We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Kastamonu Mektupları: Sıcak Takip

2 0 0
13.06.2022

(Taha Çağlaroğlu'nun Kastamonu Lahikası Sempozyumu tebliği)

SOSYOLOJİK ORTAM

1937-1943 yılları, Türkiye ve dünya için son derece kritik yıllardır. “İkinci Paylaşım Savaşı” diye de anılan İkinci Dünya Savaşı 1939- 1945 yılları arasındadır. İnsanlığın en büyük savaşı denilen bu savaşta 45 milyon civarında insan hayatını kaybetmiştir. Bediüzzaman’ın Kastamonu hayatının hemen tamamı, İkinci Dünya Savaşı ile kuşatılmıştır.

Âkif’in ‘tek dişi kalmış canavar’ olarak nitelediği ‘mim’siz medeniyet, ikinci kez müflisliğini kanıtlamıştır. Dünyada genel anlamda bunalım, sıkıntı, umutsuzluk egemen olmuştu. Bu yıllarda, Türkiye’deki sosyolojik atmosferde ve örgün/ yaygın eğitim ortamında, materyalizm lehinde kuvvetli bir rüzgâr esiyordu. Türkçe ezan, Kur’an’la ve İslam medeniyetiyle bağların zayıflatılması, din yerine milliyet dayatması, Köy Enstitüleri, din lehinde hizmete koşanlara uygulanan baskılar, ülkeyi bir yerlerden bir yerlere getirmişti.

1939’da köy okullarının üçüncü sınıfları için hazırlanan Üçüncü Yıl Kitabı’nda yer alan “Suyu Dua Bulmaz, Fen Bulur” adlı hikâye, resmî ideolojinin dine bakışını tam anlamıyla yansıtır:

“Deşdemir köyü, ulu bir dağın dibine yaslanmış, yeşil bir yuvaydı. Bayırlar çam, meşe, ardıç ağaçlarıyla süslüydü. (...) Deşdemir’in suyu da azaldı, azaldı...

Aradan on yıl geçmişti. Artık Deşdemir’de oturmak, zindanda yaşamakla beraberdi. Eski zümrüt ağaçların yerinde keleş kayalar, akarsuların yataklarında boz çakıllar görülüyordu. (...) Birçok yerlere kuyular kazdılar; hiçbirisinden bir damla su çıkmadı. Kırk kurban keserek kırk gün duaya çıktılar; hiç fayda vermedi. Köyün üstündeki türbeyi onarttılar, yetmiş defa okunmuş paçavralar bağladılar, hesapsız mumlar yaktılar... Gökten bir damla düşmedi. Yerden bir damla çıkmadı. (...) Bu sırada ova tarafından bir toz belirdi. Az sonra iri bir kamyon geldi. (...) Kamyondan bir sürü aletler, borular indirdiler. İki gün içinde köy alanına üçayaklı demir bir seren diktiler. (...) On beş gün sonra demir borudan ayna gibi sular çay oldu, aktı. Köyde kırk gün kırk gece şenlik oldu. Suyun başına güzel bir pınar yapıldı. Üzerine de (Suyu dua bulmaz, fen bulur) sözleri yazıldı.” (1)

28 Aralık 1938 tarihinde Millî Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel’in özel olarak ilgilendiği Köy Enstitüleri, ilkokul öğretmeni yetiştirmek amacıyla 17 Nisan 1940 tarihli bir kanunla açılmış okullardır. Dönemin başbakanı İsmet İnönü'nün himayesinde 1940’tan itibaren 21 bölgede köy enstitüsü açılmıştır.

Köy Enstitülerinden biri de Kastamonu Gölköy’de açılmıştır. Köy Enstitülerinde iyi niyetli birtakım çalışmalar yapıldıysa da dönemin din karşıtı devlet politikası dolayısıyla buralarda maneviyat aleyhtarı bir eğitim verilmişti.

Mustafa Sungur da Gölköy Enstitüsü’nde öğrenim görmüş bir kişidir. Mustafa Sungur, bir temyiz lâyihasında bazı öğretmenlerin o enstitüdeki dinsizlik faaliyetinden söz etmektedir:

“Ben şahidim ki: Ben Kastamonu Gölköy Enstitüsü’nde okurken bazı muallimler tarafından bize dinsizlik dersi verilmişti. Hâşâ, Hazret-i Kur’ân’ı Hazret-i Peygamber’in yazdığını ve İslâmiyetin artık mülga olunacağını, medeniyetin ilerlediğini, bu asırda Kur’ân’a ittibâ etmek büyük bir hata ve gerilik olduğunu, hattâ bir gün bir muallimin yaptığı gibi, İslâmlar namaz kıldıkları ve ahireti düşündükleri için daima muzdarip bir hâlde, ömürleri elem içinde geçtiğini ve İslâm camilerinde daima bir ölgünlük havası estiğini, Hıristiyanların kiliselerinde ise daima neşe ve canlı hayat bulunduğunu ve Hıristiyanlar çalgı ve saire gibi eğlencelerle hayatın tadını alıp ömürlerini neşe içinde geçirdiklerini söylüyorlar, kalblerimizdeki iman ve İslâmiyet bağlarını koparmaya ve onun yerinde inkâr ve küfür yerleştirmeye çalışıyorlardı. Mustafa Sungur” (2)

1944 Haziran’ında ilkokulu bitiren Sezai Karakoç, ortaokulu yatılı okumak üzere Maraş’a gelir. Hatıralarının Maraş bölümünde çok ilginç bir hatırasını nakleder. 12 Şubat Maraş’ın kurtuluşu dolayısıyla düzenlenen müsamereye Kâzım Karabekir Paşa da gelir. Halkevi salonunda Paşa, kahvesini içerken salonun kapısından bir adam girerek Karabekir Paşa’nın yanına gelir ve Paşa’ya köy enstitüleri hakkında bazı şikâyetlerde bulunur. Kâzım Karabekir Paşa, adamı dikkatle dinledikten sonra kendisine bu tür şikâyetlerin çok yapıldığını, bu durumu İsmet Paşa’ya da aktardığını, enstitülerde komünizm propagandası yapıldığını söyler. Sezai Karakoç, bu sözleri Karabekir Paşa’dan bizzat duymuştur. (3)

1943 Maarif Şurası’nda konuşan dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, ‘ümmet düşünüşünün hâkim olması’ dolayısıyla dilimize giren İslamî kavramları eleştiriyordu. (4)

SICAK TAKİP/ SON DAKİKA

İşte böyle bir dünya ortamında, radyoların savaşın sıcak haberlerini ânında iletmeye çalışan ortamda başka bir sıcak takip vardır. Bediüzzaman, hep ‘son dakika’ ile ‘sıcak takip’tedir. Kastamonu’da polis kontrolü altındaki bu münzevi zat, paylaşım savaşının son dakikası ile, zalimlerin satranç oyunları ile değil, hayatın son dakikası ile, hüsn-ü hatime ile, hem de yüksek gerilim hâlinde meşguldür. Talebeleri veya Risaleler ile irtibat eden kimselerle yakın bir iletişim içindedir. Bu iletişimin bence en çarpıcı, en etkileyici sahnesi, Hafız Ali ile Bediüzzaman arasındaki şu olaydır ki, Bediüzzaman’dan dinleyelim: (5)

“Hafız Ali kardeşim. Bir zaman Barla’da Cuma gecesinde dua ederken, senin ‘Amin’ sesini iki defa sarihan işittim. Arkama baktım, dedim: ‘Hafız Ali ne vakit gelmiş?” dediler: ‘O burada yoktur.’ Ben şimdi o vakıadan diyebilirim ki, üç dört saat mesafeden duama âmin’ini işittirmesi, otuz günlük mesafeden buradaki zayıf davet ve duama kuvvetli ve tesirli bir âmin hükmünde olan yazıların imdadıma yetişmesi çok mânidar bir tevafuktur.” (KL, Mektup 23) Evet, bu acaip hadise, iki kalp arasındaki muhteşem iletişimin sembolüdür. Gerçekten de “Ehl-i hakikatin sohbetine zaman, mekân mâni olmaz; manevi radyo hükmünde biri şarkta, biri garpta, biri dünyada, biri berzahta olsa da rabıta-i Kur’aniye ve imaniye onları birbiriyle konuşturur.” (KL, Mektup 1)

Üstad’ın duasına üç dört saatlik mesafeden ‘amin’ demesi, elbette Hafız Ali’nin de derecesini göstermektedir.

Bediüzzaman, Kastamonu’da talebelerine içten ifadelerle mektuplar gönderir. Aşağıdaki ifade, nitelik ve hitaplar, bunlardan bir kısmıdır:

“…ihlaslı ve kuvvetli ve şanlı arkadaşlarım” (KL, Mektup 1); “…şefkat madenleri hanımlar) (KL, Mektup 57); “ … Sav köyünün bahadır çobanları…” (Mektup 57); “…sizin gibi canımdan ziyade sevdiğim kardeşlerim…” (KL, Mektup 62); “Hem unutulmayan, her vakit yanımda bulunan kardeşlerim, Risale-i Nur’a sizin gibi pek ciddi sahip ve muhafız ve vâris ve hakikatbin ve kıymetşinas zatlar…” (KL, Mektup 1); “… Dağ Kumandanı Çoban Veli” (KL, Mektup 76); “Sabri’nin, elmas ve çelik gibi metanetini ve isabet-i fikri…” (KL, Mektup 90); “Faal, cidden çalışkan, Risale-i Nur ve medrese-i Nuriye talebelerinden Marangoz Ahmed…” (KL, Mektup 86); “Ey Risale-i Nur’un kıymettar talebeleri ve benden daha bahtiyar ve fedakâr kardeşlerim” (KL, Mektup 51)

Bediüzzaman, ‘Paylaşım Savaşı’nda hangi zalimin hangi hamleyi yaptığını değil, talebelerinin, arkadaşlarının durumunu sorar. Örnekler: “Hapishanede, Risale-i Nur’un son kâtibi kahraman Şefik acaba sağ mıdır? Nerededir? Merak ediyorum.” (KL, Mektup 82); “Hem tevkif altında kimse var mı?” (KL, Mektup 87); “Hüsrev, Refet, Rüşdü’nün vaziyetlerini de merak ediyorum. Ve bilhassa Hüsrev ne haldedir? Ve Nur fabrikasının sahibi Hafız Ali rahat mıdır?” (KL, Mektup 63)

“Risale-i Nur’un ehemmiyetli küçük bir talebesinin küçücük mektubundaki güzel yazı” (KL, Mektup 83) Bediüzzaman’ı sevindirir. O, öğrencilerini yazılarında ve hatırından çıkmayan hidematında günde müteaddit defalar (KL, Mektup 1) görür. Sabri Bey’i hastalığı konusunda uyarır; “hastalığına ehemmiyet” vermemesini (KL, Mektup 3) ister. Refet Bey’e hitaben “Senin gibi hem kıymettar, tesirli diliyle ve kuvvetli, letafetli kalemiyle Risaletü’n-Nur’a çok ehemmiyetli hizmet edenler her vakit hatırımda manevi muhataplarım ve hayalen yanımda hazır arkadaşlarımdırlar.” (KL, Mektup 2) der.

Bediüzzaman öyle bir ruh hâli içindedir ki talebelerine “Ben sizleri düşündükçe, ruhum inşirah ve kalbim ferahlarla dolar. Daha dünyadan gitmek benim için medâr-ı teessüf olamaz. Sizler kaldıkça ben yaşıyorum diye, mevte, dostane bakıyorum, ecelimi telâşsız bekliyorum.” (KL, Mektup 15) diye yazar. Has talebeler içine girsinler diye ‘hanımların ve o çobanların hususi isimlerini’ bilmek ister. (KL, Mektup 57) Müstesna hattıyla beraber ihlâsı, irtibatı, alâkadarlığı, ciddiyeti, sadakati dahi mükemmel olan Hasan Âtıf’ı, ‘yirmi mektup yerinde, (…) canlı bir mektup olarak’ (KL, Mektup 83) gönderir.

Kastamonu Lahikası’nda dikkat çekici ayrıntılardan biri de Lemaat’taki romanvâri nazar ve edebiyat konusuyla ilgili kısmın buraya konulmasıdır. 106. Mektup ile 107. Mektup arasına giren Lemaat pasajının bir başka önemli ifadesi ‘her asrın derece-i fehmi, edebî rütbesi’ sözüdür.

10. Söz’ün yazıldığı 1926 yılının ortamını 8. Şua’da ‘dumanlı karanlıklar’ olarak nitelendiren Bediüzzaman ‘…dinin ve Kur’ân’ın zararına olarak ilerleyen dehşetli tasavvuratın tecavüzatı’ndan söz ederken elbette ki bir plan ve suikastten söz etmektedir. Türkiye’de ve zemin yüzünde yerleştirilmeye çalışılan bir zihniyeti “…Asâ-yı Mûsâ gibi, dalâletin ve şirkin sihirlerini iptal eden Risale-i Nur…” ve “…dalâletlerin bütün mânevî sihirlerini iptal edebilen bir mahiyette…” (6) ifadelerinde işaret ettiği üzere ‘dalâlet ve şirkin manevi sihirleri’ olarak belirtiyor, bu da ‘romanvâri nazar’ kavramlaştırmasına tam tamına denk düşmektedir. Adı konser, maç, şiir, roman, öykü, dizi film, kumar, içki, uyuşturucu, oyun vb. ne olursa olsun manevi sihir içeren her türlü etkinlik,........

© Risale Haber


Get it on Google Play