We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Risale-i Nur’un Telif Dönemi Tarihi Arka Planı

4 0 0
27.06.2022

Prof. Dr. Mehmet İpçioğlu
(Risale Akademi tarafından 21-23 Aralık 2012 tarihleri arasında Isparta'da düzenlenen Isparta Kahramanları Sempozyumu tebliği)

Risale-i Nur, konu sırası takip etmeyen İslami, siyasi ve güncel konularda Said Nursî tarafından 1925 yılından itibaren kaleme alınmaya başlanmış ve 25 yılda tamamlanmış kitapçıklardan oluşan bir külliyattır. Burada tabi şöyle bir soru da sorabilirsiniz; Said Nursî’nin “Eski Said” dönemi olarak adlandırdığı Meşrutiyet döneminde telif ettiği eserler de Risale-i Nur kapsamına girer mi? İçerik olarak baktığımızda bu eserler de siyasi, içtimai ve İslami konularda kaleme alınmış olup “Yeni Said” döneminde kaleme alınan Sözler genel adı ile anılan külliyatın konuları ile uyuşmaktadır. Eski Said dönemindeki eserlerin bir farkı varsa bunlardan bir kısmı Arapça olarak telif edilmiş olup bilahere Said Nursî’nin kardeşi Abdülmecid Ünlükul tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Siyasi ve içtimai konularda yazılanlar ise müellif tarafından “Yeni Said” döneminde gözden geçirilerek yeniden yayınlanmıştır. Biz burada “Yeni Said” dönemindeki kaleme alınan Nurun İlk Kapısı ve ardından Barla’da neşredilen Haşir Risalesi ile başlayan kısmın tarihsel arka planı üzerinde durmaya çalışacağız.

Risale-i Nur 6000 sayfadan oluşmaktadır. Ayet sırası takip etmeyen bir tefsir külliyatıdır. Ancak tefsir olmanın dışında, başta inanç olmak üzere siyasi, ahlaki, felsefi ve bilimsel sorunları irdeleyen bir iman esasları külliyatıdır. XX. yüzyılın düşünce dünyasını derinden etkileyen felsefi akımlar ve bilimsel gelişmeler neticesinde ortaya çıkan imanla, İslam’la ilgili köklü soru ve sorunlara karşı İslam’ın naslarını ispat etmek amacıyla yazılmıştır. Burası çok önemlidir. “Eski Said” dönemindekiler niçin yazılmış? “Yeni Said” dönemindekiler niçin yazılmış? Bunların tarihsel arka planı belki bir sempozyum konusu olacak kapasitededir.

Bu çerçevede tartışılan konular artık yeni rejimle birlikte Allah’ın varlığı, kader, kıyamet, peygamberlik, ahiret, mucize, Kur’an’ın Allah’ın kelamı olup olmadığı konuları sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada tartışılıyor. Dünya o dönemde büyük bir buhran geçiriyor. Müslümanların siyasi alandaki mağlubiyeti şımarık Batı dünyasını onları inançlarını sorgulamaya yönlendiriyor. Said Nursî’nin kâle almadığı sorular karşısında Müslüman aydınların imanı tehlikeye düşüyor. Tabii herkes Said Nursî değil. Anglikan kilisesinin sorularına bir tükürükle cevap verecek imanî ehliyete haiz olmayan aydınlar şüphe ve tecessüs bataklığında boğuluyor. Zeki Velidi Togan gibi bir büyük âlim bile talebesi ile beraber Hıristiyan olmaya karar veriyor. Ama sonradan vaz geçiyor. Dünya böyle bir buhran yaşıyor. Bu buhranın içerisinde Ne yapalım, ne edelim diye bir yığın toplum felsefeleri üretiliyor. Bir yandan pozitivizm diğer taraftan materyalizm bir canavar, bir ejderha gibi insanlığın iman kulelerini kuşatırken, varlık felsefesinin gayr-i meşru düşünce ürünleri savunmasız kalmış Osmanlı’nın bakiyesi Anadolu insanının kalbini parçalarken, özellikle mektepli gençler en ve felsefe yoluyla imansızlığın şüphe çukurlarında çırpınırken Barla’da Haşir Risalesi bir güneş gibi doğuyor. Adeta Anadolu iman hareketi başlıyor.

Haşir Risalesi iman hakikatleri ile ilgili konuların başlangıcıdır. Onu nübüvvet, kader ve diğer imanî konulardaki risaleler izlemiştir. Burada bir durum tespiti yapmamız lazım. Bediüzzaman sadece imani konularla ilgili kalmamıştır. Bir de eskatoloji denilen “Mehdi, Deccal, Mesih, Ahir Zaman” gibi konularda da Risale-i Nur’da değerlendirmeler bulabilirsiniz. Yazar ayrıca varlığın gayesini anlama veya anlamlı kılma çerçevesinde, “Ben kimim? Nereden geliyorum? Nereye gidiyorum?” gibi suallere de cevaplar bulmuştur. Bu gün bakıyorsunuz söz gelimi kuantumla uğraşanlar bir fizikçi de, organik kimya çalışan bir bilim adamı da eşyanın tabiatını ararken bu sorulara cevaplar arıyor. Ama Risale-i Nur’u okumadıkları müddetçe bu sorulara mukni cevaplar bulabileceklerini sanmıyorum.

Bu kısa girişten sonra Risale-i Nur’ların tarihsel arka planına gelebiliriz. Bu konuda söylenecek ilk söz eserlerin telif şekli ile ilgilidir. Said Nursî başlarda Risale-i Nur’ları Osmanlı alfabesiyle ile bir diğer deyişle Kur’an alfabesiyle telif etmeye başlamıştır. Başlarda el yazıları ile çoğaltılan ve yayılan bu eserlerin neşir ve yayılmasında Isparta Kahramanlarının çok büyük rolü olduğu görülmektedir. Eserlerin neşir tarihini ve serüveni incelendiğinde kahraman sözünün onlara nasıl yakıştığı, nasıl oturduğu ve üzerlerinde nasıl asil bir duruş sergilediği daha net görülür. Yani Üstad boşuna Isparta kahramanları demiyor. Kahraman az, uz bir söz değildir. Bu unvana lâyık olabilmek için, dinî ya da millî ulvî bir görevi ifa etmek gerekir ki, bu insanlar bir iman hareketinin öncülüğünü yaparak bu ulvi görevi layıkıyla ifa etmiş, verilen görevi bihakkın eda etmişlerdir. Gerçekten büyük kahraman bunlar. Muhacir Hafız Ahmet, Abdullah Çavuş, Ahmet Hüsrev Altınbaşak, Hafız Ali, Şamlı Hafız Tevfik, Tahiri Mutlu, Tahsin Tola vd. maddi, manevi tüm varlıkları ile vücudunu mucidine feda ederek neşr-i hak hizmetinde üstadlarına yardımcı olmuşlardır.

Said Nursî’nin zorunlu ikamete tabi tutulduğu Isparta’ya bağlı Barla ve civar köylerinde kendisine bağlı bu kahramanlar tarafından bu eserler elle yazılmak suretiyle çoğaltılmaya başlanmıştır. Gün gelmiştir hanım ablalar ekmek tahtalarının arasında bazlamaların arasına yazıp hapishanelere göndermişlerdir. Gün gelmiş, gönüllü çöpçülük kadrosuna girerek, hapishanede tecrid-i mutlakta tutulan Said Nursî’nin hücresinde kaleme aldığı ve mahkûmlar tarafından kibrit yerleştirilerek hapishanenin çöp kutularına atılan bu hakikatleri oradan toplayıp ülke genelinde yayılmasına vesile olmuşlardır. Bu derece kahramanlıklarla yazılmıştır. İlk başlarda bu şekilde Kur’an alfabesi ile yazılan ve çoğaltılan eserler bir müddet sonra ülkede Osmanlıca okuyup yazanların sayısının hızla azalması üzerine müellifin izni ile Latin alfabesi ile basılmaya başlanmıştır. Önceleri Asâ-yı Mûsâ ve Şua’lar Latin harfleriyle sınırlı sayıda basılmıştır. Demokrat Parti döneminde özellikle 1957 yılında Risale-i Nur külliyatının tamamı Latin harfleri ile bastırılmıştır ve günümüzde artık öncelikle Arapça ve İngilizce olmak üzere dünyanın hemen her diline çevrilen eserler gün geçtikçe en ücra köşelere kadar yayılıyor.

Bu kısa girizgâhtan sonra başa dönerek Risale-i Nur’un kronolojik telifini biraz daha detaylı olarak yeniden ele almak istiyorum. Üstad Risale-i Nur’dan önce yani I. Dünya Savaşı sırasında malumat sırtında Doğu Cephesinde savaşırken Kur’an’ı baştan sona tefsir etmek üzere orijinali Arapça olan İşârâtü’l İ’câz’ı yazmaya başlamıştır. İşârâtü’l İ’câz Fatiha suresinden başlayarak Bakara suresi ile devam eden ancak 32. ayetin tefsirine kadar süren bir klasik tesirdir. O dönemdeki namı ile Molla Said-i Kürdî’nin amacı aslında bu tarz bir tefsiz hazırlamak ve bunu 60-70 cilt halinde yayımlamaktı. Fakat, yeni rejimle birlikte kendi deyimiyle Kur’an’ın etrafındaki surlar yıkılınca, onu korumak amacıyla iman meselesine yoğunlaşıyor, o materyalist ve pozitivist ejderhaya, o canavara karşı 130 parça temel konulardan oluşan Risale-i Nur’ları telif etmeye karar veriyor.

Yukarıda da değindiğimiz gibi ilk eser olan Nurun İlk Kapısı’nı Burdur’da yazıyor. Bu dönemde Üstadla ilgili çok suç isnatlarında bulunuluyor. Hapisler, sürgünler ve nihayet tabii ki; asılsız suçlamaların hepsinden beraat kararı alıyor. Yolu Barla, Kastamonu, Eskişehir, Denizli, Afyon gibi yerlerden geçiyor. Hapishane, zorunlu ikamet süreçleri yaşıyor buralarda. 23 yıl süren bu davalar Said Nursî’nin vefatından sonra da onun talebeleri ile ilgili olarak 1970’lere kadar uzanarak devam ediyor. Başta Bekir Berk olmak üzere Risale-i Nur davasının böyle kahraman müdafileri de çıkıyor ortaya. Onlar da bu davaları gidip........

© Risale Haber


Get it on Google Play