh çaresiz halleriyle mermerleri inletir:
Valide Camisinin taşları safi mermer;
Şimdiden karanlık oldu bana her yerler, yetiş Resulullah…
Kındaki kılıç: Halil Yürür
Halil’in ruhunda ebedi bir imparatorluğun izleri vardır. Üzerinde dünyayı fethedecek bir azim, cesaret, heybet ve haşmet hükmeder. Osmanlı’yı ihya hayaliyle yatıp kalkmaktadır. İstanbul payitahttır. Bu şehir tam da kafasına göredir. Osmanlı yıkılsa da Halil hâlâ dimdik ayaktadır. Elbet bir gün Osmanlı dirilecek, eski güzel günler geri gelecektir. Halil bu iş için biçilmiş kaftandır. Yarım hafızlık desen onda, tecvid desen onda, hocalık desen onda, âlimlik desen onda, Herkül gibi fiyakalı yürüyüş desen onda; padişah olmaya ne kalmış şunun şurasında. Nitekim yıllar sonra Zübeyir Gündüzalp de kendisine şaka yolu takılacak, “Bunda padişah kafası var.” diyecektir.
Yürü be Koca Halil, kim tutar seni…
Halil, yürüyecektir yürümesine de küçük bir sorun vardır. Kendisi Padişah gibi racon kesse de Halife ortalarda yoktur.
Elinde kandil sokak sokak Halifeyi arar. 1954 yılıdır. Bir gün İstanbul, Aksaray’da dolaşırken bir terzi dükkânına yolu düşer. Kumaşların yanında kırmız kaplı bir kitap dikkatini çeker. Alır, biraz karıştırır. İbre tavana vurmuştur. Bunu yazan Halife olmasın… Çırağa seslenir.
“Bunu yazan zat hayatta mıdır?”
“Hayattadır.”
Aha, kuş kafese girdi. Fakat kuşun aklı bir karış havadadır. Şark’a gidecek, Anadolu’ya ayak basacak, Osmanlı’nın diriliş startını verecektir. Bir gemisi olsa ertesi gün Samsun’da. Kafa tam fiyaka… Torsan Radyo Fabrikasının sahibi Arif Bey manzarayı çakar.
“Sen önce Bediüzzaman’a git, ondan sonra nereye gidersen git…”
Bekle Isparta; Koca Halil geliyor!
Halil, Bediüzzaman’ı araştırmaya başlar. Üstadın tam kafasına göre bir adam olduğunu anlar. Efendimizin (sav) soyundan geldiğini öğrenince eli ayağı titrer. Görmeden Üstada bağlanır. Eskiden beri bir ahdi vardır. “Peygamberimiz aleyhisselâtü vesselamın sülalesinden birini dünyada bulursam sürünerek yanına gideceğim.” demiştir. Ahdini yerine getirecek, sürünerek Üstada gidecektir. Arkadaşı Zekai araya girer.
“Yahu Halil, buradan Isparta’ya kadar sürünerek gidilir mi hiç?”
Halil nato kafa, nato mermer...
“Benim ahdim var, hiç olmazsa yolda ölürüm.”
Nihayet Zekai’nin yalvarmalarına dayanamaz, trene binmeye razı olur.
Isparta’ya varır, Üstadın kapısına dayanır. Eğirdir’e gittiğini öğrenince kendini Eğirdir’e vurur. Otele yerleşir. Sabahleyin karşıda bir evin kapısı açılınca hemen aşağıya iner. Bu kapı Çilingir Ali’nin kapısıdır. Halil korkusuz adamdır. Direk konuya girer.
“Bediüzzaman’ı arıyorum.”
Çilingir, Halil’den daha kırık.
“Üstad Barla’da, sen oraya gidemezsin.”
Mecburen İstanbul’a döner. Fakat içi bir türlü rahat etmez. İki gün sonra tekrar biner trene; ver elini Isparta. Akşamüzeri Isparta’ya gelir. Nuri Benli’nin oteline yerleşir. Sabah erkenden kapısı çalar.
“Halil Yürür! Halil Yürür!”
“Buyur hemşerim.”
Gelen Üstadın talebesi Bayram Yüksel abidir. Halil “abi” falan bilmiyor ki. Kendini padişah sanıyor.
“Üstad çağırıyor seni.”
“Tamam kardeşim, biz de onun için geldik zaten. Bir hamama gideyim, yıkanalım, öyle gideyim.”
Bayram kabul eder. Halil yıkanır. Posta Memuru olduğu için resmi kıyafetlerini giyer, Üstada öyle gider.
Halifenin huzurunda
Bediüzzaman’ı sarıklı, kılınçlı, devlete yardım edecek; genç, dinamik kuvvetli bir adam zannediyordur. Kafasındaki Halife profili böyledir. Bu duygularla Üstadın kapısına varır. Kapı açılır. İçeri girer. Koca Halil, koca dünyanın padişahıymış gibi heybetli şekilde Üstadın odasına süzülür. Üstad karyolada yatmaktadır.
“Şöyle gür bir sesle selâm vereyim de nasıl bir kahraman olduğumu görsün.” der içinden. Gür bir sesle, “Esselâmü Aleyküm.” der ama içinden. Birden sesi boğazına düğümlenir, sivrisinek gibi dınk diye kesiliverir. Allah Allah, Halil’e ne oluyor böyle! Titremeye başlar. Az sonra çözülür. Dağ gibi Koca Halil kapıda yığılıp kalır. Sultanın genç şehzadeleri Ceylan, Bayram ve Zübeyir bu hallere alışıktırlar. Devrik Padişah Halil’inin kollarına girerler; sürüye sürüye Üstadın dizinin dibine getirirler.
Bir zaman sonra Halil biraz kendini toparlar. Aşk ve hürmetle Üstadın elini öper. Üstad, Halil’e sarılır. Yüzünü, gözünü çocuk sever gibi okşar.
“Adın ne? Annenin, babanın adı ne? Nerelisin? Nereden geldin?” gibi sorular sorar.
Heyecandan Halil’in nefesi kesilecek gibidir. Arada bir karışlık mesafe vardır ama yine de sesini duyuramamaktadır. Fısıltı halinde,
“Adım Halil, İstanbul’dan geldim.” diyebilir.
Ceylan, Üstada yardımcı olur.
“Adı Halil’miş Üstadım.”
Üstad memnun olur.
“Seni Ceylan gibi kabul ediyorum.”
“Atıf Egemen'i tanıyor musun?”
Atıf Egemen, İstanbul, Süleymaniye’de Halillere yazı öğretiyordur.
“Bize yazı öğretiyor.”
“Nazif Çelebi’yi gördün mü?”
Halil bu işlerde daha yenidir; Nazif’i falan görmemiştir.
“Görmedim...”
Üstada sormak üzere altı soru hazırlamıştır. Sormasına fırsat kalmadan Üstad tek tek cevaplar. Sorulardan birisi Gönenli hakkındadır.
“Gönenli Mehmet Efendi iyidir kardeşim.” der Üstad.
O anda, “Bu zat İsa Aleyhisselam. Biz Hazret-i Peygamberin ümmetiyiz… Hz. İsa sonradan gelecek; Şeriat-ı Muhammediye ile amel edecek.” gibi şeyler geçer Halil’in aklından.
Üstad,
“Kardeşim dua et bize.” der.
Ama Halil’in kanaati kesindir, bu zat İsa Aleyhisselam’dır…
Sorma sırası tekrar Üstada gelir. İstanbul’dan belki elli kişinin ismini sayar.
“Sana vekâlet veriyorum kardeşim. Ben, seninle onlara selamımı gönderiyorum.”
Bir çuval da eser verir.
Halil boyunun ölçüsünü almıştır. Osmanlı’yı diriltecek Padişah gibi girdiği odadan er gibi çıkar. Risale çuvalını omuzlayıp trene biner. Acayip olmuştur. Birisi çuvala baksa, bakanın kellesini alacak gibidir.
İstanbul’a varır, selamları iletir. Sadece Birinci Söz’ü okumuştur ama vazifeyi üstlenmiştir.
“Ne kadar hizmet varsa bana söyleyin.”
O günden sonra çileli hizmet yükünü yüklenir.
Üstadı ziyaretler
Bilhassa teksir hizmetlerinden dolayı neredeyse her hafta Üstadı ziyaret eder. Yapacak iş çok, adam yoktur. Bazen Cağaloğlu’nda “Keşke 15 milyon Halil daha olsa!” diye bağırır. Adam az olduğundan hizmette yıllık izin on gündür. Halil iznini köyde babasına yardım ederek geçirir. Bir seferinde işleri bitiremeyince yirmi gün kalır. Üstada verdiği sözü tutamamıştır.
İzin dönüşü Üstadın kapısını çalar. Üstad, Halil’e kırılmıştır. Kırıldığı kişiye cezası, ilgisini kesmek şeklindedir. Görüşme talebini kabul etmez. Halil kapıda kalmıştır ama Üstadın kapısından başka da gidecek kapısı yoktur. Değil mi ki Üstadın kapısı kapanınca dünyanın kapıları kapanır. İçini bir Yahşi (ra) kaplar. O gün sokağın başında sabah namazından akşama kadar aç, susuz, kıpırdamadan, ardıç ağacı gibi ayakta bekler. Say ki Mecnun, Leyla’yı beklemektedir. Say ki Hz. Yahşi (ra), Hz. Mustafa’nın (sav) bir gülümsemesi için çölde beklemektedir. Halil’i gören gözler, “Burada bir âşık yatıyor.” diyordur. Halil’in gözleri öyle hüzünle doludur... Hâlbuki bilmiyorlardır ki Halil’in içi yanıyordur. Minarede ezanlar okunur ama Halil’in içinde salâlar okunur. Ne zaman açılacak Üstadın kapısı...
Akşam namazından sonra birden hava aydınlanır. Üstadın kapısından nurlu bir baş güneş gibi çıkar. Halil’in içine güneş doğar, karanlıklar dağılır. Üstadı yine Halil’i ipten almıştır. Üstadına koşar, ellerine uzanır, hasretle ve özürlerle öper, öper, öper…
Cephaneci Koca Halil
Risale-i Nur hizmetinde çalışırken idam etmişler, desinler
Bediüzzaman’ın talebelerinden Halil Yürür hayatının merkezine hizmeti koyar. Üstadı Sultan sayar. O günlerde Sultan’ın veziri Zübeyir Gündüzalp ile tanışır. Onu Üstad yerine koyar, hayatını ona göre ayarlar. İkisi de Sirkeci’de postane memurudur. Aynı evde kalmaya başlarlar. O günden sonra Zübeyir ile dünyayı postaneden idare ederler. Bir taraftan Risaleleri teksir ederler, diğer taraftan dağıtımıyla uğraşırlar. Halil’in kontrolü altında dokuz depo vardır. PTT memuru olmanın avantajını kullanarak Risalelerin yasak olduğu bir dönemde kelle koltukta 67 vilayete gönderirler. Polis devamlı peşlerinde olmasına rağmen asla geri adım atmazlar. Zaten Halil’in her tarafı keskin kılıçtır, polis falan dinleyecek hâlde değildir.
Halil kitapları sandık yapıp çemberledikten sonra omzuna alır. Beyazıt’tan Sirkeci’ye kadar sırtında taşır. “Risale-i Nur hizmetinde çalışırken idam etmişler.” desinler diye sandıkların üzerine bilerek kendi ismini yazar. Fakat o Üstadın muhafazasında olduğundan polisler emellerine ulaşamazlar.
Bir gün bir bahtsız “Nurcuların Reisi” diyerek Halil’i şikâyet eder. Gece ikide 20 polis Halil’in evini kuşatır. Karakola götürürler. Şikâyetçinin dediği kadar vardır. Halil gerçekten de keskin bıçaktır. Yine de her şeyi itiraf etmesini, gizli belgeleri vermelerini isterler. Koca Halil dellenir, makara yine boşalır.
“Ben elimle çıkarıp masanın üstüne koymam. Elimi, ayağımı bağlayın; ondan sonra kendiniz bulun.”
Halil bekâr; Kafayı koparmış, dünyayı elinin tersiyle itmiş bir kere. Sağında Bediüzzaman, solunda Zübeyir olan boyun eğer mi dünyaya…
Aramada cebinden mektuplar ve kitap listeleri çıkar. Mahkûm etmek için ipucu ararlar. Fakat Halil’in ser verip sır vermeyeceğini anlarlar. Sabaha kadar yapılan baskıya rağmen hiçbir şey öğrenemeyince serbest bırakırlar.
Halil küçük çaplı sivil darbe(!) hazırlığında
Bir gün Eyüp Ekmekçi, Ayasofya’da namaz kılmak ister. Personel, “Kılamazsın.’ deyince tartışma çıkar. Israrı sürdürünce hapse atarlar.
Halil’in küçük bir radyosu vardır. Eyüp’ün hapse atıldığı gün radyoda “Kur’an’la alay ediliyor.” zannına kapılır. Halil celalli adamdır. Tepesi atar.
Bu adamlara dersini........© Risale Haber
